28 Aralık 2011 Çarşamba

Salgın- Contagion


Matt Damon, Jude Law, Gywenth Paltrow ve Kate Winslet'ın baş rollerini üstlendiği Salgın (Contagion) filmini seyrettim dün akşam. Imdb puanı 6,9 olan film bana umduğumu vermedi. Salgın hastalık konusu çok popüler ve iyi işlenirse çok çekici bir konudur okur veya izleyici için, çook uzun yıllar önce Albert Camus'un Veba isimli romanını okumaya başlamıştım ama o kadar korkutucuydu ki yarım bırakmıştım. Ama Salgın filminde konu o çekici haliyle değil de didaktik bir şekilde işlenmiş, peki burada bize öğretilmek, aşılanmak istenen nedir?

Bundan önce filmin konusundan bahsedeyim, dikkat spoiler olabilir! :)
Beth Emhoff (Gywenth Paltrow) iş gezisi için gittiği Çin'den dönüşünde hastalanmıştır, klasik nezle semptomları göstermektedir ama gittikçe kötüleşir, yine aynı sıralar Hong Kong'da bir garson hastalanır. Bir kaç gün içinde ciddi ölümler gerçekleşmesi Dünya Sağlık Örgütü'nü bir salgın şüphesiyle harekete geçirir. Kısa bir sürede hastalık yayılır, binlerce, on binlerce insan hastalanır ve ölür, dünya bu ne olduğu belirsiz hastalığın pençesinde kıvranmaktadır. Aşı çalışmaları canla başla devam eder ancak zaman geçmesine rağmen başarılı olunamamaktadır. Bağışıklık sistemini güçlendirerek virüsü yendiği düşünülen bitkisel bir ilaç kapışılmaktadır, ama tabi ki bunu bulmak da çok zordur, zaten bu ilacın da etkisi kanıtlanmamıştır. Alan Krumwiede (Jude Law) ise haberlerini blogunda yayınlayan bağımsız bir gazetecidir. Ona göre bu salgın ilaç şirketlerinin para kazanmak için başvurdukları bir oyundur, bitkisel ilaç hastalığı yenmede başarılıdır. Alan televizyonlara çıkar, sitesi her gün 12 milyon kişi tarafından takip edilir, kısacası ünlü olur. Bu arada hastalığı önleyen aşı da geliştirilir.

Tıbbi görevliler kendilerinin ve sevdiklerinin hayatlarını tehlikeye atmak pahasına çalışmaktadırlar, bu uğurda hayatını kaybedenler de olur. Aşı geliştirildikten sonra tıp görevlilerine neredeyse hiç ayrcalık tanınmaz (doktorlardan biri bir çocuğu kurtarmak için kendi aşısını çocuğa yapar)ve adil bir şekilde halka dağıtım yapılır. Alan ise haksız yere halkı ilaç firmalarına karşı kışkırtmaktadır, oysa kendisi de sütten çıkma ak kaşık değildir, yaptığı asılsız spekülasyonlarla halkı sitesine çekip milyonlar kazanmıştır, sonunda tutuklanır. Dünya Sağlık Örgütü ve ilaç firmalarının yaptığı çalışmalar sayesinde salgın beklenenin çok altında bir kayıpla bertaraf edilmiş olur. Filmin sonunda salgının nasıl başladığını da görürüz, yarasa ve domuzlar yoluyla...

Evet, filmden ne öğrendik? "Salgınlar doğal yollardan çıkar, Dünya Sağlık Örgütü ve ilaç firmaları sadece halk sağlığı için çalışır, politik veya ticari meseleler sağlık sözkonusu olduğunda etkisizdir, bloglar gibi resmiyeti olmayan kaynaklar kendi çıkarları adına çalışır, bu gibi kaynaklardan alınan bilgilere güvenilemez."
Halbuki, örneğin kuş gribinin insanları kırmızı ete yönlendirmek için, veya tam tersi deli dananın benzeri bir yönlendirme yapmak için laboratuarda geliştirilmiş hastalıklar olduğu kuşkusunu taşımadık mı? Ya da ilaç firmalarının dünyayı sarsan skandalları ortaya çıkmadı mı? İşte starlar bir araya toplanmış ve bu film yapılarak kafamızdaki soru işaretlerine bir cevap verilmiş.

Artık Hollywood'un bu didaktik filmlerinden sıkıldım, hele aylar önce
seyrettiğim "Unknown" filminin sonundaki "GDO'lu gıdalar dünyada açlığı ortadan kaldırmak için geliştirilmiştir," tarzındaki mesajı beni neredeyse sinirlendirmişti.

Salgın filminin yönetmeni Steven Soderbergh, film bir şekilde izleniyor, zaten sonu da aynen beklediğimiz gibi, yavan bir film diyebilirim.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni yıl, sürprizler ve 2012 kitapları!


Bir süredir tembellik edip yazamadım. Öncelikle Hayat Melodisi'nin yıl başı etkinliğinden bahsetmek istiyorum, sevgili Gülin bloglar arası bir hediye çekilişi düzenledi, ben Gamlı Hazan ve Baharları, Mehtap'a hediye yolladım ve sevgili Keşke Gerçek Olsa, Damla'dan hediye aldım. Benim gibi bir kitap severe çok düşnceli bir hediye seçmiş, çok teşekkür ederim:)

Bu arada bir kaç hafta önce de Noni'den çok güzel bir hediye kazandım, onu da yayınlayamamıştım, bu güzel hediyesi için de ona teşekkür ederim:)Noni her ay çekiliş düzenliyor ve birbirinden güzel hediyeler dağıtıyor, blogunu çok severek takip ettiğimi de belirteyim:)


Yılın son ayına girmişken benim 2012 kitaplarım şimdiden hazır bile!
25 kitap, umarım 2012'de hepsini okuyup bitirebilirim.Bunların büyük kısmını her zaman olduğu gibi kitapyurdundan sipariş ettim. İşte kitaplarım:),


1. Mina Urgan'ın İngiliz Edebiyat Tarihi - İlk cildini okudum, geriye kaldı 4 cilt! Özellikle 3. cildini çok merak ediyorum, hemen başlayamam ama öncelikliler arasında:)
2. Anna Karenina - Hala okuyamadığım için biraz utanıyorum açıkçası, bu sene mutlaka okumalıyım, star gazetesinin güzel hizmeti.
3. The Lady Most Likely.. D&R'ın indiriminden almıştım, tarihi-romantik türünde, yılın sonlarına doğru sıra gelebilir..:))
4. Ayşe Kulin Nefes Nefese - Mor Kalemlik 'te yorumunu okuyup beğendiğim bir kitap, Ayşe Kulin'in her romanı gibi beğeneceğime eminim:)
5. Jane Austen - Nortanger Abbey - Özellikle gotik edebiyata dahil olduğunu öğrendiğimden beri daha da merak ediyorum:)
6. Jeff Lindsay -Dearly Devoted Dexter - Dizisini severek izledikten sonra sahaflarda görüp almıştım, kolay okunan bir tarzı var.
7. Jules Verne - Karpatlar Şatosu - Yine bir blogda görüp beğendiğim bir roman, vampir efsanesine farklı bir bakış, merak ediyorum, okuyacağım ilk Jules Verne kitabı olacak.
8. Charlot Bronte - Profesör - Dolunay ve Yeniay blogunda görüp listeme eklediğim bir kitap, hoş bir aşk hikayesi, sevgili Dolunay benim ricam üzerine blogunda bahsetmişti bu kitaptan:)
9. Chantal Deltenre - Bebek Töreni - Gece Kütüphanesi'nde görüp listeme eklediğim bir kitap, bir an once okumak istiyorum ve cook merak ediyorum:)

10. Orhan pamuk - Saf ve Düşünceli Romancı, Bir kaç hafta önce "Saf ve Düşünceli Romancı"yı aldım ama daha okumaya başlamadım. Biliyorsunuz Orhan Pamuk en sevdiğim yazar, bir kaç gün önce rüyamda onu gördüm. Bir kafede karşılaşmışız, yanına gittim, biraz konuştuk, onunla bir kaç dakika olsun başbaşa konuşmak büyük keyifti, benim için bir kitabını imzalayabileceğini söyledi, ben de "Sizin benim için imzalayacağınız kitap kütüphanemin en değerli kitabı olacaktır," dedim. Sonra bana "Saf ve Düşünceli Romancı"yı okuyup okumadığımı sordu, ben "okumadım," deyince de "oku," dedi:) Doğrusu çok güzel bir rüyaydı, en sevdiğim yazarla rüyamda da olsa kısa bir sohbet yaptım.:)) O nedenle bir an once okumak istiyorum :)
11. Hikmet Hükümenoğlu Kar Kuyusu - Yeni yazarlarımızdan Hikmet Hükümenoğlu'nun kitapları oldukça olumlu eleştiriler almış, Kar Kuyusu da yazarın en beğenilen romanı sanırım, basarılı olduguna inanıyorum ve bir an once okumak istiyorum:)Yazarın internet sitesi de oldukça ilginç, tavsiye ederim.
12. Renkli Peçe- Somerset Maugham - Edward Norton ve Naomi Watts'ın basrollerını oynadığı muhteşem filmi izledikten sonra kitabı listeme eklemistim, merak ediyorum:)
13. Roald Dahl- Kancık - sanırım Beslenme Çantası'nda okumustum bu kitap hakkında, 4 hikayeden olusan olumlu elestiriler almış bir kitap, hikaye kitabı pek okumuyorum açıkcası ama hos olabilir:)
14. Marguerit Duras- Kuzey Çinli Sevgili- Mor Kalemlik'te "Sevgili" kitabıyla ilgili yorumu okuduktan sonra, Duras tekrar geldi aklıma, bu kitap Sevgili'nin devamı veya tamamlayıcısı niteliğinde, üstelik otobiyografik olusundan dolayı merak ediyorum.
15. Ruhlar Evi - Filmini çok beğenerek izlediğim bu kitabı çok merak ediyordum:)
16. Roald Dahl- Amcam Oswald- Beslenme Çantası'nda okumuştum sanırım, oldukça olumlu eleştiriler almış, merak ediyorum.( Merope'da da okumuş olabilirim.)
17. Acı Çikolata- Laura Esquivel - Bir Dilim Sohbet'te yorumunu okuduğum ve adını çokca duyduğum bir kitap, beğeneceğimi düşünüyorum ve merak ediyorm.
18. Anne Rice- Vampirle Görüşme- Çok övgü almış, filmini izlemedim, belki kitabı okuduktan sonra izlerim, merak ediyorum:)
19. Ann Radcliffe- Sicilyada Bir Aşk Hikayesi. İşte müthiş haberim, can yayınları gotik-romantik isminde bir seri baslatmış, çok sevindim, bu kitabı çoook merak ediyorum, 2013'e kadar serinin diğer kitaplarını almamak için kendimi nasıl tutacağım bilmiyorum!! bu arada www.goodreads.com diye bir site keşfettim, sanırım çok bilinen bir site, burada en iyi gotik romanlar listesinden oldukça faydalandığımı söylemeliyim.
20. Laura J. Rowland- Aşk Peşinde- Bronte kardeşlerin aşk maceraları, tesadüfen rastaladım ve ilginç geldi, merak ediyorum:)
21. Bir Cinayetin Psikanalizi- Jed Rubenfeld- Beslenme Çantası'nda görüp merak ettiğim bir kitap, güzel yorumlar almış, psikoloji, cinayet vs.. ilginç olmalı:)
22. Scarlett Thomas- Mr. Why'ın Sonu - Beslenme Çantası'nda görüp merak ettiğim bir kitap..
23. Kaplumbaga Terbiyecisi - Emre Caner- Anneme yılbaşı hediyesi olarak aldım, bakalım ilk yorumları ondan alacağım, Osman Hamdi'nin hayat hikayesi.
24. Ayşe Kulin'in Hayat ve Hüzün'ü.. bir arkadaşımdan ödünç almayı bekliyorum:)
Yeni kitaplarımı kitaplığıma sıra sıra dizdim ve onları okumak için sabırsızlanıyorum...:)
Bu listeyi oluşturmama katkısı olmuş blogger arkadaşlarıma da teşekkür ediyoruum. Hepinize sağlık, mutluluk ve huzur dolu çook güzel bir 2012 diliyoruuum, seneye görüşürüz:)

