24 Nisan 2017 Pazartesi

Herkes İçin Depresyon Elkitabı - Brian Quinn

Depresyon kelimesi hepimiz için çok tanıdık, belki kendimiz belki bir yakınımız, tanıdığım için mutlaka "depresyondayım", "bir depresyon geçiriyor," demişizdir. Peki depresyonun ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Veya bahsettiğimiz olağan bir üzüntü mü yoksa gerçekten depresyon mu? Birini kaybettiğimizde, sevgilimizden ayrıldığımızda, işten çıkarıldığımızda hepimiz bir üzüntü yaşarız, belki uyku düzenimiz bozulur, iştahımız kesilir, bir süre bir şey yapmak istemeyiz, ama bu durum en fazla bir kaç hafta içinde ortadan kalkar, buna depresyon denmiyor, bu bir duygudurum bozukluğu değil, normal bir tepki...

Konuya geçmeden önce yazar ve kitaptan bahsetmek istiyorum. Nicholas Brian Quinn Avustralya'da yaşayan bir psikoterapist, açıkçası internette yazar hakkında fazla bilgiye ulaşamadım, yalnız alanında bir kaç kitap yazmış. Kitabımız HYB Yayıncılık'tan 2002'de çıkmış, çevirisini ise konuyla ilgili Dr. Ayşen Esen Danacı yapmış ve dip notlarda yazarın verdiği bilgilerin/ilaçların vs. ülkemizdeki durumuyla ilgili bilgiler de vermiş. Ayrıca yayın danışmanlığını da Prof. Dr. Ertuğrul Köroğlu yapmış. Yayıneviyle ilgili olarak şunu da söylemek istiyorum ki bireysel psikoloji,çocuk ve gençlerle ilgili sorunlarla ilgili, eğitici çocuk hikayeleri, sağlık, tavuk suyuna çorba; yüreğinizi ısıtacak öyküler serileri, aşk ve ilişkiler vb. konularda harika kitapları var, basım tarihleri eski olduğundan bulmakta zorlanabilirsiniz belki ama sahaflarda karşınıza çıkarsa mutlaka göz atın.

Kitap 212 sayfa ve 12 bölümden oluşuyor. Psikoloji ilgimi çeken bir konu, iyi kötü bu konuda bir şeyler bildiğime inanıyorum ama bu kitap benim özellikle depresyona bakış açımı neredeyse tamamen değiştirdi diyebilirim. Klasik yaklaşım depresyonlu bireye "hadi kendini zorla biraz, kafanı kaldır ne kadar şanslı olduğunu gör, hayattan keyif almaya çalış," demektir, ne kadar iyi niyetli olsa bile bu yaklaşımın hastayı daha da depresyona soktuğu, bu söylenenleri yapamadığı için kendini daha da suçladığını anlatıyor yazar, en iyi yaklaşım hastanın bir süre "hasta" olmasına izin vermek ve tedaviymiş tabi ki. Başka bir ilginç konu da "distimi", yani kronik hafif düzeyde depresyon. Kişinin depresyonu sürekli bir keyifsizlik, huzursuzluk şeklindedir, hayatını etkileyecek düzeyde olmasa da tabi ki rahatsız edicidir, ama bu durum kader değil ve bu da iyileştiriebilir bir durum, genellikle kısa bir süre ilaç tedavisiyle iyileşme sağlanabiliyormuş, yani hayatınızı fazla etkilemiyor diye bununla yaşamak zorunda değilsiniz.

En önemli bilgilerden biri; depresyon yaşanan kötü bir olay sonucunda meydana gelmiyor aslında, depresyon sadece beyin kimyasındaki bir bozukluktan kaynaklanıyor, yaşanan kötü bir olay, stres bunun ortaya çıkmasına sebep oluyor sadece. Yazar beyin kimyasıyla ilgili kısmı özellikle ilaçlardan bahsettiği bölümde ayrıntılı anlatmış. Bipolar bozukluk, manik-depresiflik, panik atak vb. diğer duygudurum bozuklukları da hem etkileri depresyona benzediğinden hem de depresyonun eşlik edebildiği bozukluklar olduğundan onlar da ayrıntılı ele alınmış.

Depresyonun tedavisi de kitaptaki önemli bölümlerden. Klasik yaklaşım psikoterapi ve şiddetli durumlarda ilaç tedavisidir, ama yazar çok ilginç bir bilgi veriyor, çoğu durumda özellikle hafif ve orta düzeyde depresyonda psikoterapinin fazla işe yaramadığı ve hatta iyi olmayan bir terapist tarafından yapıldığında hastayı daha da kötüleştirdiğini belirtiyor, hafif ve orta düzeyde depresyonun en iyi ilaçla tedavi edildiğini yazmış. Antidepresanlar hakkındaki önyargılarımızı da yıkıyor bu konuda verdiği bilgilerle ve farklı türdeki antidepresanların farklı etki ve yanetkilerini,kimlerde kullanılıp kullanılamayacağını da uzun uzun anlatıyor. Sadece ilaç tedavisi değil, ışıkterapisi, akupunktur gibi alternatif tedavilerden, besin desteklerine kadar her türlü tedavi olumlu ve olumsuz yönleriyle de detaylı anlatılmış.

En başta da dediğim gibi; depresyonun nedenlerini anlatırken geçmişimizde yaşadığımız kötü olayların, travmaların aslında depresyona sebep olmadığı, depresyonun en önemli sebebinin genetik olduğunu belirtiyor, ailesinde depresyon geçirmiş veya duygudurum bozukluğu olan kişilerde de depresyon görülme olasılığı çok yüksek ama korkulacak bir şey yok, bu da nezle, grip gibi bir hastalık ve tedavisi mümkün.

Sonuç olarak ben kitabı çok beğendim, önemli tıbbi bilgiler vermesine rağmen herkes için anlaşılabilir, kolay okunan, harika bir kitap. Siz veya bir yakınınızın böyle bir sorunu varsa veya konuya ilgi duyuyorsanız bu kitaptan çok memnun kalacağınıza eminim. Keyifli okumalar, depresyonsuz günler dilerim.