13 Aralık 2011 Salı

Bir Geyşanın Anıları - Arthur Golden


Yıllar önce filmini izlediğim bu romanı hikayesini bildiğim ve filmine de çok bayılmadığım için okumayı pek düşünmüyordum, sonra ne olduysa fikrimi değiştirdim. 600 sayfalık cep boy gözümü korkutmuştu ama kitabı elime alır almaz su gibi aktı gitti. Vaktim olsaydı herhalde 1-2 gün içinde bitirirdim kitabı. Adından da anlaşıldığı üzere kitap bir geyşanın anılarından oluşuyor:)


Chiyo yoksul bir balıkçı köyünde hasta annesi, yaşlı babası ve kendisinden 6 yaş büyük ablası ile birlikte yaşamaktadır. Annesi ölümcül hastadır ve aile çok fakirdir. Baba, belki hem paraya ihtiyaç olduğundan hem de kızları daha iyi bir hayata kavuşabilir düşüncesiyle Chiyo 9 ablası 15 yaşındayken onları satar. İki kardeş Kyoto'nun geyşa bölgesi olan Gion'a getirilir, Chiyo eşsiz bir kızdır çünkü mavi-gri gözlere sahiptir, o geyşaların kaldığı evler olan okiyalardan birine verilir, abla Sato ile okiyanın kapısında ayrılırlar. Nitta Okiya'da büyükanne, anne ve teyze ile Hatsumomo isminde güzelliği ile ün salmış bir geyşa yaşar. Anne okiyanın sahibesidir, teyze de onun yardımcısı ancak bu kişiler arasında bir kan bağı yoktur aslında, ailevi hiç bir şey yoktur, herşey iş anlaşmalarından ibarettir. Chiyo önceleri çok ağlar, çünkü ablasının da izini kaybetmiştir, daha sonra onun bir genelevde çalıştığını öğrenir, onu ziyaret eder ve birlikte kaçma planı yaparlar. Ancak bunun sonu bir felaket olur, çünkü Chiyo kaçmaya çalışırken hem damdan düşüp ölümden döner hem de kaçarak kötü bir yatırım olduğunu ispat ettiği için geyşa olma ümidini de kaybeder, hayatı boyunca okiyada hizmetçi olarak yaşamaya mahkum olur. Sonra bir gün bu kadar ümitsizken çarşıda kendini tutamaz ve ağlamaya başlar. O sırada yoldan geçen kişi İchikawa elektriğin müdürü "Başkan" onu görür, onun yakışıklılığı ve şefkati küçük kıza umut verir, bir gün ne olursa olsun o adamla olmayı kafasına koyar, bir geyşa olup ileride onu tekrar bulacaktır.


Chiyo güzel bir kızdır ve aslında umut vadetmektedir ancak güzel Hatsumomo onun yükselişini engellemek için herşeyi yapabilir, Hatsumomo'nun rakibi ise Gion'un en güzel ve en ünlü geyşalarından Mameha'dır, aralarında amansız bir rekabet ve düşmanlık vardır. Hatsumomo Chiyo'nun evdeki varlığına da dayanamamakta ve kıza sürekli eziyet etmektedir. Mameha bir gün Nitta Okiyaya gelip Chiyo'nun eğitimini üstlenir. Chiyo sonunda geyşa olup Sayuri adını alır. Çok zor günler geçirir, bu günlerde tek bir umudu vardır Başkan'ı bulmak ve onunla olmak. 1920'li yıllarda başlayan Sayuri'nin serüveni 1950'li yılların ortasına kadar anlatılmakta. İkinci dünya savaşının Gion'da nasıl yaşandığı, geyşaları nasıl etkilemiş olduğuna da değinilmiş. Geyşaların o kadar güzelliklerin, eğlencenin içinde köle gibi bir hayat yaşamaları beni etkiledi. Bir geyşanın ne olursa olsun, isterse okiyası tarafından kız evlat olarak ilan edilmiş olsun, isterse en meşhur ve en çok para kazanan geyşa olsun, kendi hayatı üzerinde hiç bir söz hakkı yoktur, o giyeceği kimonoyu bile seçmekte özgür değildir, herşeye okiyanın annesi veya eğitmeni karar verir.

"Bir geyşanın kırılgan dünyası" - Ekaterina Pushkareva (Bu ilustrasyona bayıldım...)

Bu kitap müthiş bir aşk hikayesiydi. Önce, kitabın ortalarında kitapta adı geçen kişilerle ilgili internette arama yaparken kitabın kurgu olduğunu öğendim ve açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Öyle güzel, öyle gerçeke bir hikayeydi ki. Geyşalar her zaman güzel, büyüleyici, zarif ve nazik görünmek zorundalar, bir kelebek kadar kırılgan görünen bu kadınlar aslında öyle güçlü olmak zorundalar ki, asla duyguya yer yok bu dünyada, erkekleri eğlendirirken kendileri de eğlenebilir belki ama emirlerden dışarı çıkmak imkansızdır. Bunca zorluğun ve acının içinde Sayuri kalbinde asla solmayacak bir aşk büyütmüş ve hep bunun için beklemişti. Bu arada kitaptaki kimono tasvirleri de çok güzeldi, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Kitap bittikten sonra ise biraz da teşekkür kısmında adı geçen kişilerle ilgili araştırma yaptım. Yazar, özellikle Mineko Iwasaki'ye anılarını anlattığı için teşekkür etmiş. Yani kitap büyük ölçüde Iwasaki'nin anılarından oluşuyormuş. Iwasaki 1960-70'lerde Gion'un en meşhur geyşasıymış, 20'li yaşlarında kariyerinin zirvesindeyken evlenip emekli olmuş. 2001 yılında Arthur Golden'i, kendisine "çok gizli" olduğunu belirterek ve isimsiz yayınlanması şartıyla anlattığı anılarını ve gerçekleri çarpıtmak ve karakterleri yanlış vyansıtmak suçlamasıyla dava açmış. 2003 yılında dava düşmüş sanıyorum ancak Iwasaki geyşa gelenekleri ve gizlilik anlaşmasına ihanet ettiği için ölüm tehditleri alıyormuş. Iwasaki, Arthur Golden'in kendisine ihanet ettiğini, gerçeği çarpıttığını, örneğin bir geyşanın bekaretinin açık arttırmayla satılması gibi şeylerin asla olmadığını söylemiş. Ve kendisi esas gerçekleri anlatabilmek için "Gion'un Geyşası" (sanıyorum Türkçe'ye çevrilmemiş) isminde bir kitap yazmış.



Son olarak bence Bir Geyşanın Anıları kesinlikle çok güzel bir kitap, tavsiye ederim:)

Resim 2: http://30.media.tumblr.com/tumblr_lq6yghoXtI1qh09kzo1_500.jpg
Resim 3: http://coolvibe.com/wp-content/uploads/2011/02/The-fragile-world-of-a-geisha.jpg
Resim 4: http://farm2.static.flickr.com/1354/4723242363_83638ae356.jpg

10 Aralık 2011 Cumartesi

Mystery Case Files: Escape From Ravenhearst


Gizli Nesne Bulma oyunlarını çok seviyorum, özellikle Mystery Case Files'ın oyunlarını hiç kaçırmam. Çizimler, mekanlar, hikaye o kadar güzel ki... Özellikle Dire Groove benim için serinin favori oyunu. Serinin yeni çıkacak oyununu dört gözle beklerken doğrusu Escape From Ravenhearst beni hayal kırıklığına uğrattı. Bir kere bu oyun "gizli nesne bulma oyunu" değil, sahnede sürekli değişen nesneleri buluyoruz yani bir nevi fark bulma oyunu diyebiliriz, size sadece bulmanız gereken "değişen nesne"lerin sayısı veriliyor. Bir diğer hayal kırıklığı unsuru, bugüne kadar serinin en fazla şiddet ve negatif unsur içeren oyunu olması bana göre, örneğin bir hastane kısmı var ki, çok sinir bozucu. Sonra bir başka konu da karakterin annesiyle ilgili durum, karakterin annesi kendisine çok kötü davranmış, hatta 13 yaşındayken onu akıl hastanesine yatırmış, bu yüzden oyunun sonunda karakter annesini havaya uçuruyor! Gerçekten şok oldum, "bu bir oyun" deyip de geçilecek bir şey değil bence bu. Bilmiyorum hala "acaba ben mi yanlış anladım" diye düşünüyorum. Zaten oyunun sayfasında "Bu oyun yoğun bir psikolojik gerilimdir ve derinlerdeki korkuların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Gençler ve kalbi zayıf olanlar için uygun değildir. Bu bir uyarıdır." şeklinde bir uyarı var. Bunlar bir yana, bu bölümdeki hikayeyi de mekanları da pek ilgi çekici bulmadım, oyun biraz da kısa geldi. Daha önceki oyunlar ise müzikleriyle bile dört dörtlüktü. Bir de bu tip "collectors edition" denilen özel oyunlarda hem özel bir ekstra uzatma oyunu olurdu hem de esktaralar altında oyunla ilgili resimler, masaüstü arkaplan temaları, hatta oyunda çalan şarkıların notaları olurdu. Her açıdan bu oyun beni hayal kırıklığına uğrattı kısacası...

5 Aralık 2011 Pazartesi

Sitcom'unu Çek, Muhteşem Ödülleri Kazanma Şansını Yakala!


Hürriyet Kampüs’ten bol ödüllü online sitcom yarışması: “2Faces Kısa Sitcom Yarışması” başladı!

Hürriyet Kampüs, üniversitelileri yılın en eğlenceli, bol ödüllü ve en yaratıcı yarışmasına davet ediyor. “Şu kampüs hayatı tam bi’film… Ve bunu sadece ‘çok çekenler’ bilir” sloganıyla yola çıkan 2Faces Kısa Sitcom Yarışması, bugüne kadar gerçekleşen kısa film yarışmalarından farklı olarak kampüs hayatının unutulmaz anlarının online anlatılacağı bir yarışma olarak hayata geçecek.

Dört bölümlük “2Faces Kısa Sitcom Yarışması”nın birinci bölüm konusu: “Kampüste 5 kuruşsuz olmana rağmen-5.000 kuruşluk yaşayabilmenin yolları”… Yarışmaya katılmak isteyen üniversite öğrencileri kendilerinin oynayıp yönetecekleri 120 saniyeyi geçmeyen “sitcom-durum komedilerini” gerçek kimlik bilgileri ile hurriyetkampus.com sitesine yükleyecekler. Yarışma dört bölümden oluşacak ve her bölümde jüri tarafından belirlenecek ilk 30 eser, hurriyetkampus.com’da yayınlanacak. En çok oyu alarak ilk 3 sıraya girenler çeşitli ödüller kazanacaklar ve dört bölüm sonunda yapılacak finallere katılarak muhteşem ödüller kazanma şansını da elde edecekler. Üniversite öğrencileri, 2Faces Kısa Sitcom Yarışması’nın ilk bölümüne 28 Kasım-18 Aralık tarihleri arasında başvurabilecekler. Yarışmacıların birden fazla eserle katılabilecekleri birinci bölümde ilk 30′a giremeyen yarışmacılar diğer bölümlere de katılabilecekler. Yarışmanın birinci etabının sonucu 3 Ocak 2012′de açıklanacak. Öğrenciler, yarışma ile ilgili tüm detaylara hurriyetkampus.com, facebook.com/hurriyetkampus sayfalarından ulaşabilirler.

Her etap için ödüller; hepsiburada.com’dan birinciye 500 TL, ikinciye 300 TL ve üçüncüye de 150 TL’lik hediye çeki. Etap ödülleri yetmiyormuş gibi, bir de büyük finallerde ilk 3 yarışmacıya verilecek ‘dudak uçuğuna sebep’ hediyeleri var...