Resim 1:http://sgk.org/wp-content/uploads/2012/11/depresyon-hastalari.jpg


21 Nisan 2017 Cuma

Masallar Diyarı, Dilek Büyüsü - Chris Colfer

Bilgi Yayınevi'nden Ekim 2016'da çıkan kitap, kapağında "NewYork Times Çok Satanlar" ibaresini taşıyor. 443 sayfalık kitabın yazarı Chris Colfer 1990 doğumlu, resimde de gördüğünüz gibi oldukça genç, üstelik sadece yazar değil, oyuncu (Glee dizisinde başrol oynamış, bu rolüyle Altın Küre kazanmış) ve şarkıcı. Wikipedia'dan öğrendiğimize göre 2011 Time 100 listesinde göre dünyanın en etkili 100 kişisinden biri. Yine aynı yazıda son derece ilginç şu cümle ile karşılaştım; "Okulda kendisi ile çok fazla alay edildiği için, 7. sınıfın yarısını ve 8. sınıfı evde eğitim alarak tamamlamıştır." Ancak devamında şu cümle yer alıyor; "Colfer Clovis East Lisesi'nde öğrenciyken, münazara kulübünde yer alarak katıldığı birçok yarışmadan ödül kazandı. Lisedeki son yılında, tüm rollerin cinsiyeti tersine çevirilmiş bir Sweeney Todd uyarlaması yazdı, yönetti ve başrolünü üstlendi." Kısacası çeşitli yeteneklere sahip, ilginç biri gibi görünüyor Colfer.

Kitaba gelirsek, Alex ve Conner yakın zamanda babalarını kaybetmiş olan ve bunun getirdiği sıkıntılarla mücadele etmeye çalışan 12 yaşında ikizlerdir. En büyük avuntuları babalarının onlara küçükken okuduğu peri masallarını hatırlamaktır. Babaanneleri onlara doğum günlerinde, küçükken okudukları o masal kitabını hediye eder. Alex kitaptan gelen uğultuları fark eder ve kısa süre sonra da kitabın içinden masallar diyarına düşer, tabi arkasından da Conner. Hep dinledikleri o masalların kahramanlarını canlı canlı görmek muhteşemdir ama bu diyar çok da tehlikelidir, bunun için iki kardeş biran önce evlerine dönmenin yolunu aramaya başlar. Bu macera sırasında hem kendilerini daha iyi tanırlar, hem masal kahramanlarının nasıl değiştiğini görüp olaylara onların bakış açısıyla bakarlar.

Kitabı beğendim, güzeldi gerçekten, en çok o klasik masalları hatırlatması hoşuma gitti, bir de masalların arka yüzüne bakabilmesi, farklı bakış açısıyla yaklaşabilmesi. Yazar kitabın kurgusunu çok iyi toparlamış, mantık hatası içermeyecek şekilde kurguyu oturtabilmesi takdire değer. Dediğim gibi güzel bir kitap ama yetişkinlerin okumamakla çok bir şey kaçırdığını düşünmüyorum:) Keyifli okumalar...


Resim :http://www.onkajans.com/wp-content/uploads/2016/11/masallardiyari2-300x188.jpg

16 Nisan 2017 Pazar

Huzursuz Adam - Henning Mankell

2013 yılında Altın Kitaplar'dan çıkan roman İsveçli yazar Henning Mankell tarafından yazılmış, bir devam romanı, hatta 10 kitaplık serinin son kitabı. Seri kahramanımız polis Kurt Wallender'in maceralarını anlatıyor. Bu kitabı ilk önce www.kitapnot.blogspot.com'da görmüştüm, daha sonra da Deep Tone'un blogunda tekrar rastlamıştım.

Bu romanda Wallander 60 yaşındadır.Kızı Linda, Hans isimli bir finansçı ile beraberdir ve hatta Klara isimli bir kızları olmuştur. Bu ilişkiden dolayı Wallander'in de Hans'ın anne ve babası ile kaynaşması gerekmektedir doğal olarak. Hans'in babası Hakan Von Enke eski bir denizcidir, 75. yaş gününde Wallander ile uzun bir sohbetleri olur. Von Enke, Wallander'e denizaltı maceralarını anlatır, oldukça ilginç bir takım politik olaylardan da bahseder. Bu sohbetten bir süre sonra da ortadan kaybolur. Wallander gayrı resmi olarak bu işi araştırmaya başlar. İlginç bir şekilde kısa bir süre sonra Hans'ın annesi Louise de ortadan kaybolur, böylece her şey son derece gizemli bir hale bürünür. Wallander bir taraftan bu olayı araştırmaya çalışırken özel hayatı ve sağlığı da işleri alt üst eder. Bir taraftan da geçmişi ile yüzleşmek durumunda kalır.

Yorumuma gelecek olursak, 540 sayfalık roman kendini okutuyor. Açıkçası politik olayların anlatıldığı kısımlarda sıkıldım. Ama Wallander'in hayatıyla ilgili kısımlar romanı kuruluktan ve tek düzelikten çıkarmış bana kalırsa. Yazarın ve Wallander'in romandaki son derece objektif tutumları, Wallander'in hayatındaki duygusal bölümlerle dengelenmiş bana kalırsa. Bu arada kafamda Wallander'i Liam Neeson canlandırıyordu, tam ona göre bir karakter. Roman serinin en beğenilen eseri olmuş bu arada. Bence ortalamada güzel bir kitaptı, tavsiye ederim polisiye veya politik hikayeleri sevenlere.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Barakamon