Yarışmaya katılmak ve muhteşem hediyelere sahip olmak için:
hurriyetkampus.com
hurriyetkampus.com/kampusten-2faces-kisa-sitcom-yarismasi
hurriyetkampus.com/2faces

Bir bumads advertorial içeriğidir.

1 Aralık 2011 Perşembe

Süperstar Hem Kulağa Hem Göze Hitap Ediyor!


Müziğiyle büyüleyen Ajda Pekkan, modadaki başarısıyla da göz kamaştırmaya devam ediyor. Süperstar, bu kez Twist için hazırladığı 2011 Sonbahar/Kış Koleksiyonu ile karşımızda.

Bu özel koleksiyonun bir öncekinden farkı, internetten de satın alınabiliyor olması... Adından sıkça söz ettiren alışveriş sitesi 1V1Y.COM, Ajda Pekkan for Twist Sonbahar/Kış Koleksiyonu’nu internette modaseverlerle buluşturan tek adres olarak dikkatleri üzerine çekiyor.



1V1Y.COM, sadece Ajda Pekkan for Twist koleksiyonu ile değil, Koton, Hotiç, Derimod, Twist, Saat&Saat, Tekin Acar, Kiğılı, İpekyol, Desa, Diesel, Converse ve daha birçok ünlü markanın sezon ürünlerindeki cazip avantajlarıyla da öne çıkıyor. Ayrıca Türkiye’nin önde gelen stil editörlerince hazırlanmış, moda tutkunları için benzersiz bir rehber niteliğinde olan online dergiye de mag.1v1y.com’dan ulaşabilir, beğendiğiniz ürünleri tek bir tık’la satın alabilirsiniz.



Sınırlı sayıda üretilen Ajda Pekkan for Twist koleksiyonunun parçaları, bir öncekinden de çabuk tükeneceğe benziyor. Bu yüzden, fazla vakit kaybetmeden 1V1Y.COM’u ziyaret etmenizi öneririz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Vampir Öpücükleri- Kan Akrabaları


Bir kaç ay önce Renkli Kitap Güngör'den hediye kazanmıştım, hediyem Tokyopop'tan Vampir Öpücükleri manga serisinin ilk kitabı Kan Akrabaları'ydı. İlk defa manga okudum. Konusundan bahsedersek, Raven Madison, Dullsville Koleji'ne giden gotik bir genç kızdır, erkek arkadaşı Alexander Sterling isminde yakışıklı bir vampirdir. Alexander, Raven'ı öyle çok sevmektedir ki onun yanındayken iç güdülerine engel olması çok da zor olmaz. Mutlu çift hayatlarına devam ederken bir gün Alexander'in kendisi gibi olmayan akrabaları büyükannelerinin mirası olan ölümsüzlük kanı içeren şişeleri aramak üzere ortaya çıkarlar. Onlarla tatsız bir şekilde tanışan Raven ise bir de onunla aynı okula kayıt olduklarını görünce ne yapacağını şaşırır. Bu tehlikeli yakınlaşmada en büyük koruyucusu Alexander olacaktır. Bu sayıda pek görmesek de Raven'ın en yakın arkadaşı Becky Miller'dır ve ilerleyen sayılarda hikayeye dahil olacaktır. Bir iki saatte okuyabileceğiniz hoş bir mangaydı, gotik Raven'ın çizimleri gerçekten hoştu. Manga severlere, özellikle romantik vampir hiyayelerine meraklılara tavsiye olunur:)

23 Kasım 2011 Çarşamba

Yeniçarşım.com ile Evden Çıkmadan Çarşıya Çıkıyoruz!

Ekim ayından bu yana yayında olan Yeniçarşım.com, alışkın olduğumuz e-ticaret sitelerinden oldukça farklı. Site şimdiden sloganı olan “Evden çıkmadan çarşıya çık” mottosunu fazlasıyla yerine getiriyor. Çünkü şimdiden Yeniçarşım.com’da yüzlerce mağaza var ve siz dilediğiniz ürünü bu mağazalar arasından seçerek kolaylıkla satın alabiliyorsunuz. Üstelik, internetten alışveriş yaparken en çok çekindiğimiz “güvenlik” engelini Hürriyet Güvenli Alışveriş Sistemi ile çözmüşler. Sistemi açıklayan video:



Yeniçarşım.com’un diğer alışveriş sitelerinden önemli farkları var. Platformun en belirgin karakteristiği olan alıcı ile satıcıyı bir araya getirme stratejisi, satıcıların (mağazaların) ticari kuruluş olması gibi akıllıca bir taktikle desteklenerek, son derece başarılı bir sistem getirilmiş durumda. Yeniçarşım.com’da satış yapan her mağaza, ticari unvana sahip, fatura kesen ve dolayısıyla garantili ürün satan mağazalar. Bu sayede aynı ürünü birden fazla mağaza arasından güvenle seçerek satın alabiliyorsunuz. Herhangi bir problemde “Hürriyet Güvenli Alışveriş Sistemi” ve Yeniçarşım’ın başarılı müşteri hizmetleri departmanı hizmetinizde.

www.yenicarsim.com'da 24 farklı kategoride onbinlerce ürün bulunuyor. Giyimden aksesuara, elektronikten beyaz eşyaya kadar aradığınız her şey Yeniçarşım.com’da.

Ayrıca, www.facebook.com/yenicarsim ve www.twitter.com/yenicarsim adreslerinden ise Yeniçarşım’ı takip edebilir, kampanya ve fırsatlardan haberdar olabilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

22 Kasım 2011 Salı

Şefkatli Gece - F. Scott Fitzgerald


Son okuduğum kitap, F. Scott Fitzgerald'ın Şefkatli Gece(1934)isimli romanı. Yazarın daha önce Muhteşem Gatsby(1925)'sini okumuştum, bir de bir hikaye kitabını. Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'nin de filmini seyretmiştim. Bu arada Muhteşem Gatsby de tekrar filme alınıyor, şu an çekim aşamasında ve baş rollerde Leonardo di Caprio ve Carrey Mulligan oynuyor, bu filmi merakla bekliyorum.

Dediğim gibi, yazar son derece orijinal romanlara imza atmış, dolayısıyla Şefkatli Gece'ye başlarken beklentilerim yüksekti, en azından yine orijinal bir hikaye ile karşılaşacağımı düşünüyorumdum. Neyse bu değerlendirmeyi yapmadan önce kısaca hikayeye bakalım.

Kitap genç bir ruh doktoru olan Richard Diver'in ve Nicole'ün hayatlarını anlatıyor. 1. Dünya Savaşı'nda genç kızlar tanımadıkları askerlere moral vermek amacıyla mektup yazıyorlardı, o günlerde babasının tacizine uğramış 18 yaşındaki Nicole, Dohmler Kliniği'nde yatıyordu, hem çok zengin hem de büyüleyici bir zerafet ve güzelliğe sahipti, daha önce tanımadığı askeri görevli doktor Richard'a mektuplar yazmaya başladı. Richard'ın arkadaşı doktor Franz da Dohmler Kliniği'nde çalışıyordu. Yakışıklı bir adam olan Richard, Nicole'ü görür görmez çok beğendi, kendisi de 26 yaşındaydı. Ancak bu kızı ne kadar beğense de birlikte olmaları pek mümkün görünmüyordu, nihayetinde bu güzel kızın akıl sağlığı çok da yeride değildi. Üstelik ailesi zengin değildi, diğer taraftan çok hırslıydı ve mesleğinde yükselmek istiyordu. Nicole ise Richard'ın kendisini ümitlendirmemesine hatta zaman zaman ümitlerini yıkmasına rağmen aşkından vazgeçmiyordu. Bu ısrar Richard'ı biraz etkiledi. Genç kızın annesi o küçükken ölmüştü, babasıyla görüşmüyordu, yalnızca kendisinden büyük Beth isminde bir ablası vardı. Beth Nicole'in bütün sorumluluğunu üstlenmişti, onun koruyucusuydu. Richard sonunda Nicole ile evlenmeye karar verdi. Bu kızı herşeyden ve herkesten üstün tutuyor ve çok seviyordu, hatta bir arada Rosemary Hoty isminde genç bir aktris kızla tanıştı, bu kızın gençliği ve güzelliği bile Nicole'ü unutturamadı ona. Yine de Nicole'e hem koca hem doktor olmak zor bir görevdi ve onu çok yıpratıyordu. Yıllar ilerledi, ikisinin birbirine olan aşkı hala tazeydi, iki de çocukları oldu. Ancak zaman zaman Nicole'ün akıl sağlığı bozuluyordu, Richard işini bırakmak zorunda kalıyordu, yıllarca mesleğinden uzak kaldı, sonra birgün arkadaşı Franz ona birlikte klinik açmayı teklif etti. Richard kabul etti ancak her şeyi Nicole'e göre ayarlamak zorundaydı. Yine de ne kadar çabalarsa çabalasın ikisi de dengeyi bulamıyorlardı, sorunlar aşklarını tüketti. Nicole normal bir kadın gibi sevilmek, beğenilmek istiyordu, kendisini seven adam onun zayıflıklarını bilmemeliydi veya onun serveti karşısında eğilmemeliydi. Richard ise mesleğinin başında çok bilgili, başarılı, parlak bir doktor olmasına karşın hiç bir zaman istediği yere gelemedi, Nicole onun için hep sırtındaki bir yük olmuştu, bir de serveti onu ezmişti, bu hisle Richard hep gerekli gereksiz kendisini göstermeye çalıştı durdu. Büyük umutlarla başlanılan hayat yıllar içinde kabusa dönmüştü.

Richard'ın hayatı neden bu hale gelmişti? Bana sorarsanız her işin başı sağlık, Nicole sağlıklı olsaydı eşine daha fazla destek olabilir ve böylesine şımarık olmazdı. Richard'a bakacak olursak evliliği konusunda daha mantıklı bir karar verebilirdi, doğrusu Nicole'le evlenmeye karar vermesine oldukça şaşırdım çünkü o sayfalara kadar kararı olumsuzdu, hem güzel hem de zengin diye düşünmüş olabilir belki ama onu her zaman çok sevdiği ve herkesten üstün bulduğu da bir gerçek. Kısacası evlenmemelilerdi bence. Ne kocasına deli gibi aşık olan Nicole, ne de Richard mutlu olabildi sonunda.

Bu arada benim okuduğum kitap Arvo yayınlarına aitti, kapakta Avril Lavigne'in bir resmi var. Yalnız kitap dizgi yanlışlarıyla doluydu. Bir diğer nokta da, -sadece bu yayın eviyle ilgili değil-, çeviri çok önemli bir iş, okur kitabı çevirmenin yorumundan okuyor aslında dolayısıyla bence çevirmenin ismi de kapakta yazmalı, burada çevirmenin ismi iç kapakta yer alıyordu.

Yazarın yazım tarzına alışmak biraz zor geldi baştan, paragraflarda sanki karışmış bir ip yumağının ucunu bulmaya çalışıyormuş gibi hissettim, sonradan alıştım. Bir süre sonra sayfaları merakla çevirmeye başlasam da kitaptan umduğumu bulamadım, gizemli veya değişik bir şey yoktu bana göre. Bir de kitapta sürekli bir İngilizler- Amerikalılar çekişmesi vardı, yazar İrlanda kökenli bir Amerikalı bu arada. Yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum ancak bir kısmı çevrilmemiş sanırım, bu kitabı da beğenebilirsiniz, iyi okumalar:)

18 Kasım 2011 Cuma

Tavşan ve Kaplumbağa'nın Bumads Rövanşı

Artık hiçbir şey eskisi gibi değil; masallar bile… Ezeli rekabet iş dünyasında devam ediyor! Tavşan ve kaplumbağa bu kez “Bumads” rövanşında karşılaşıp, yeni ürünlerini daha iyi tanıtmak için kıyasıya bir yarışa koyulurlar. İkisi de başarıyı geleneksel medyanın yanı sıra sosyal medya reklamlarında arar. Kahramanlarımızdan biri ise Bumads’in sosyal medyadaki gücünü keşfetmiş, markasını bol bol konuşturmanın formülünü çoktan bulmuştur.