Kinema Citrus Stüdyosu’ndan çıkan 2014 yılına ait 12 bölümlük animemizin türü için gündelik yaşam diyebiliriz. Sheisu Handa kaligrafi yarışmasında kendi eserini eleştiren müdüre yumruk atınca babası tarafından Goto Adası’na gönderilir. Tokyo’da yaşamaya alışmış olan Handa’ya ada hayatı önce zor gelir. Ancak ada hayatının dezavantajları kadar sıcak kanlı ve yardım sever adalılar, doğal güzellikler, sakin yaşam gibi avantajları da vardır. Handa adaya geldiğinde bu sakinlik içinde bol bol kaligrafi çalışıp kendi tarzını bulmayı ummaktadır ancak başka köy “muhtarının” torunu 4 yaşlarındaki Naru ve liseli Tama ve Miwa gibi yeni arkadaşları onu meşgul etmektedir, bu meşguliyetler her ne kadar onun kaligrafiyle yeterince ilgilenememesine neden oluyor gibi görünse de Handa’yı değiştiren ve belki de kendi tarzını bulmasına yardım eden faktörler olabilir…

Bu animeyi çok sevdim, çok sıcak bir tarzı vardı, klasik aşk, romantizm konularına girmeden, hem de 12 bölümde hiç sıkmayan, gayet keyifli bir anime olmuş, imdb puanı ise 8,4, değişik bir tür izlemek isteyenlere tavsiye ederim. Serinin 2016'da Handa-kun ismiyle ikinci sezonunun yayınlandığını da ekleyelim.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Ve kazanan...

Eveet, çekilişimiz sonuçlandı. Herkese birbirinden güzel yorumları ve paylaşımları için çok teşekkür ederim, beni çok mutlu ettiniz. Çekilişi her zamanki gibi eski usül yaptım. Ve kazanan...


Kendisini tebrik ederim. Yakında yeni çekilişlerde görüşmek üzere, sevgiler:)

Resim:https://thumbs.dreamstime.com/x/floral-vintage-heart-shape-22865506.jpg

7 Nisan 2017 Cuma

Bluza da 35$, kitaba da 35$...

Merhaba, konumuz yurtdışı kitap alışverişi. Genelde senede 1, en fazla 2 kere amazon.com'dan kitap alışverişi yapıyorum. Aldığım kitaplar ülkemizde bulamadığım sanat veya hobi kitapları oluyor, alışveriş tutarım da 20$'ı geçmezdi. Ancak geçenlerde indirimde gördüğüm bir kaç kitap ilgimi çekince ve kargo indiriminden de yararlanabilmek adına her zamankinden fazla bir toplama ulaştım, bu sefer 38$ tutan alışverişimin yanında bir de 48$'lık bir "gümrük vergisi" tutarı eklenmişti. Sonra araştırınca bir kaç aydır yeni gümrük yasasıyla yurtdışı alışverişlerin yıllık 35$ ile sınırlandırıldığını gördüm.

Her zaman yerli ürünler kullanmaya çalışan bir insan olarak tabi ki yerli ürünlerin rekabet avantajına sahip olmasını isterim, ancak yolu bu mu? Şu an ülkemizde yurtdışından kozmetik, çay, bitkisel ürün, sporcu gıdası gibi ürünlerin alımı da ayrıca yasak. Bunlar bir noktaya kadar anlaşılabilir ancak kitaba gümrük vergisi uygulanmasını anlaşılmaz buluyorum. Hadi edebi zevkleri geçtim, tez hazırlayanlar vs. kaynak kitap olarak çeşitli kitaplara ihtiyaç duyabiliyor. Kısacası kitaplar için gümrük vergisi uygulamasını yanlış buluyorum, en azından kitaplar için sınır 70$- 100$ olmalı, hele bunun yıllık sınır olduğunu düşünürsek... Yani bluz alırsanız da yıllık sınır 35$, kitap alırsanız da 35$. O bluz yerine belki başkası bulunur ama o kitap için "onun yerine al bunu oku" demek mümkün mü?. Şöyle bir şey buldum ayrıca.

Kitaplarla direkt ilgili değil ama gümrük sınırlamasının en azından eski sınır olan 75$'a geri yükseltilmesi için bir kampanya mevcut, imzalamak isterseniz...
https://www.change.org/p/g%C3%BCmr%C3%BCk-muafiyeti-75-ya-geri-%C3%A7ekilsin/sign
Tek derdimiz bu olsun, ne diyelim... :)

Bir de harika bir site keşfettim; www.bookdepository.com !
İngiltere'den satış yapan bu site ikinci el kitap satıyor, çok sayıda kitap var ve her yere ücretsiz gönderim yapıyor. Alışveriş yaparken 35$'ın altında kalmayı unutmayın ama:)


Resim: http://smartbitchestrashybooks.com/images/uploads/iStock_000016352775XSmall.jpg

6 Nisan 2017 Perşembe

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

İlk baskısı İletişim Yayınları’ndan 1995’de yapılan kitabın, ben 1998’de çıkan yedinci baskısını okudum. Kitap büyük beğeni toplayan, yazara birçok hayran kazandırmış bir ilk roman. İhsan Oktay Anar kitabın içindeki bilgiye göre 1960 İzmir doğumlu, Ege Üniversitesi’nde felsefe alanında lisans, master, doktora eğitimini tamamladıktan sonra aynı bölümde öğretim görevlisi olarak mesleğine devam etmekteymiş.

238 sayfalık kitap 1681 yılında İstanbul’da geçiyor. Bir süre önce Orhan Pamuk’un 16. yüzyılda İstanbul’da geçen Beyaz Kale isimli gizemli romanını okumuş ve o dönemde geçen benzer bir roman okuma isteğiyle Puslu Kıtalar Atlası’na yönelmiştim. Hemen hemen aynı zamanlarda aynı yerde geçen bu roman gizemli olmasına gizemli ama bambaşka bir tarza sahip.

Konumuza gelirsek, uzun zaman Puslu Kıtalar Atlası isimli kitabı üzerinde çalışan gizemli, hülyalı Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin başından geçen bir olay nedeniyle lağım kazıcılığı işine girmiştir. Bir sefer sırasında bu defa düşman kalesinde önemli bir emanet ile bir esirin kaçırılmasına yardım ederlerken bir şekilde emanet Bünyamin’in eline geçer, bu emanet siyah bir paradır ve olaylar sırasında yüzü tanınmaz hale gelen Bünyamin’in başına türlü dertler açar.

Kitap gerçekten ilginçti, içinde felsefi düşünceler de barındıran fantastik, aksiyonlu, sürükleyici bir romandı gerçekten. Uzun zamandır bir çok kişiden methini duyduğum bu romanı sonunda okuyabildiğim için rahatladım ama açıkçası bana çok hitap eden bir roman olmadı. Ama siz eğer henüz okumadıysanız bu kendine has yazarla tanışmanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar.


1 Nisan 2017 Cumartesi

Mutlu Yıllar Sanaaa: 7. Yıl !! ve Çekiliş

Merhabaa!! Bugün blogumun 7. doğum günü. Çook mutluyum:) Yaşgünleri benim için önemlidir, yaş alsam da kutlamayı, hediye almayı, o gün sevdiklerimle olmayı, onların iyi dileklerini almayı çok severim. Blogum benim için çok önemli, hayatımdaki önceliklerden biri. O yüzden her sene aynı şeyleri de söylesem, aynı dileklerde de bulunsam önemli değil, her sene bu seremoniyi yapmayı seviyorum:) Blogumu açtığım gün böyle güzel gelişmeler olacağını hiç ummuyordum, kendi kendime de yazsam önemli değildi, ama Okuma Günlüğüm umduğumdan bambaşka bir yere geldi, siz değerli takipçilerim sayesinde, beni yorumsuz, okursuz bırakmayan değerli arkadaşlarımın sayesinde... Bana bambaşka bir ufuk açtı. Size beni yalnız bırakmadığınız için çok çok teşekkür ederim. Önümüzdeki yıllarda da inşallah blogumla ve sizinle bir arada olmayı, güzel şeyler paylaşmayı diliyorum. İyi ki varsınız, iyi ki Okuma Günlüğüm var...

Her yıl olduğu gibi bu yıl da mütevazi bir çekilişimiz var, ödülümüz şu 3 kitap ve mütevazi bir kırtasiye paketi:)
Mastermind
Cehennem Çiçeği
Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet

Eğer okuduklarınız varsa değişiklik yapabiliriz:) Çekilişe katılmak için blogumun takipçisi olmanız, bu yayını bir sosyal medya hesabında paylaşıp linkini yorum kısmında vermeniz yeterli. Herkese iyi şanslar:)

Son katılım 10 Nisan:)

Resim: http://www.oakwoodfarmersmarket.com/wp-content/uploads/2015/05/OFM-BD.jpg

27 Mart 2017 Pazartesi

Hayata Dair Herşey'in Güzelliği :)

Aslında bu yazıyı uzun zamandır yazmak istiyordum ama bir süre şehir dışında olduğumdan bir de üstüne hastalandığımdan araya zaman girdi. Severek takip ettiğim blogger arkadaşım sevgili Şule Uzundere, blogu Hayata Dair Herşey'de harika bir uygulama yapıyor; her ay bloguna yorum yapan kişiler arasından çekilişle belirlenen bir kişiye listesinden istediği 5 kitabı hediye ediyor! Bu gerçekten hayranlık verici; çünkü hem arkadaşımızın ciddi bir emeği var burada hem de verdiği güzel 5 kitapla bizlerin okumasına katkı sağlıyor, üstelik seçimi de bize bırakıyor, listesindeki kitapların hepsi de birbirinden güzel bu arada:) Evet tahmin ettiğiniz gibi geçen ayın talihlisi ben oldum, seçtiğim 5 kitap şunlardı;

Elif Şafak - Bit Palas
Elif Şafak - Baba ve Piç
İpek Ongun - Şu Çılgın Dünyada Duyarlı Davranışlar
Selçuk Erdem - Karikatürler 3
Şevket Rado - Eşref saat


Harika kitaplar gerçekten, Selçuk Erdem'i bitirdim bile, İpek Ongun'u yer yer okudum, diğerlerini de okumak için sabırsızlanıyorum. Sevgili Şule'ye bir kere daha çok teşekkür ederim, size de önümüzdeki çekilişlerde bol şans dilerim, Hayata Dair Herşey'i okumaya ve yorum yapmaya devam:))

25 Mart 2017 Cumartesi

Sakurasou No Pet No Kanaja (The Pet Girl Of Sakura Dormitory)

J.C. Staff stüdyosuna ait, mangadan uyarlanmış, 2012 yapımı 24 bölümlük bir anime. İmdb puanı ise 8.Konumuza gelirsek, kahramanımız Sorata, Suimei Sanat Üniversitesi’ne bağlı Suimei Lisesi’ne devam etmektedir. Bakmakta olduğu kediler kaldığı yurtta kabul edilmeyince, o da çareyi Sakurasou’ya ( Sakura Yurdu) taşınmakta bulur. Ancak bu herkesin göze alabileceği bir şey değildir, çünkü yurdun adı içindeki “sıradışı” öğrencilerden dolayı pek de iyi anılmaz. Ama Sorata’nın başka çaresi yoktur.

Yurtta kalanlar gerçekten gariptir. Misaka kızımız coşkun enerjisiyle herkesi korkutmaktadır, Jin tam bir kadın avcısıdır ve ahlaksız ilişkilerini utanmadan anlatır, Ryuunosuke ise kendisini odasına kilitlemiş çatlak bir bilgisayar kurdudur. Ancak bu öğrencilerin hepsi neredeyse dâhidir, Misaka kendi animelerini yapan meşhur biridir, Jin onun senaryolarını yazar, Ryuunosuke ( ki kendisi benim 24 bölüm boyunca uzun saçları nedeniyle kız zannetmeme rağmen erkekmiş) ise kendi programlarını yazan başka bir dâhidir. Yurt öğretmenleri ise kendinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen Chihiro Sensei ‘dir. Sorata tam bu garip kişilere alıştım derken ortaya Maschiro Shiina çıkar. Maschiro görünüşte çok hoş bir genç kızdır ancak kendine bakabilecek olgunlukta olmadığından normal yurtta kalamaz ve son çare olarak Sakurasou’ya gelir. Sorata’yı Maschiro’ya bakmakla görevlendirirler. Sorata bu görevi çoğunlukla yüksünmeden yerine getirir. Zaten bir süre sonra Maschiro’ya hayran olur, çünkü o inanılmaz yetenekli ve çok ünlü bir ressamdır, bir süre manga çizmek istediği için İngiltere’den Japonya’ya gelmiştir. Son olarak, ailesine karşı gelerek sanat lisesinde okuyan Aoyama’nın da kirasının ucuz olması sebebiyle Sakurasou’ya gelmesiyle kadro tamamlanır.