Hürriyet İnternet Grubu’nun sosyal medya reklam platformu Bumads için hazırlanan viral video, aslında bu yeni reklam modelini çok da güzel anlatıyor. Bumads, markaların binlerce Bumerang üyesi blog ve niş web sitesinde advertorial formatında, içerik tabanlı reklam yayınlayarak hedef kitlelerine kolayca ulaşmasını sağlıyor. Bu reklamlar blogların diğer içerikleri ile aynı alanlarda yer alıyor ve daha sonra site sahiplerinin sosyal medya hesaplarından da paylaşılarak yüksek erişim yaratıyor. Sosyal medyada paylaşılabilmesinin yanında içerik tabanlı olması sayesinde arama motorları tarafından da indekslenen reklamlar, olumlu bir SEO etkisi sağlıyor ve aylar boyunca erişilmeye devam ediyor.

Bumads ürün tanıtımlarının yanı sıra, kampanya duyuruları, sosyal sorumluluk projeleri, kurumsal mesajlar, marka ve kriz iletişimi gibi konularda da markaların hedefledikleri kitleye uygun web siteleri aracılığı ile ulaşmalarına rehberlik ediyor.

Bugüne kadar Ruffles, Sony, Adidas gibi bir çok önde gelen marka tarafından tercih edilen Bumads hakkında detaylı bilgi almak için http://www.bumads.com.tr web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Eğer bir blog ya da web sitesi sahibiyseniz, sitenizde Bumads içeriklerini yayınlayarak para kazanmak içinse http://bumerang.hurriyet.com.tr adresinden kolayca Bumerang'a üye olabilirsiniz!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

17 Kasım 2011 Perşembe

Kyoto - Yasunari Kawabata


Kawabata'nın Kyoto'sunu okuyalı 1-2 hafta oldu sanırım, ama bu postu kitaptaki zengin Kyoto bilgisiyle harmanlayarak ayrıntılı hazırlamak istemiştim, malesef bunun o kadar kolay olmadığını fark edince bu şekilde yayınlamaya karar verdim:) Öncelikle biraz Kawabata'dan bahsedeyim çünkü her zaman dediğim gibi yazarı ne kadar iyi tanırsak kitabı da o kadar iyi anlayabilirz bence. Romanlar bir nevi yazarın bilinçaltı diyebilirim belki de...

Kawabata 15 yaşına gelmeden neredeyse bütün akrabalarını kaybetmiş. 4 yaşında yetim kaldıktan sonra kendisi büyükbabasının yanına ablası ise halasının yanına verilmiş, ablasını bir daha 10 yaşındayken görmüş, 11 yaşında da ablası vefat etmiş. Romanlarında hep yalnızlık ve uzaklık duygusu ağır basmakta. 15 yaşında yatılı okula gitmiş. Kitaplarındaki karakterler genellikle bir duvar örerek kendilerini etraflarından izole ediyorlar.Kawabata 73 yaşında arkasında bir not bırakmadan intihar etmiş, bu intihar bazılarınza zayıf sağlığına, bazılarınca da arkadaşı yazar Mişima'nın intiharına bağlanmış. Biyografisini yazan Takeo Okuno, bu intiharı yazarın ard arda 200-300 gece boyunca Mişima ile ilgili gördüğü kabuslara bağladığını söylemiş. Yazar 1968'de Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Japon yazar olmuştur. Yazarın çoğu kitabında belirgin bir son olmaması zaman zaman okuyucularını rahatsız etse de bu, yazarın olayların verdiği mesajları sonuçtan daha çok önemsemesinden kaynaklanmaktadır. Yazar nobel ödül töreninde intihar konusuna da değinmiş ve "Etrafına aydınlık düşünceler saçıp da intiharı düşünmeyen var mıdır?" demiş, bu sözü de spekülasyonlara sebep olmuş.

Kyoto'ya dönecek olusak, Chieko 20 yaşında bir gençkızdır, babası Takiçiro'nun kumaş mağazası vardır, Takiçiro kumaş desenlerini kendisi çizer ancak son zamanlarda ilham konusunda sıkıntı çekmektedir. Mağazanın durumu da iyi değildir. Chieko oldukça duygusal ve hassas bir kızdır. Çocukluğundan beri arkadaşı olan Şige'ye karşı kendisine bile itiraf etmediği duygular beslemektedir. Bu arada kendisinin bulunmuş bir çocuk olduğunu öğrenir, bulunmuş bir çocuk olmak ise son derece aşağılayıcı bir şeydir. Halbuki anne ve babası çocukları olmadığı için onu çaldıklarını söylemektedirler. Chieko iyi kalpli anne ve babasının böyle bir şey yapacağına ihtimal vermez. Bir gün şehir dışındaki sedir ormanına dolaşmaya gittiğinde kendisine çok benzeyen bir kız görür, bu onun kayıp ikizidir. Bu kız ormanda işçi olarak çalışmaktadır. Başka bir gün Kyoto'da sıklıkla yapılan törenlerden birinde onunla tekrar karşılaşır, kızın adı Naeko'dur, o da kayıp kızkardeşi için dua etmektedir. Naeko'nun annesi ve babası o küçükken ölmüşlerdir, o da şimdi sedir ormanında işçi olarak çalışmaktadır. İkisi de birbirlerini bulmaktan dolayı çok mutludurlar, ancak sınıf farkı yine de biraz mesafeli olmalarına sebeptir. Bu arada Takiçiro'nun yakın bir dostu evde dokuma işi yapmaktadır, kimononun kemeri diye tanımlayabileceğimiz "obi"lerden dokurlar ailecek, en büyük oğul Hideo, Chieko'dan hoşlanmaktadır, ancak durumları Chieko'lar kadar iyi değildir, onlar sadece evlerinde üretim yapan insanlardır, bu durumda Hideo aşkını itiraf edemez. Bir gün Naeko'yla karşılaşır ve onu Chieko sanıp onun için obi dokumaya söz verir. Daha sonra karışıklık ortaya çıkar ama Hideo Naeko'ya evlenme teklif eder, çünkü Chieko'ya ulaşamayacağını bilir. Diğer taraftan Şige'nin ağabeyi Riyusuke de Chieko'dan hoşlanmaktadır, üstelik iş konusunda da çok beceriklidir, zaman zaman Chieko'ya da akıl verir. Hatta kendi babasının da dükkanı olduğu halde onların mağazalarında çalışmak için başvurur, tek ümidi arada sırada Chieko'yu görebilmektir. Kitap, biz Naeko'nun Hideo'nun teklifini kabul edip etmeyeceği, Chieko'nun Riyusuke ile ilişkisini, Naeko ile Chieko'nun durumunun ne olacağını merak ederken bitiverdi. Ama yazarın da belirttiği gibi bu bir olay kitabı değil, bize bir kesit sunuyor sadece. Zen huzuru ile yazılmış bir kitap, hem Kyoto'daki yaşam, güzellikler, kutlanan festival ve bayramlar da son derece güzel bir şekilde anlatılıyor. Zaten kitabın isminin Kyoto olması da bu sebepten. O durağanlık, o huzur okurken bana büyük keyif verdi. Eğer sürükleyici bir roman okumak istiyorsanız bu roman size göre değil, ama okurken kafanızı boşaltıp huzur bulmak istiyorsanız okuyun:)

Resim:http://regex.info/blog/2008-04-09/787

10 Kasım 2011 Perşembe

Ruhunuz ne renk MİM


Çok sevdiğim blogger dostum Defne Hanım beni mimlemiş.
Mimimiz şöyle;
1:) Ruhunuz hangi renk ?
2:) İzlediğiniz blogcular sizce hangi renk ?

Kendisinin renklerle ilgili yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

Renklerin ne kadar değerli olduğunu düşünmüş müydünüz hiç? Herşeyi gri tonlarında olsaydı herhalde hayatım çok farklı olurdu. Aynı müzik gibi renkler de hayatımızı etkiliyor, örneğin yağmur bulutlarının eflatunumsu grisini gördüğümde hüzünlü bir melodi duymuş gibi hüzünleniyorum ben de. Veya şeker pembesi beni neşelendiriyor. Kırmızımsı turuncu enerji veriyor. Kıyafetlerimin rengini de böyle seçerim genelde, enerjiye ihtiyaç duyuyorsam canlı kırmızılar, turuncular giymek isterim:)

Ruhun rengi deyince auraları ve çakraları düşünmemek elde değil. Aura canlıların bedenlerinden yayıldığı varsayılan elektromanyetik alana verilen addır, bu alandaki enerji frekanslarına göre farklı renklerde görünür. Auranızın rengini biliyorsanız buradan ilgili kısmı okuyabilirsiniz.

Çakralara gelirsek, vücudumuzda 7 tane enerji merkezi vardır, bunların her biri bir organa karşılık gelir, bu enerji merkezlerinin her birinin farklı bir enerji frekansı dolayıysla farklı bir rengi vardır. Sanırım auraların rengi de bu çakraların renkleriyle bağlantılı. Çakralarla ilgili bilgi için buraya bakabilirsiniz. Bu konular oldukça ilgimi çekiyor, sizin de ilginizi çekebilir diyerek kısaca yer vereyim istedim:)

Bir kaç yıl önce auramın renginin yeşil olduğunu öğrenmiştim. Barışçılık, dengelilik ve uyumluluğun göstergesiymiş bu. Ruhum ne renk diye düşününce az önce de söylediğim gibi auramın rengine gitti düşüncem, yani yeşile. Defne Hanım da beyaz rengi yakıştırmış bana, anlamı temizlik, saflık ve güven hissi, aynı zamanda hüzünlendirmiş. Çok güzel bir anlamı var, çok teşekkür ederim Defne Hanım'a tekrar:) Öyleyse ruhumun rengi olarak zaman zaman beyazla karışık açık yeşil, zaman zaman koyu yeşil diyeyim:)

İşte mimlediğim blogger arkadaşlarım ve bence renkleri:)

Huzursuz Ruhum, Aslı - Pembe
Vladimir - Lacivert
Baykus Gözüyle- Natali - Sarı
Mor Kalemlik Mor Kalemlik - Mavi
Yeşil Mürekkeb - Turuncu
Dolunay - Pembe
Serrose - Mavi

Resim: www.mobileapples.com/Assets/Content/Themes/colour_rain.jpg

4 Kasım 2011 Cuma

Hanamaru Kreşi


Son olarak tavsiye üzerine Hanamaru Youchien yani Hanamaru Kreşi isimli 12 bölümlük anime dizisini izledim, tür komediydi. Okuldan yeni mezun Tsuchida ana okulu öğretmeni olarak Hanamaru Kreşi'nde çalışmaya başlar. Kiraz sınıfının öğretmeni olmuştur, olaylar özellikle bu sınıftaki üç ufaklık üzerinde odaklanır, en önemli kahramanımız da küçük Anzu'dur çünkü kendisi Tsuchida'ya aşıktır ve tek dileği onunla evlenmektir. Anzu'nun annesi Sakura da liseden Tsuchida'nın yakın arkadaşıdır. Anzu'nun iki küçük arkadaşı bilge Hiiragi ve ürkek Koumei de çok sevimlidirler, kısa sürede bu üç arkadaş kaynaşırlar. Tsuchida çocuklar arasında çok sevilmektedir, diğer öğretmen arkadaşları da onu severler, onun tek derdi öğretmenlerden Nana Yamamoto'ya aşık olmasıdır. Dizi boyunca Yamamoto Sensei'^nin ona karşı ne hissettiğini bir türlü anlayamayız. Zaten Tsuchida da aşkını ona açıklamakta oldukça zorlanır. Bir taraftan da kendisine aşık olan Anzu'nun kırılmaması üzülmemesi için uğraşır. Ben doğrusu dizinin mutlu sonla biteceğini ve Tsuchida ve Nana Yamamoto'nun birbirlerine kavuşacaklarını düşünmüştüm ama bir taraftan da böyle klasik bir şekilde bitmemesine sevindim. Final bölümünde Anzu'nun rüyası çok hoştu. Bence çok keyifli bir animeydi, gerçekten türüne yakışır şekilde yer yer beni çok güldürdü, özellikle Anzu'nun Tsuchida ile ilgili hayalleri çok eğlendiriciydi ve tabi ki küçük Hiiragi'nin bilge tavırları . 12 bölüm olması da sıkmadan tam kıvamında olmasını sağlıyor. Bu serinin en güzel özelliklerinden biri kapanış kısmının hemen her bölümde farklı olması, örneğin bunlardan birisi Fransız filmi tadında siyah beyaz romantik bir çalışmaydı. Kesinlikle tavsiye ederim:)
Şimdiden herkese mutlu bayramlar diliyorum, görüşmek üzere:)

2 Kasım 2011 Çarşamba

Omzumdaki Melek - Vonne Van Der Meer


Hollandali yazar Vonne Van Der Meer'in "Omzumdaki Melek" isimli kitabını geçen ay Tüm Kitaplar'dan hediye olarak kazanmıştım. Bu arada buradan onun da duyurusunu yapayım, Tüm Kitaplar her gün facebook'tan duyurduğu kitabı beğenenler arasından bir kişiye o kitabı hediye ediyor. Doğrusu böyle hoş bir isme sahip bir kitabı kazandığım için çok sevindim:) Kitaba gelecek olursak, malesef beni pek sarmadığı için hızlı okuma tekniklerimi kullanarak okudum kitabı:)) İlk karakterimiz Edith, sabah eşiyle uyanıyor, eşi Berend kendisine yaklaşmak isteyince onu tersliyor. Öfkelenen Berend sinirle evden çıkıyor, sinirli olduğu için iş yerinde arkadaşı Jaap'ın almayı düşündüğü evle ilgili kaba yorumlar yapıyor, morali bozulan Jaap aslında sevdiği biri olan sekreteri Carla'yı azalıyor ve bu döngü böyle devam ediyor, kelebek etkisi gibi sonunda bir cinayetin işlenmesine sebep oluyor. Meleğimiz bütün bu olaylara tanıklık ediyor, insanların kulağına güzel şeyler fısıldayarak yatışmalarını sağlamaya çalışıyor ama kah başarılı oluyor kah başarısız, o asla olaylara direkt olarak müdahale edemiyor sadece yatıştırmaya çalışabiliyor.

Kitap nedense bana çok soğuk geldi, yüzeysel bir hikaye, zaten burada önemli olan hikaye de değil fikir, bu kadar açık bir şekilde bir fikri anlatan romanları sevmiyorum. Yine de buradan Tüm Kitaplar'a tekrar teşekkür ederim:)

27 Ekim 2011 Perşembe

Paul Auster- Kehanet Gecesi


"Kehanet Gecesi" okuduğum ilk Paul Auster romanı. Yazarın kitaplarıyla kitapçılarda sık sık karşılaşıyordum, büyük bir hayran kitlesi olduğunu da biliyordum ancak nedense hiç almamıştım kitabını. Geçenlerde Serrose'nin blogunda görünce okumaya karar verdim. Kitabın ismi de büyük vaadlerde bulunuyordu:) Kısaca kitabın konusundan bahsedecek olursak Sidney Orr otuzlu yaşlarda bir yazardır, bir süre önce metroda merdivenlerden düşerek ölümcül bir kaza atlatmıştır, o zamandan beri yazı yazmaya ara vermiştir, hala normal hayatına tam dönememiştir. Bize hikayeyi Sidney anlatır. Eşi Grace güzel bir kadındır, bir yayınevinde kitap kapakları düzenleyen bir grafik tasarımcısıdır. Mutlu bir çifttirler ve NewYork'ta yaşarlar. John Trause, Grace'in babasının yakın arkadaşı ve aile dostlarıdır, John 50'li yaşlarda çok ünlü bir yazardır. Sidney'in sıradan hayatı bir gün bir Çinli tarafından işletilen Kağıt Sarayı isimli kırtasiyeye girmesiyle değişir, oradan aldığı mavi kapaklı bir defter Sidney'e yazma arzusu verir, yazdığı taslak kendi hayatından izler taşıyor gibidir, Kehanet Gecesi bu hikayede geçen romanın ismidir. Sydney'in yazdığı hikaye bir noktada tıkanır.

Çoğu yazarın genç yazar adaylarına verdiği öğütlerden ilki, "eğer romanınızda verdiğiniz ayrıntı romanın anlaşılması için gerekli değilse onu çıkarın"'dır. Ancak ben bu romanı oldukça bölük pörçük buldum. Örneğin Sidney'in yazdığı hikaye sözde kendi hayatıyla bazı ortak noktalara sahip, yani yazar bu fikri vermek istemiş sanırım, ama ben pek bir paralellik göremedim, ya da çok uzaktan bir esinti diyebiliriz. Veya, Sidney bir noktada mavi deftere yazdığı şeylerin gerçek olduğunu düşünüyor sanıyorum ancak burada da gerçekle pek bir paralellik yok. Tam anlaşılamama durumu belki biraz da hikayeyi üçüncü bir kişinin değil de Sidney'in anlatması olabilir.

Kitap başından sonuna bir hikayeyi anlatmıyor, ama genel olarak belki güvenden bahsediyor olabilir. Veya, "ne kadar iyi olduğunuza inanırsanız inanın aslında ne kadar iyi olduğunuz şartlara bağlıdır" gibi bir fikir olabilir. Ama bazı ayrıntıları gereksiz buldum açıkçası, kitap beni sarmadı veya başka bir dünyaya Sidney Orr'un dünyasına götürmedi.

Kitapla ilgili başka ilginç bir nokta ise şu; kitabın ortalarında kitap beni pek sarmadığı için sanırım, "Bu kitabı Orhan Pamuk yazsaydı nasıl yazardı?" diye düşündüm, eminim biraz daha gizemli olurdu herşey ve o çok sevdiğim hafif alaycı bir mizah olurdu bence. Kitabın sonuna doğru Kara Kitap'la konunun benzerliği dikkatimi çekti, orada da genç ve mutlu bir çiftimiz vardı, Galip ve Rüya, ve yaşlıca aile dostları olan ünlü gazeteci ve yazar Celal Salik. İki romandaki ilişkileri benzer buldum. Kara Kitap 1990 yılında, Kehanet Gecesi ise 2003 yılında yazılmış.

Daha ilginci ise, kitabın sonunda bu kitabın ve başka 4 Paul Auster romanının çevirisini yapmış olan İlknur Özdemir'in yazarla söyleşisi yer alıyor. Burada İlknur Hanım, Auster'a "Hiç tanıdığınız Türk var mı?" diye soruyor, o da "Bir Türk arkadaşım var; Orhan Pamuk, NewYork'a geldikçe beni ziyaret eder... Zaten beni Türkiye'ye tanıtan, Türk Yayıncıma öneren de odur", diye cevap veriyor.

Bu kitabı beğenenler çoğunlukta, siz de deneyebilirsiniz:)

25 Ekim 2011 Salı

Van için Herkes Tek Yürek!


Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.

2. AKUT
Tüm GSM operatörlerinden 2930'a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.

Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;
T. İş Bankası - Gayrettepe Şubesi - TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63
Finansbank - Gayrettepe Şubesi - TR92 0011 1000 0000 0001 9576 70
Garanti Bankası - Ortaklar Cad. Şubesi - TR26 0006 2000 3570 0000 0029 30

3. BAŞBAKANLIK YARDIM KAMPANYASI
Başbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.

4. KARGO FİRMALARI
Yurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.

5. HÜRRİYET EVLERİ
Deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan "Hürriyet Evleri" kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.

Van Depremi - Hürriyet Gazetesi Bağış Hesapları
T. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi
4228 - 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947
T.C. Ziraat Bankası Kızılay Şubesi
Hesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189
Garanti Bankası Kızılay Şubesi
Hesap adı: Van Depremi - Hürriyet
Şube: 082 Hesap No: 6294703 / IBAN TR72 0006 2000 0820 0006 2947 03

Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.


Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Yusuf Atılgan'dan Anayurt Oteli


Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli kitabı uzun zamandır methini duyduğum, çeşitli bloglarda okuduğum bir kitaptı, uzun yıllar önce filme çekildiğini de biliyordum, sonunda merak ettiğim bu kitabı okuma fırsatım oldu.

Kitap 1973 yılında yazılmış, Ankara'da geçiyor. Zebercet 33 yaşındadır, köşkten bozma Anayurt Oteli'nde babası ölünce onun yerine yöneticilik yapmaya başlar. Otel tren istasyonuna yakın olduğu için müşterisi boldur, Zeynep isminde dul bir kadın temzilik işlerine bakmaktadır. Zebercet çok yalnızdır, hayatında otel dışında hiçbir şey yoktur, hatta başka çalışan olmadığı için otelden dışarı bile çıkmaz. Müşterilerle de Zeynep'le de diyaloğu oldukça sınırlıdır. Bir gece otelde kalan bir kadını beğenir, bu kadın oldukça sıradandır aslında ama Zebercet kafasını belki de bir daha hiç göremeyeceği bu kadına takar. Sonrasında normalliğini yavaş yavaş kaybetmeye başlar.

Neden böyledir Zebercet? Dışarıdan son derece normal gözükür, genellikle etrafındaki insanlara karşı kibardır. Yazar bize olayın geri planını anlatır. Örneğin köşkün sahibi ile Zebercet'in ailesi arasındaki ilişki, bağ nedir? Köşkün sahibi ailenin geçmişi nasıldır? Doğrusu bu bilgileri kavramak oldukça güç, çünkü bu bilgilerin çoğunu bize aklını kaybetmekte olan Zebercet bölük pörçük olarak anlatıyor. Diğer taraftan Zebercet'in hikayesine gelirsek, annesinin onu dünyaya getirmesi güç olmuş, 7 aylık doğmuş, bu durum bir özürmüş gibi zaman zaman onun yüzüne vurulmuş, okulda yine zaman zaman öğretmeni tarafından benzer şekilde alaya alınmış ("anası oğlan doğurmuş, Zebercet hamur yoğurmuş,"), babası kendisine yardım etmesi için ortaokuldan sonra okula gitmesini istememiş, kısacası belki de hiçbir zaman sevildiğini veya değer verildiğini hissetmemiş. Bu noktada yine benzer bir konuyu işleyen Çoğunluk filmini tavsiye ederim, Zebercet kadar vahim durumda olmasa da bence iki hikayenin özünde yatan nokta aynı.

Zebercet'in duygusal çarpıklığı romanda kendini cinsellikle açığa vuruyor, ne de olsa cinsellik ve şiddet insanların en güçlü iki içgüdüsü. Zebercet, bazı geceler Zeynep'le birlikte oluyor ancak bu ilişki onun duygusal eksikliğini tatmin etmiyor çünkü Zeynep (anlıyoruzki dayısı tarafından taciz edildiği için psikolojik bir kalkan olarak geliştirdiği) aşırı derin uyku hastalığına sahip, bu nedenle Zebercet'e hiç bir şekilde karşılık vermiyor. Bu durum Zebercet'i farklı arayışlara itiyor. Zaten askerde tam olarak isimlendirmese de eşcinsel eğilimi olduğunu fark ediyor. Aslında bunların hepsi yanlış yönlendirilmiş sevgi ihtiyacından kaynaklanıyor, onun tek istediği bir sıcaklık, çünkü çok yalnız, zaten duygusal eksiklikleri de olması bu tip psikolojik rahatsızlıklar gelişmesine sebep olmuş.