Tür olarak arkadaşlık ve okul hayatı diyebiliriz bu anime için. Benim çok hoşuma gitti bu seri, çizimleri güzeldi, giriş ve bitiş jeneriği ve müzikler iyiydi. Konu olarak çok ilginç olmamasına rağmen bölümleri merakla birbiri ardına izledim. Karakterlerin motivasyonları ilgi çekiciydi, örneğin herkesin dahi olduğu yurtta Sorata biraz komplekse kapılıyor ve hiç ilgisi olmamasına rağmen oyun yapma konusunda çok çalışarak bir yarışmaya katılıyor, belli düzeyde başarı kazanıyor ama –spoiler- sonuçta kazanamıyor. Benzer şeyler Aoyama için de geçerli. Yani klasik “çok çalıştı, azmetti, başardı” senaryosu yapmamışlar ve kaybetmenin psikolojisine eğilmişler, güzeldi bu açıdan. Ama yurttaki arkadaşlık ilişkileri çok güzel, bu tarz şeyleri izlemek çok hoşuma gidiyor, Clannad’da da çok hoşuma gitmişti arkadaşlıkları. Kısacası benden yüksek not alan, sevdiğim ve tavsiye edebileceğim bir anime Sakurasou. Keyifli seyirler :)

Resim: www.turkcealtyazi.org

19 Mart 2017 Pazar

Venüs - Şebnem İşigüzel

Şebnem İşigüzel adını çok duysam da daha önce bir kitabını okumamıştım. Daha sonra, kitap tavsiyelerini çok sevdiği sevgili blogger arkadaşım Gül Hanım blogunda yazarın kitabından övgüyle bahsedince, ben de tereddütsüz aldım bu kitabı:)

Yazar wikipedia'da şöyle tanıtılmış;

İlk ve orta öğrenimini Yalova'da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Antropoloji bölümüne girdi. Pek çok dergi, gazete ve televizyon kuruluşunda muhabirlik ve editörlük yaptı. 1993 yılında ilk kitabı olan Hanene Ay Doğacak ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandı. Bu kitabı Öykümü Kim Anlatacak (1994) ve ilk romanı olan Eski Dostum Kertenkele (1996) takip etti...

Venüs yazarın 11. kitabı ve 6. romanı. Yazarın internet sitesinde Venüs ile ilgili şu duyuru yapılmış;
"Şebnem İşigüzel en şeker şurup, en iyimser romanını kaleme alarak okurunu yine şaşırtıyor.Aşk, evlilik,aile hayatı,cinnet halleri,kadınlık,annelik,arzular,insanın ta kendisi...Venüs, kahramanlarının kafasına göre çalıp oynadıkları,coşku dolu,müzikal bir roman."

İletişim Yayınları'ndan 2013 yılında çıkan roman, 240 sayfa. İsmini hiç öğrenemediğimiz anlatıcımız 1908 yılında Boğazın ortasındaki doğumundan başlayıp, 1945 yılındaki ölümüne kadar geçen olayları anlatıyor bize. Bu arada Venüs tam bir kadın romanı, tüm kahramanları kadın, yani hem Venüs gezegeninin dişiliği temsil etmesinden, hem de asıl adı Zühre (Venüs'ün diğer adı) olan kahramanından dolayı bu isim verilmiş romana. Kahramanımız önce annesi ile babasının tanışmasından başlıyor, sonra halası Şekina ve Arap kalfa Nergis'in de hikayelerini işin içine katarak, kendi hikayesi ile harmanlıyor, bu arada dönemin gelişmelerine de satır aralarında yer veriyor.

Kitap bana Acı Çikolata gibi büyülü gerçekçiliğin tadını verdi, gerçi bu kitapta öyle çok fantastik olay yok ama kesinlikle masalımsı bir tadı var. Genel olarak kitabı beğendim ama beğenmediğim noktalar da oldu. Öncelikle kitap bana "fazla cüretkâr" geldi. Kitapta "kızlar manifestosu" isimli bir bölüm var, burada kızların erkeklerle eşit olması, istediklerini yapabilecek özgürlüğe sahip olmasının önemi vurgulanıyor, cinsellik de kadınların "özgürce yaşayamadıkları" listesinde yer alıyor, yazar herhalde bu cüretkâr sahnelerle buna vurgu yapmak istemiş. Ama bana göre bu abartılar kitabın değerinden götürmüş biraz. Ben kitabın bir kadın kitabı olmasından, birbirine her durumda destek olan kadınların hikayesinden keyif aldım, ama bu sahneler biraz ayıklansaydı bence daha sıcak bir kitap olurdu.Diğer hoşuma gitmeyen nokta, çok gereksiz ve saçma bir Atatürk göndermesi, hiç yakıştıramadım. Neyse, yazarın 2016 yılında çıkan Gözyaşı Konağı'nı da okumak istiyorum. Gül Hanım'ın Venüs ile ilgili yazısını okumak için buraya tıklayınız. Keyifli okumalar dilerim.

13 Mart 2017 Pazartesi

Günesürgün - Deep Tone

Blogger olup veya blogları takip edip de Deep Tone'u tanımamak olmaz herhalde:) Blog dünyasının sevilen ismi Deep Tone 5. kitabı Günesürgün'ü çıkardı. Bu kitabı Dorlion Yayınları'ndan şubat 2017'de çıktı. Yazarımız bu kitabını önceki kurgu ağırlıklı kitaplarından farklı olarak "anı, günlük, otobiyografi" olarak tanımlamış, daha çok kendi yaşadıklarını yazmış. Gerçi yine kurgu kısımlar da var, mesela ben o akraba teyzeleri çok sevdim, Cemile, Firdevs, Azize ve Güzin, bize eski zamanın tadını veriyorlar çok güzel bir şekilde.