Doğrusu bu kitabı okumak kolay değil, Yusuf Atılgan'ın okuduğum ilk romanı bu ama yazarın farklı bir üslubu var. Romanın konusu bence son derece ilginç, psikolojik romanları severim. Ancak daha gerçekçi olmasını, konunun biraz daha gerçeğe yakın olmasını tercih ederdim. Örneğin, her insanın dışarıdan ne kadar normal görünürse görünsün, bir takım gariplikleri veya psikolojik sorunları olması fikri güzel, ancak keşke Zebercet aklını kaçıracak raddeye gelmeseydi de tutunacak bir dal bulsaydı. Zebercet için çok üzüldüm.

Genel olarak kitabı beğendim, ama dediğim gibi çoğu zaman okuması zor. Bir de Zebercet'in anormal davranışları zaman zaman rahatsız edici olabiliyor... Yine de okunmalı bence.

Kitapla ilgili diğer bloglarda da yazılar bulabilirsiniz, buyurun Thalassapolis- Ne Okudum ve Okuyan Kedi :)

Resim:metalattack.org/uploads/posts/2009-01/1232241811_anayurt-oteli_03.jpeg

17 Ekim 2011 Pazartesi

Muhteşem Oyun Uncharted 3'e Türkiye'den Muhteşem Sesler Hayat Veriyor


Çıktığı günden bu yana satışı milyonları bulan ve geçtiğimiz ay yayınlanan beta sürümü ile meraklılarının yüzünü güldüren oyun efsanesi Uncharted 3: Drake’s Deception, multiplayer uyumlu ve Türkçe seslendirmeli olarak satışa çıkıyor.

Türkçe seslendirmeyi ise Türkiye televizyonlarının en ünlü isimleri üstlenmiş. Uncharted 3, bu yönü ile oyun zevkini ve eğlencesini bize daha yakın ve sıcak bir noktaya taşıyabilmiş. Bu ünlülerin kim olduklarına da kısaca göz atalım:

Multiplayer uyumlu oyunu, ünlü sanatçılar Türkçe olarak seslendiriyor: Ana karakter Nathan Drake’i, en son Muhteşem Yüzyıl’daki Pargalı Damat İbrahim Paşa rolü ile gönüllere taht kuran Okan Yalabık seslendiriyor. Drake’in en iyi dostu Victor Sullivon karakterini ise en son Behzat Ç. dizisindeki Şevket rolü ile ön plana çıkan Ege Aydan seslendiriyor. Serinin üçüncü oyununun esas kötü karakteri olan Katherine Marlowe’ye ise yılların tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Betül Arım sesiyle hayat veriyor. Oyundaki diğer karakterlere de yine ünlü dizi ve sinema oyuncuları ses veriyor. Chloe karakterini Dolunay Soysert, Elena’yı Ceyda Düvenci ve Cutter’ı da Hakan Vanlı seslendiriyor.

Oyunu satın almak için çıkmasını beklemeyen sıkı Uncharted hayranları, oyuna özel hediyelerin sahibi olma ayrıcalığını elde edecek. Ön sipariş verenlere Uncharted 3 not defteri, oyunu TeknoSA’dan ön sipariş vererek satın alanlara ise Uncharted 3 PlayStation 3 kaplaması, not defterinin yanında hediye ediliyor.

Özel Uncharted 3 hediyeleri kazanmak ve PlayStation ile ilgili en güncel haberler için https://www.facebook.com/PlaystationTr sayfasını takip edin!


Bir bumads advertorial içeriğidir.

Kitap Çekilişi Talihlisi

Merhaba, hepinize tekrar çok teşekkür ederim, hem güzel yorumlarınız hem de çekilişi duyurduğunuz için, sayenizde bu kadar çok katılım oldu, ilerleyen zamanda tekrar çekiliş yapmak istiyorum:) Katılım çok olduğu için 2 arkadaşımıza kitap göndermek istiyorum, talihlileri random.org aracılığı ile belirledim. İşte talihlilerimiz:)



Görüşmek üzere, sevgiler:)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Kitap Çekilişi



Merhaba, uzun zamandır yapmak isteyip de yapamadığım şeyi sonunda yapıyorum:) Kitap çekilişimiz var. Bugüne kadar diğer blog arkadalaşlarımın yaptığı çekilişlere zevkle katıldım, bugün sıra bende. Katılmak için blogumun izleyicisi olmanız gerekiyor, bu yazının yorum kısmına blogumla ilgili düşüncenizi ve e-mailinizi yazarsanız çekilişe katılmış olursunuz:) Blogger arkadaşlarım çekilişten bloglarında bahsederlerse sevinirim. Yukarıdaki altı kitaptan istediğiniz birini seçebilirsiniz, kitapların üstüne tıkladığınızda ilgili yazıya ulaşabilirsiniz. Süremiz bir hafta, yani haftaya bugün kazananı açıklayacağım. İyi şanslar :)

Bu arada Kitap Kurduyum Ben'de de çekiliş var, hem de ayda 2 kez! :)

Çekilişimiz sonuçlanmıştır, katılımınız için teşekkür ederim:)

6 Ekim 2011 Perşembe

Hürriyet Gazetesi'nden Unutulmayacak Bir Hediye!


Hürriyet Gazetesi'nden okurlarına doğum günü, sevgililer günü, yıl dönümü ve diğer tüm özel günler için unutamayacakları bir hediye fırsatı!

Doğduğunuz gün Türkiye'de ve dünyada neler olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Hürriyet, ilk yayın tarihi 01.05.1948'den günümüze kadar olan tüm baskılarının birinci sayfalarını kullanımınıza sunuyor. Bu sayede aileniz ve sevdiklerinize, doğum günlerine ait sayfayı armağan ederek bu özel günleri unutulmaz kılabilirsiniz. Ya da dilerseniz kendi doğduğunuz güne ait gazetenin ilk sayfasını sipariş edip saklamanız mümkün. Ayrıca Türkiye ve dünya tarihine damgasını vurmuş bilimsel ve kültürel olayların manşetlerde yer aldığı gazete sayfalarına da sahip olabilirsiniz! Örneğin "İnsanoğlunun aya ilk defa ayak bastığı gün" ya da "Nobel ödülü alan ilk Türk!"

Size özel Hürriyet'inizi, orijinal gazete kağıdına baskılı olarak farklı ebatlarda seçebilirsiniz. Ayrıca ister karton tüp içerisinde, ister özel kutuda, isterseniz de oldukça şık bir ahşap çerçeve içerisinde sipariş verebilirsiniz.

Bunun için tek yapmanız gereken http://satis.hurriyet.com.tr adresini ziyaret ederek istediğiniz tarihi belirtmeniz!


Bir bumads advertorial içeriğidir.

4 Ekim 2011 Salı

Bir Dinozorun Gezileri - Mina Urgan


Geçenlerde yapılan Sahaf Festivali'nden almıştım Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Anıları" isimli kitabını. Mina Urgan'ı ilk defa İngiliz Edebiyat Tarihi serisiyle okumuştum, o yazımda da belirttiğim gibi yazarın dili o kadar akıcı, o kadar samimi ki, sanki yazdıklarını karşınıza oturmuş anlatıyormuş gibi. Gerçekten bu kitabında da aynı şekilde üslubu. Mina Urgan 1916 doğumlu ve genç yaşından itibaren gerek yurt içi gerek yurtdışı pek çok yeri gezmiş. Bu gezilerinde hem çevreyi hem de Mina Urgan'ın karakterini yakından tanıma fırsatı buluyoruz. Örneğin Türkiye'de Mavi Tur'u başlatan kişilerden birisi Mina Urgan. Hocası değerli bir akademisyen ve yazar olan Sabahattin Eyüboğlu daha çok Ege ve Akdeniz'de yaşamış eski uygarlıkları yakından tanımak ve biraz da eğlenmek amacıyla eski bir tekneyle Ege ve Akdeniz koylarına bir gezi düzenliyor ve bu geziye katılacakları aydın kişiler, sanatçılar arasından özenle seçiyor. Bu gezilerde eğitimler ağır basıyor, gezilecek yerlere varmadan önce gemide o yerlerin tarihi hakkında bilgi veriliyor. Geceleriyse bütün günün yorgunluğu eğlencelerle atılıyor.

Dediğim gibi Mina Urgan'ı yakından tanıyoruz onun düşüncelerini hayat görüşünü öğreniyoruz. Kendisi her şeyden önce eşitliğe önem veriyor, ırkçılık dünyada en nefret ettiği şey, son derece insancıl ve hoş görülü birisi. En sevdiğim özelliğiyse hayattan zevk almasını ve küçük mutlulukları görmesini bilmesi. Özellikle yurt dışı gezilerinde her zaman az parası olduğu için küçük mutluluklarına yer vermiş, örneğin güzel bir parkta yağmur yağarken büyük bir ağacın altında ıslanmadan oturmaktan ne kadar keyif aldığı gibi... Hayatta mutsuz olacak şeyleri bulmanın ne kadar kolay olduğu halbuki esas zor ve değerli olanın mutlu olabilmek olduğunu söylemiş, ne kadar doğru.

Yalnız mesela kendisine pek yakıştıramadığım bir iki şeye de rastladım, beni en çok hayal kırıklığına uğratan, yine bir mavi turda buzları bitince yanlarındaki lüks Fransız teknesinden buz istemek üzere tiyatrocu bir arkadaşlarının genç kızına en küçük bikinisini giydirip süsleyip püsleyip tekneye buz istemeye göndermişler, Fransız buzları vermiş bir de "Bu değiş tokuşta kızı bana vermeyecek misiniz yoksa?", diye de sözde espri yapmış. "Ne var ki, o gece içkilerimizi soğuk içebildiğimiz için, söylediğine pek aldırmadık," demiş Mina Urgan. Doğrusu onun kadar duyarlı, eşitlikçi ve "aydın" birine hiç yakıştıramadım böyle bir davranışı. Devam edecek olursak, Mina Urgan ne lükse, ne süse, ne giyim kuşama önem vermemiş, insani değerlere önem vermiş sadece, bir zayıf noktası midesine çok düşkün olması:) Gezdiği yerleri de çok güzel anlatmış, bazı yerlere bir kaç defa giderek oradaki değişimlerden de bahsetmiş, dolayısıyla kitap bir çırpıda okuyabileceğiniz hem güzel bir anı kitabı hem de güzel bir gezi kitabı, tavsiye ederim:)

28 Eylül 2011 Çarşamba

Lovely Complex


Son olarak 24 bölümden oluşan Lovely Complex isimli Japon anime'ini seyrettim. Türü okul, komedi ve romantik. Çok komik olması nedeniyle popüler bir anime, ama bana soracak olursanız pek komik bulmadım, hatta bir dram animesi olan Clannad'daki Okazaki'nin espirileri bile daha komikti. Üstüne üstlük romantik de bulmadım. Gelelim animein konusuna. Risa kızımız ve Otani lisede sınıf arkadaşlarıdır, oldukça iyi anlaşan bu ikili okullarında ünlü Japon komedi ikilisi "All Hanshin ve Kyojin" olarak çağırılırlar, çünkü Risa 1,72 cm boyunca, Otani ise 1,56 cm boyundadırlar (nokta ile virgül gibi). Bu ikili hem çok iyi anlaşmakta hem de zaman zaman didişmektedirler ama zamanla Risa'nın Otani'ye duyguları arkadaşlığın ötesine geçmeye başlar ve sonunda Risa Otani'ye aşık olur. Otani ise bu hoş kıza hiç bir zaman bu gözle bakmamıştır, Risa ona duygularını açıklasa bile onu bir kız olarak göremediğini söyler. Risa çok üzgündür ama hiç bir zaman yılmaz, hem arkadaşlarının desteği hem de inatçılığı ile Otani'nin bütün reddedişleri ve kabalıklarına rağmen onun kalbine girmeye çalışır. Açıkçası Otani'ni bu kızı en az 2 kere reddetmiştir ve sürekli olarak Risa'ya kabalıklar yapmaktadır, buna rağmen Risa nasıl bu çocuğu sevmeye devam eder anlamadım.

Sonunda bir şekilde Risa ve Otani çıkmaya başlarlar, ama Otani'nin kabalıkları aynen devam eder. Yani bence bu anime pek romantik de değildi, zaman zaman Otani insafa gelip Risa'ya romantik bir iki şey söylüyordu ama bunların sayısı 24 bölümde 4'ü geçmez. Sonunda liseden mezun oldular, ama hayat planları farklıydı Otani üniversiteyi kazandı, Risa da teknik okula gitmeye karar verdi ve "sonsuza kadar ayrılmayacağız" dediler, ki ben bundan oldukça şüpheliyim! Konusu dışında bakacak olursak hem şarkılar hem de çizimleriyle başarılı bir animedi. Özellikle çizimlerdeki çeşitlilik oldukça iyiydi, bütün karakterlerin yüzleri, vücutları, giyimleri birbirlerinden tamamen farklıydı, üstelik karakterlerin saç şekilleri bile neredeyse her bölümde değişiyordu. Geçer not alıyor benden Lovely Complex, siz daha çok beğenebilirsiniz:)

23 Eylül 2011 Cuma

1 Milyon Çocuk Burada!


Türkiye’nin en çok tercih edilen çocuk ve gençlik portalı Tipeez.com, iki yıldan kısa bir zamanda 1.000.000 üyeye ulaştı!

Her hafta birbirinden çeşitli aktiviteleri ve eğlenceli sürprizleriyle dijital neslin nabzını tutan Tipeez, hem 18 yaş altı çocuk ve gençlerin, hem de ebeveynlerin ilk tercihi olmayı sürdürüyor. Üyelerinin yaratıcılıklarını ve ifade yeteneklerini geliştirmeye yönelik ödüllü yarışmaları, eğlenceli oyunları sayesinde portal, kısa sürede tam 1.000.000 çocuğun uğrak yeri haline geldi. Gece 22:00’de kapanan sohbet odaları, deneyimli moderasyon ekibi, ebeveyne kontrol yetkisi sağlayan özel sistemi, kaba ve müstehcen konuşmalara izin vermeyen patentli programıyla Tipeez.com’da, birbirinden farklı birçok güvenlik önlemi mevcut.

Çocuk ve gençlere, özenle tasarlanmış güvenli bir ortamda bilinçli internet kullanımı tecrübesi yaşatan portalda sürekli güncel haberlerin yayınlandığı bir haber kanalı da mevcut. Bu haber kanalı aracılığıyla Tipeez, üyelerine haber okuma alışkanlığı kazandırmakla kalmıyor, aynı zamanda gündemdeki gelişmeleri yorumlamaya ve sorgulamaya da teşvik ediyor.

Siz de geç kalmadan Tipeez Dünyası’nı keşfetmek için tıklayın!


Bir bumads advertorial içeriğidir.

Beş Sevim Apartmanı- Mine Söğüt


Yapı Kredi Yayınlarından çıkmış bu 127 sayfalık roman oldukça değişikti, daha önce okumadığım türde bir roman. Kapağında "Rüya Tabirli Cinperi Yalanları" yazıyor. Doktor Samimi 30 yaşında bir psikiyatristtir, annesinin küçük yaşta terk ettiği halası tarafından büyütülmüş sorunlu bir çocuk olan Samimi cinperilerle kurduğu arkadaşlıkla avunmuştur, ta ki bu arkadaşları onun sevdiği kadınla evlenmesine engel olana kadar. O da arkadaşlarından intikam almak için akıl hastanesine yatırılmış beş hastayı kullanmaya karar verir. Cihangir'in Pürtelaş sokağında 5 katlı metruk bir evi alır, bu Beş Sevim Apartmanı'nın her katına kendisi gibi cinperilere karışmış beş hastayı yerleştirir. Bu birbirinden dramatik beş hikayesi olan beş hastanın her biri cinperilerce farklı yalanlara inandırılmışlardır. Doktor Samimi onların hikayelerinden yola çıkarak kendi derdine derman aramaktadır. Ama derman bulmak kolay değildir... Hoş bir kitaptı, bir solukta okunan merak uyandırıcı bir roman, gerçi kahramanların hikayelerinin hüzünlü olduğunu da ekleyeyim. Daha önce bu kitabın tanıtımını Bir Dilim Sohbet blogunda görmüştüm ve ilgimi çekmişti, Zeren Hanım'ın kitapla ilgili yorumunu okumak isterseniz buraya tıklayınız. İyi okumalar:)

21 Eylül 2011 Çarşamba

Nil'de Ölüm - Agatha Christie


Daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi bir grup blogger arkadaşım eylül ayında Agatha Christie okumaları yapıyorlar. Ben de onlarla birlikte eylül ayını Christie ile geçirdim. Bu yazının konusu Nil'de Ölüm. Bu roman yine bir Poirot kitabı. Belçikalı usta dedektif bu sefer tatilini Mısır'da geçirmeye karar veriyor ve Nil'de gezen bir gemiye biniyor. Tesadüf bu ya, ünlü milyoner Linnet ve yeni eşi Simon Doyle da balayları için aynı gemide bulunuyor. Ancak birinin en yakın arkadaşı diğerinin eski nişanlısı Jaquelin de bu gemidedir. Bir gece Linnet öldürülür, her zamanki gibi bu ölümden çıkar sağlayacak bir çok kişi vardır, Poirot tatilde olmasına rağmen olaya el atar. Olaylar ne kadar karmaşık da olsa deliller ne kadar kısıtlı olursa olsun Poirot yine cinayeti çözer. Sonunu tahmin etmiştim ama yine de güzel bir romandı. Bu arada romanın 1978 yapımı bir de filmi var. Jaquelin'i Mia Farrow oynuyor. Bu filmin imdb puanı 7.1, özellikle görsel açıdan süper bir film diyebilirim. Burada Linnet ve Simon piramitlerin önünde son sürat at biniyorlar, piramitlerin tepelerinde yakalamaç oynuyorlar, gemilerinin Nil üzerinde süzülüşünü izlemek öyle güzel ki... Kısacası Mısır'a ilginiz varsa filmi tavsiye ederim, çok hoş bir film.

Bu arada Renkli Kitap blogunda geçen hafta yapılan bir çekilişten Vampir Öpücükleri isminde bir manga kazandım, dün elime geçti, Güngör Hanım'a buradan tekrar teşekkür ederim. Bloglarda yapılan kitap çekilişlerine burada yer vermeye çalışıyorum. Kitap Kurduyum Ben blogunda bu aydan başlayarak bundan sonra her ayın 20'sinde yeni bir kitap tanıtımı ve kitap çekilişi var. Süper bir haber değil mi? Herkese iyi okumalar:)

Resim:http://www.themoviedb.org/movie/4192

15 Eylül 2011 Perşembe

Türkiye'nin İlk Sony Tableti Senin Olsun!


İlk tabletini piyasaya sürmeye hazırlanan Sony; çok geniş uygulama yelpazesine ve PlayStation® sertifikasına sahip olan bu ürünüyle çok konuşulacağa benziyor. Tableti Türkiye’de 1 Ekim’de satışa sunacak olan Sony, “İlk Sony Tablet Kimin?” yarışmasıyla çıkış tarihinden önce tablet tutkunlarına bu muhteşem tabletin sahibi olma şansı veriyor!

http://www.facebook.com/SonyTR adresindeki Sony Türkiye Facebook hayran sayfasında gerçekleşen yarışmada, en çok soruyu en kısa sürede bilenler kazanıyor. 3 hafta sürecek yarışmada her hafta 1 Sony Tablet hediye ediliyor. Bilgili ve hızlı 3 yarışmacı bu teknoloji harikası cihaza Türkiye’de herkesten önce sahip olma şansı yakalıyor. Türkiye’de Sony Tablet S’e sahip olan ilk kişi olmak için tek yapmanız gereken; linke tıklamak ve en hızlı şekilde soruları cevaplamak.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Clannad: After Story


Clannad adlı animeyi bir süre önce izlemiştim, Clannad: After Story'i de yeni bitirdim. Türümüz yine dram, okul ve romantizm, seri 25 bölümden oluşuyor, gerçi son 3 bölüm özel bölüm olduğundan 22 bölüm de diyebiliriz. Okazaki ve Nagisa geçen sezon çıkmaya başlamışlardı, bu sezonda yine ilişkileri ve eski arkadaşlıkları devam eder. Okazaki hala Nagisa'ların evinde yaşamaktadır. Bu arada zayıf bir bünyesi olan Nagisa hasta olur ve okula gidemez, diğer arkadaşları ve Okazaki ise mezun olur. Mezun olur olmaz Ibuki Hocalarının eşi Yoshino'nun çalışttığı elektrik şirketinde işe girer ve küçük bir daireye taşınır.



Nagisa da son seneyi tekrar etmek üzere okula başlar ama sağlık durumu iyi değildir, yine de okulu bitirmeyi başarır. Okazaki'nin hayatı pek de iyi gitmemektedir, babasıyla görüşmez ancak babasının bir suç olayına karışıp hapise girmesi nedeniyle daha iyi bir işe girme şansını kaçırır. İşi çok ağır ve tehlikelidir, çok çalışır. Bu günlerde tek tesellisi, kendisine en çok destek olan kişi Nagisa'dır. Nagisa'nın mezun olmasından kısa bir süre sonra evlenirler. Ve yine kısa bir süre sonra Nagisa hamile kalır. Nagisa'nın sağlığı iyi değildir, karlı bir günde doğum sancıları tutar ama ulaşımın mümkün olmaması nedeniyle doğum bir ebeyle evde gerçekleşir ve Nagisa doğum gerçekleşir gerçekleşmez hayatını kaybeder. Okazaki yılıkır, küçük kızı Ushio'yu anneannesi ve dedesiyle bırakır ve pek az görür. Ushio 5 yaşına geldiğinde anneanne ve dedesi bir şekilde onu, babası Okazaki ile başbaşa bırakırlar, baba kız bir geziye çıkarlar ve bu gezide Okazaki kızını ne kadar sevdiğini görür. Artık birlikte yaşamaya karar verirler. Ama kötü kader yine peşlerini bırakmaz, Ushio da annesiyle aynı hastalığa sahiptir ve bir gün o da hayatını kaybeder...



Paralel bir evrende ise Nagisa doğum yaparken hayatını kaybetmez, sağlıklı bir şekilde hayatına devam eder, Ushio da oldukça sağlıklıdır. Hep beraber mutlu mutlu yaşamaya devam ederler... Bu seriyi izleyenler gözyaşlarını tutamamışlar, evet gerçekten oldukça daramatikti, 2009 yılında en dramatik anime seçilmiş.Bu animedeki arkadaşlıklar bence çok güzeldi, birbirlerinin sorunlarını çözebilmek veya yardım etmek için yeri geldiğinde herkes çeşitli fedakarlıklar yaptı ve sık sık birlikte doğum günü veya yılbaşı kutlamaları yaptılar, zaman zaman birbirlerne kartlar yolladılar:) Bu arada çizimler inanılmaz güzeldi, açılış müziği de harikaydı, keşke daha devam etseydi:) Yalnız ekstra bölümleri biraz kötüydü, özellikle 23. bölüm. Bir sonraki bölümde ise Okazaki Ushio'ya annesiyle tanışmalarından başlayarak hayatlarını anlatır. Son bölümde ise Okazaki paralel bir evrende Kyo ve Ryou kardeşler arasında seçim yapmak zorunda kalır. Bence çok güzel bir animedi, bu türü sevenlere şiddetle tavsiye ederim:)

12 Eylül 2011 Pazartesi

Agatha Christie - Doğu Ekspresinde Cinayet


Gece Kütüphanesi ve Ne Okudum bloglarında bir süredir Agatha Christie okumaları yapılıyor, bu ay buna Mor Kalemlik de katıldı. Ben de bir iki kitapla da olsa buna katılıyorum -gerçi farkı kitaplarla ama olsun:) Ben de Doğu Ekspresinde Cinayet'i okudum. Yazarın daha önce On Küçük Zenci'sini okumuştum çoook uzun yıllar önce. Öncelikle bir kitap okurken hangi yılda yazıldığı, yazarın hangi şartlarda bu kitabı yazdığı benim kitabı anlamam ve değerlendirebilmem için önemli. Örneğin kitabın benim okuduğum Altın Kitaplar baskısında kitabın orijinalinin yazım yılı yok, büyük bir eksik, kitap 1934 yılında yazılmış. Hercule Poirot serisine ait bir kitap. Bu arada Wikipedia'da Agatha Christe'nin romanları ile ilgili ayrıntıları bulmak mümkün.
Okuduğum kitaba gelirsek, sürükleyici ve hoş bir kitaptı, böyle bir kitap okurken kişi kendi kendine de ipuçlarını değerlendirip katille ilgili fikir yürütebilmek istiyor ancak bu pek mümkün değil, ancak kitap görselleştirilirse bu daha mümkün olabilir, bence görselleştirilmeye de oldukça uygun bir kitap. Zaten Ntv yayınları da bu kitabı çizgi roman haline getirmiş, Morkalemlik'in ağzından bu versiyonla ilgili yorumları okuyabilirsiniz.