Ama dediğim gibi yazarın anıları kitapta ağırlıkta. Takipçileri bilirler Deep Tone çoğunlukla kurgu hikayeler anlatır veya okuduğu kitapları, izlediği filmleri anlatır, çok anlatsa da kendinden pek bahsetmez, en fazla mim sorularını cevaplar, o yüzden blog dünyasının gizemli kahramanıdır. Bu kitabında daha çok kendi yaşadıklarını yazmış, gerçi bu onun üzerindeki gizemi kaldırmıyor yine de:) 198 sayfalık kitabı yazar kitabı aylara bölmüş, nisan 2016'da başlamış ekim 2016'da bitirmiş. Hem düşüncelerinden bahsetmiş hem de yaşadıklarını anlatmış. Özellikle İstanbul, İzmir ve Ankara'yı anlatmış. Ben kitabı çok sevdim, Deep Tone kitabını çok keyifle,mutlulukla yazdığını söylemiş, gerçekten de okura da geçiyor bu keyif,mutluluk. Zaten yazar her zamanki o neşeli, esprili diliyle yazmış. Kitapta üç tane de şiir var. Kitabın son yazısı ise yazarın kitabına nasıl isim verdiğini anlatıyor ki ben onu da çok sevdim. Sonuç olarak sevgili arkadaşım Deep Tone'un beşinci kitabını çok sevdim, neşeli, eğlenceli, zaman zaman düşündürücü:)Ben Deep Tone'un sıcak, samimi ve esprili, kendine özgü dilini çok seviyorum, yazıları kafamı dağıtıyor, konularını çok ilginç buluyorum, çünkü kendisinin ilgi alanları çok geniş ve hiç bilmediğim konuları bazen ondan okuyorum, bu kitabını okurken de notlar aldım mesela. Deep Tone son derece özgün bir yazar ki bu bence çok önemli bir nokta. Bu güzel kitabın yolunun açık, okurunun bol olmasını yazarın daha nice güzel kitaplarla bizlerle olmasını diliyorum ve Günesürgün'ü herkesin okumasını tavsiye ediyorum:)

Yazar kendi kitabını şu yazısında anlatıyor.
Yazarın önceki kitapları hakkındaki yazılarım;
Sade ve Derin
Derin Mavi
Frambuazlı Hayat
Yani!


9 Mart 2017 Perşembe

Fimo İle Minyatür Ekmek Sepeti

Fimonun yeni kullanım alanları ile ilgili youtube'daki müthiş videoları keşfettiğimden beri bu yeni hobi sevdam devam ediyor. Biliyorsunuz şu yazımda fimo ile münyatür kupa yapma serüvenimi anlatmıştım. O yazımdan sonra bir çok harika video izledim ve bunları bir denemek istediğime karar verdim. Yalnız fimolar ateş pahası, ben de şansımı Aliexpress'te denedim.


Aslında her şeyden önce bana ilham veren youtube videosunu göstereyim size;
https://www.youtube.com/watch?v=yzS0jzLvh7I&t=16s


İşte bu videoya bayıldım. Öncelikle Aliexpress'te fimo aradım ve şunu buldum. Fiyatı muhteşem, çünkü şu an en ucuz fimonun paketi doların yükselişinden dolayı 9 TL, inanılmaz gerçekten. Yalnız ben ilanı iyi anlayamamışım, meğersem bu hamur kıvamında ve kendi kendine kuruyan bir cinsmiş. Gerçi benim yaptığım ekmekler için uygun bir malzeme oldu. Fimodan farkı, ondan çok daha yumuşak olduğundan en küçük basınçta bile iz olması.Yine de dediğim gibi ekmekler için bence fimodan bile iyi iş gördü. Ama örneğin sepeti bu malzemeden yapmam pek mümkün olmazdı, hem bu malzemeyi ip gibi inceltmek zor hem de -sepeti yaparken ben oluşturduğum ipleri alüminyum folyo ile kapladığım kibrit kutusunun üstüne sardım- ipleri herhangi bir yüzeye tutturmam/bastırmam mümkün olmayacaktı. Bunun dışında hemen hemen aynı uygulamaları yaptım, fimo cilası yerine şeffaf oje kullandım, ekmeklerin üstündeki haşhaş için ben karabiber kullandım, yine ben de renklendirme için toz pastel kullandım. Benim pandispanyalarım biraz yanık olmuş ama olsun:)) Yapması oldukça keyifli gerçekten, fimo ile çalışmalarımın devam edeceğini umuyorum:)

4 Mart 2017 Cumartesi

Kara Prens – Iris Murdoch

Iris Murdoch okumalarım devam ediyor. Kara Prens yazarın en çok beğenilen romanlarından biri. Yazarın 1973 yılında yazdığı, olgunluk dönemi romanlarından birisi diyebiliriz. Ayrıntı Yayınları’ndan 2000 yılında çıkmış olan 410 sayfalık romanın çevirisi Aysun Babacan’a ait.

Romanın ilginç bir biçimi var, okuduğumuz roman aslında Bradley Perason isimli yazarın hayatını anlattığı bir kitap, yani kitabın ilk 372 sayfası, devamında ise yayıncı romanda adı geçen bazı kişilere kitap hakkındaki görüşlerini içeren birer sonsöz yazdırmış. Bu kişiler kitapta anlatılanların genelde doğru olmadığını savundukları için de sonsözler okuru okudukları konusunda kuşkuya düşürüyor ve neyin doğru olabileceği neyin olamayacağı konusunda düşünmeye sevk ediyor.