Kitapla ilgili hoşuma giden bir nokta da Türkiye'nin şehirlerinin sık sık kitapta geçmesi. Zaten Christie bu romanı Pera Palas Oteli'nin 411 no'lu odasında yazmış, resimde görüyorsunuz (wikipedia'dan alınmıştır). Yalnız, karlı kış günlerinde yataklı bir trende geçen bu roman bence tasvirlerle zenginleştirilebilirdi, trendeki yemek vagonu veya yolcuların kıyafetleri, yenilen yemekler gibi biliyorum Christie'nin tarzı değil bu, ne karakter tahliline ne de tasvirlere yer vermez, o hikayeye odaklanır, ama o tasvirleri okumak benim çok hoşuma giderdi doğrusu, veya en güzeli gizli nesne bulma oyununa çevrilmesi belki de:)

Bu arada aklıma karlı bir kış günü trenle Kapadokya'ya gidişimiz geldi, bundan yaklaşık 15 sene önce Raytur'la gitmiştik, yataklı trendi, öğlen yemeğini yemek vagonunda yemiştik, sonra akşam üstü çay ve kek servisi olmuştu, bu arada dışarı da kar yağıyordu, gece yarısı trene binmiş ve akşam üstü Kayseri'de olmuştuk,öyle güzeldi ki... Artık malesef bu tur yapılmıyor, Raytur'a buradan bu turu geri istediğimizi iletelim:)

Evet romanımıza dönersek, Şark Ekspresi'nde bir cinayet işlenir, tesadüfen trende bulunan Hercule Poirot'tan cinayeti çözmesi istenir, o da 12 şüpheli arasından her zamanki değişik yöntemleriyle katili bulmaya çalışır. Oldukça sürükleyici ve hoş bir romandı bence:)

7 Eylül 2011 Çarşamba

Yaşasın Felisizm!


Bugün okuduğum bir kitaptan veya izlediğim bir filmden değil yeni bir akımdan bahsetmek istiyorum size, evet Felisizm!:) Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken isimlendirdiğim bu akım tahmin edersiniz ki sevimli Felis'lerle ilgili, diğer Felislerden daha minyon yapıda olduklarından özellikle de Felis Domesticus'larla yani kedilerle. Bir çoğumuz kedileri seviyoruz sevimli buluyoruz, o yüzden o uyuyor mu, yemek mi yiyor, canı sevilmek istiyor mu diye düşünmeden canımız istedi mi kucağımıza alıp mıncıklıyoruz onları. İşte Felisizm felisleri birer birey olarak kabul etmek demek, onların isteklerine saygı göstermek demek. Ben de bir felisist olmaya çalışıyorum, yaşasın felisizm:)

Bu arada şu sitede kedili fotoğraflarla çok hoş espriler yakalamışlar tavsiye ederim:)

Resim:http://weheartit.com/entry/1528872

4 Eylül 2011 Pazar

Kişisel Bir Sorun


Kenzaburo Oe yeni tanıdığım bir yazar. 1994 yılında “Kişisel Bir Sorun” aslı eseriyle Nobel Ödülü almış. Bu roman aslında otobiyografik özellikler taşıyor, çünkü aynen romanın kahramanı Bird gibi Oe’nin de engelli bir oğlu olmuş ve yazar da kahramanı gibi duygular yaşamış. Oe’nin aslında bu romanı dışında başka romanları da var ama en popüler romanı bu, diğer romanlarının maalesef yeni basımı olmadığı için satışları da yok. 60’lı yıllarda yine çok büyük bir Japon yazar olan Yukio Mişima, Oe için “Japon edebiyatının doruğunda Oe var”, demiştir. Henry Miller ise onu , insan ruhuna ayna tutuşu açısından Dostoyevski’nin mirasçısı olarak değerlendirmiştir. Oe’nin dilimize çevrilen az sayıda romanı olsa da yazar aslında oldukça üretken ve bir çok ödül de kazanmış, 1989 yılında yapıtlarının tümüne Avrupa Topluluğu’nun Europalia ödülü verilmiş. Yazarın hayatına bakacak olursak 1935 yılında Japonya’nın küçük bir köyünde doğmuş, sonra Tokyo Üniversite’sinde Fransız Edebiyatı bölümünü kazanmış, lehçe farkı yüzünden tekrar Japonca öğrenmiş. Bu sırada kendi köyünü anlatan bir roman yazmaya başlamış, yazıları çok karamsar bulunuyormuş genellikle. Tüm yapıtlarında atom bombasının etkileri görülüyormuş, atom bombası atıldığında yazar 10 yaşındaymış ve tabi bundan çok etkilenmiş. (Ben Miyazaki’nin animasyonlarında da böyle bir etki görüyorum genellikle, o da 1941 doğumlu, yani bomba atıldığında 4 yaşındaymış.)


Paris Review’daki ropörtajında yazara “tekrar tekrar aynı konularda –Hiroşima ve oğlunuz Hikari- hakkında yazdığınız konusundaki eleştirilere cevabınız nedir?” sorusu soruluyor, Oe’nin cevabı ise “ben sıkıcı bir insanım, benim için her şeyin temelinde Hiroşima ve oğlum Hikari var” olmuştur.

Yine aynı röportajda Japonya’nın ünlü yazarlarından Kawabata ve Tanizaki’nin çok başarılı olduklarını ancak geleneksel Japon edebiyatının devamı olduklarını kendisinin de yeni bir şeyler yapmaya çalıştığını söylemiştir. Yine bu röportajda benim cevabını merak ettiğim bir soru da yazarın Haruki Murakami (ve bir de adını ilk defa duyduğum Banana Yoshimoto)ile ilgili düşünceleri, Oe’nin cevabı Murakami’nin saf ve akıcı bir dille yazdığı romanlarının kendisininkilerden çok daha fazla satıp çok daha fazla yabancı dile çevirildiği, kendisi de bu kadar çok kişiye ulaşabilmeyi istediğini söylüyor. İlginçtir, bir sonraki soruda Mishima ile arasının iyi olmadığından bahsediyor. Yazarın diğer yazarlarla ilgili görüşleri ilgimi çekti. İlginç başka bir bilgi ise Oe’nin eşi dahil ailesi Nobel ödülü kazanması karşısında pek tepki göstermemişler.

1960 yılında evlenmiş, 1963 yılında Hikari isminde (isim ‘ışık’ anlamına gelmektedir) zihinsel engelli oğlu dünyaya gelmiştir. Bu süreç çok acılı geçmiştir, oğulları birkaç beyin ameliyeti geçirmiş ancak yine de yaşamına engelli olarak devam etmiştir, Hikari 7 yaşına kadar konuşamaz, Oe’nin çabalarıyla 7 yaşında ilk kez bölük pörçük de olsa konuşur, bundan yıllar sonra ise yaptığı bestelerden oluşan bir albüm çıkarır ve bu albüm çok satar. Bunda Oe’nin oğluna karşı olan ilgisinin payı da büyüktür, yazar hayatının üçte birini okumaya, üçte birini yazmaya, üçte birini ise oğlu Hikari ile yaşamaya adadığını söylüyor.



Resimde Hikari Oe'yi görüyoruz, aldığım site İspanyolca olduğundan resmi kim yapmış bilmiyorum:)

Oe sık sık yurtdışına çıkmış. Paris’te Sartre ile tanışmış, zaten üniversitede mezuniyet tezi de Sartre üzerineymiş, varoluşçuluk akımından etkilendiği görülmektedir, onun için yapıtlarında “şeyleştirme” yaptığı söylenmektedir.

Bu adresten Yalçın Doğan’ın yazarla ilgili yazısına ulaşabilirsiniz. Ancak burada yazarın önce oğlunun ölmesini istediğini yazmış, oysa yazar Paris Review’deki röportajında, ilk andan itibaren oğlunun durumunu kabullendiğini söylemiş.

Paris Review’daki röportajı ise buradan okuyabilirsiniz.

Evet şimdi kitaba gelirsek, 1964 yılında yazılmıştır, yukarıda dediğimiz gibi 27 yaşındaki Bird’ün beyin fıtığı sorununa sahip bir çocuğu dünyaya gelir. Bird üniversitedeki hocasının kızıyla evlenmiştir, üç senelik evli olmalarına rağmen aralarında artık pek güçlü duygular yoktur, eşinin babası sayesinde bir dershanede öğretmenlik yapmaktadır. En büyük hayali ise Afrika’ya gitmektir. Bu engelli bebekse bu hayallerin sonu demektir. Kendinden hoşnut değildir, ne istediği gibi bir kariyere sahiptir, ne eskisi kadar güçlüdür ne de cesurdur. Ne yapacağını bilemez ve üniversiteden yakın arkadaşı (bayan) Himiko’ya sığınır. Himiko’nun eşi evlendikten 2yıl sonra intihar etmiştir, o da cinsel özgürlüğünü yaşamaya vermiştir kendini. Bird’ün kendisini güçlü hissetmeye ihtiyacı vardır, Himiko fedakarca kendini bunu sağlamaya adar, ona korkularını yendirmeyi başarır. Bu arada bebek konusunda ne yapılacağına beraber karar vermeye çalışırlar, Bird için bu bebekle yaşamanın esaretten farkı yoktur, onun ölmesini ister, eşi ise “eğer bu bebek ölürse senden boşanırım,” der, gerçi bu Bird için çok da bir şey ifade etmez. Roman boyunca Bird’ün git gellerini görürüz. Bana göre romandaki en önemli nokta Bird’ün yaşadığı utançtır, bebeğin ölmesini istediği için büyük bir utanç hissetmektedir, bundan kurtulabilmek için ise daha büyük bir utanca ihtiyaç duyar. Yazar insan duygularına ayna tutmakta oldukça usta. Açıkçası yazarın dramı en az romanın kendisi kadar etkiledi beni. Değişik bir roman, tavsiye ederim.

Resim 2: Hürriyet
Resim 3: http://pandeoro.blogia.com/2007/022001-kenzaburo-oe-un-amor-especial-2.php

26 Ağustos 2011 Cuma

Rocconnect ile Facebook'a SES geldi: 30 dakika bedava konuş, yeni insanlarla tanış!


Dünyada ilk defa Türkiye’de, Facebook’ta cep telefonu üzerinden iletişim başladı. Rocco Sıkısakız için Turkcell ile ortaklaşa hazırlanan "Facebook’tan arama yapma servisi"ne sadece telefon numaranızı vererek dahil olabiliyorsunuz. Linke tıklayıp http://www.facebook.com/roccoloji kaydınızı tamamladıktan sonra uygulamaya kayıt olan herkesle Rocco’nun hediye ettiği 30 dakikayı kullanarak konuşabiliyorsunuz. Projeyi anlatan ve uygulamanın da kullanım kılavuzu olan eğlenceli video size her şeyi anlatıyor.

Üyelerin telefon numaraları görünmediği için hem eğlenceli hem de çok güvenli olan Rocconnect Tıkla Konuş ile bedava konuşmak için Turkcell abonesi olmanız ve bir Facebook hesabınızın olması yeterli.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...