Bradley Pearson Londra’lı pek de tanınmamış bir yazardır, 58 yaşında ama nispeten genç görünen, biraz takıntılı bir kişidir. Bir süreliğine şehirden uzaklaşmayı tasarladığı bir gün, uzun yıllar önce boşandığı eşi Christian’ın erkek kardeşi Francis kapısını çalar ve Christian’ın şehirde olduğunu, onu görmek istediğini söyler. Bu Bradley için tam bir şoktur, çünkü eski karısından neredeyse nefret etmekte, onu görmeyi aklından bile geçirmemektir. Bu sırada telefon çalar ve Bradley’in en yakın arkadaşlarından biri ve aynı zamanda ünlü bir yazar olan Arnold Baffin arayarak acilen onu evine çağırır. Bradley bir doktor olan Francis’i de mecburen yanına alarak Baffin’lerin evine gider. Hikaye oldukça çetrefillidir ve bir noktada Bradley’in kocasından ayrılmak üzere olan kız kardeşi Priscilla, Baffin’lerin kızı Julian ve Bradley’in eski karısı Christian da dahil karmaşık ilişkiler yumağına dahil olarak son derece ilginç bir olay örgüsü meydana getirirler.

Bize olayları anlatan kişi Bradley Pearson’dur, kahramanımız biraz alaycı, biraz esprili bir dil kullanıyor olayları anlatırken. Aynı zamanda sık sık (felsefeci yazarımınızın etkisiyle) olayların ve olguların felsefi derinliğine iniyor. Kitaptaki bazı bölümlerin anlatımları özellikle etkileyiciydi, örneğin Bradley’in aşkının ilk evreleri ve operadaki kısım ile onun devamı harikaydı.

Alaycı, esprili anlatım, yer yer olayların hafife alınması okuru kitabı bir komedi gözüyle görmeye itiyor ama özellikle kitabın sonlarında tam bir trajedi olduğunu fark ediyorsunuz. Hele Julian’ın mektubu neredeyse göz yaşartıcı. Kara Prens ismi de son derece ilginç olmuş bu arada.
Kitabı çok beğendim, tam bir başyapıt bence, goodreads puanı da (biliyorum çok da güvenilir değil ama:) oldukça yüksek. Okurken sık sık durup düşünmek, cümleleri sindirmek ihtiyacı hissedeceğiniz harika bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.

Sonbahar Gülleri - André Maurois

Yazarın asıl adı Émile Salomon Wilhelm Herzog olup 1885'de Fransa'da doğmuş ve 1967'de de hayatını kaybetmiş. Sonbahar Gülleri, yazarın 1956'da yazdığı son romanı. Yazarın son derece hareketli bir hayatı olmuş, önce çok başarılı bir öğrenci olarak liseyi bitirip, üniversitede edebiyat okumuş. Ardından 12 yıl ailesinden kalan tekstil fabrikasını yönetmiş, sonra son derece genç bir kızla evlenmiş, sonra orduya katılmış, orada tercümanlık yapmış, otobiyografik bir roman yazmış ve başarı kazanmış. Ünlü yazarların biyografilerini yazmış, dergi editörlüğü yapmış, devamını wikipedia'dan aktarayım;

"II. Dünya Savaşı başlayınca Maurois Britanya Ordusu Genel Karargahı'nda "Resmi Fransız Gözlemcisi" görevini aldı. Bu resmi görevi ile Britanya ordusunun Belçika'ya girişinde o orduda görevini yapmaktaydı. Fransız hükûmetinde bulunan bakanları ve politikacıları şahsen tanımaktaydı ve 10 Haziran 1940'ta Londra'ya bir misyonla gönderildi. Tam bu sırada Alman orduları Fransa'da galip geldiler ve Fransa Almanlarla ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Maurois terhis edildi, görevinden alındı ve Kanada'ya gitti. Sonra Maurois bu savaş içinde General Charles de Gaulle'un Özgür Fransa Kuvvetleri'ne katıldı ve tüm savaş boyunca bu askeri görevde bulundu. 27 Haziran 1947'de Fransa Cumhurbaşkanı kararnamesi ile ismi resmen "Herzog"dan "André Maurois"ya çevrildi.

Maurios 1949'da karısı yanında olmadığı bir Güney Amerika seyahatinde kendi eserlerini İspanyolcaya çeviren, genç, güzel geniş görüşlü , María de los Dolores Checa Garçía y Rivera adlı bir hanıma aşık oldu. Bu ilişkisi 20 gün sürmekle beraber Maurois "Marita" adını verdiği bu genç hanıma 54 mektup ve 11 şiir yazdı ve bu ilişki 1949'da sona erdikten sonra bu yazılar karısının isteğine uyarak yayımlandı."


Görüldüğü gibi oldukça ilginç bir hayat. Sonbahar Gülleri yazarın hayatının son zamanlarında yaşadığı gönül macerasını romanlaştırdığı eseri. Romanındaki kadının adı da Dolores hatta.

Ben Varlık Yayınları'ndan 1965'te çıkan versiyonu okudum, kitap 176 sayfa. Daha önce yazarın İklimler isimli çok meşhur eserini okumuştum, yazısı şurada. Sonbahar Gülleri'nin konusunu uzun uzun anlatmaya gerek yok, yukarıda yazıyor zaten ama kısaca; yazar Guillaume Fontane Parisli meşhur bir yazardır, 60 yaşındadır ve karısıyla ilişkileri neredeyse bir iş arkadaşlığına dönmüştür. Fontane karısını sever ama bu durum onu rahatsız etmekte, şair ruhu sevgi ve şevkat aramaktadır. Bir süre sonra Wanda isminde genç bir ressam kızla aşk yaşamaya başlar, karısı durumu duyunca hasta olur. Bir süre sonra Fontane karısına acıyıp bu ilişkiyi bitirir. O sırada kendisine Güney Amerika için söyleşi teklifi gelir, büyük tereddütlerden ve ısrarlardan sonra bu geziyi kabul eder ve orada Dolores isimli genç ve çok güzel bir kadınla tanışır, aşk yaşamaya başlar vs vs...

Romanı okuduğumda otobiyografik olduğunu bilmiyordum, önce Sommerset Maugham'ın Büyülenmiş Adam romanına benzettim, o da ressam Gauguin'in hayatını anlatıyordu. O roman 1919'da yazılmış olmasına rağmen bahsedilen çevre hemen hemen aynı. Sonuç olarak kitabı sıkıcı buldum, yazar kendi yaşadığı heyecanla yazmış belki ama sürekli tekrarlar, aşkı anlatış, birbirlerine yazdıkları mektup ve şiirler (maalesef yavan.. "ah Dolores"li dizeler...) kitabı sıkıcı hale getirmiş. Ben kitabı bir sahaf alışverişinde görüp almıştım. Bir de otobiyografik olması yazar hakkında hayal kırıklığına uğrattı beni. Kısacası yazarı tanımak isterseniz İklimler daha iyi bir seçim olacaktır. Keyifli okumalar dilerim...





27 Şubat 2017 Pazartesi

Endişesiz, İlaçsız – Şafak Nakajima

Böyle bir dünyada yaşayıp da enişesiz olmaya imkan yok herhalde, hele de ülkemizde. Hangimiz sevdiklerimizi kaybetmekten, saldırıya uğramaktan veya hastalanmaktan korkmuyoruz ki? Belli bir düzeyde endişeyi herhalde standart olarak hepimiz yaşıyoruz. Ancak bazılarımız için bu duygular çok daha derin veya hayatımızı olumsuz şekilde etkileyecek kadar yoğun. Örneğin endişeyi ciddi boyutta yaşayan kişiler uykusuzluk, odaklanamama gibi rahatsızlıklar yaşıyor, daha ileri safhası ise panik- atak.

Şafak Nakajima bu konu üzerine yazmış. Kendisi tıp fakültesinden mezun olduktan sonra, çocuk cerrahsi ve ardından mikrobiyoloji üzerine çalışmış, daha sonra ruhsal gelişim danışmanlığı, naturapati ve hipnoterapi, biofeedback, pozitif psikoloji, Japon psikoterapisi ve daha pek çok ruhsaliyileştirme yöntemleri konusunda dünyanın çeşitli yerlerinde eğitim almış. Kendisi halen ruhsal iyileştirmede bütüncül tıp yaklaşımları ile hastalarını tedavi etmeye çalışıyor. Kendisinin doçentlik ünvanı da var. Ben de facebook’ta fark ettim onun endişeyle ilgili paylaşımlarını ve sık sık endişelenen biri olarak kitabını, tanıtımlarını görür görmez edinmeye karar verdim.

Kitap Doğan Egmont yayıncılıktan Kasım 2016’da çıkmış, ben aralık ayında aldığımda üçüncü baskısını yapmış, herhalde devamında birkaç baskı daha yapmıştır. Endişesiz, İlaçsız 221 sayfa ancak 170 sayfadan sonrası 50 adet sorudan oluşuyor, her sorunun yanında da yazarın Japon eşi tarafından çizilmiş resimler var.

Girişte endişenin ne olduğunu, endişelendiğimizde nasıl değişimler yaşadığımızı açıklıyor yazar. Sonraki bölümde beynimizin yapısını anlatıyor ve endişenin kaynağına iniyor. Sonra sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, nevroz gibi daha özel endişe türlerini açıklıyor. Takip den bölümdeyse endişeyle başa çıkmada mantığımızı kullanarak faydalanacağımız düşünsel yöntemler ve devamında nefes teknikleri gibi fiziksel gevşeme tekniklerini anlatıyor, bilinçli farkındalık, morita terapi, naikan ruhsal gelişim yöntemi gibi yeni ve pek bilmediğimiz yöntemleri açıklıyor. Aslında hepimizin bildiği sık ve içten gülmek, iyi uyumak gibi etkili faktörlerin altını çiziyor, endişe kontrolü için pratik teknikler öneriyor. Son olarak endişe kontrolünde yararı görülmüş gıda takviyeleri, vitaminleri sıralıyor. Kitabın sonunda ise kendimizi tanımamız ve duygularımızı çözümleyerek onların mantıklı sebeplerini araştırmamızı sağlayan 50 soru var. Örneğin; hangi becerilerinizi değerlendiremediğinizi düşünyorsunuz? Sizin için en önemli beş değer nedir? Yaşamınızın hangi alanları, bu beş değeri yansıtıyor? Hangi konularda yeterince dürüst olmuyor, kendinizi dışarıya olduğunuzdan farklı tanıtıyorsunuz? gibi sorular…

Ben kitabı beğendim, çoğunlukla az çok bildiğimiz, tahmin ettiğimiz şeyler olsa konuların bir arada olması, yazarın kendi yaşamından da örnekler vermesi, kullandığı sıcak, keyifli dil benim hoşuma gitti. Hayatınızı etkileyecek düzeyde endişe yaşamıyorsanız da genel olarak kullanabileceğiniz faydalı gevşeme ve nefes egzersizleri var içinde, tavsiye ederim, keyifli okumalar, endişesiz günler ! 

Resim 2: Yazarın twitter profil resmi.

21 Şubat 2017 Salı

Kuşlar - Tarjei Vesaas

Bu roman sevgili arkadaşım Deep Tone blogunda yazdığından beri listemdeydi, kendisi kitabı çok beğenmişti, eski yazılarını sildiği için maalesef onun kitapla ilgili yazısını bulamadım...

Timaş Yayınları'ndan Ekim 2015'de çıkan 236 sayfalık kitap İskandinav Edebiyat Ödülü almış. Genelde değişik yabancı dillerdeki kitaplar İngilizce çevirilerinden çevrilirler ancak bu romanın diğer bir güzelliği Norveççe aslından Deniz Canefe tarafından çevrilmiş olması, böylece olabildiğince kayıpsız bir çeviri okuyabiliyoruz.

Yazarı tanıyalım, 1897 Norveç doğumlu, yazmaya 1923 yılında başalmış, hem şair hem romancı. Özellikle 2. dünya savaşı sonrasında 20. yüzyılın en önemli yazarları arasında kabul edilmiş ve tam 30 kez Nobel'e aday gösterilmiş, kazanamamış olması çok üzücü... 1970'de hayatını kaybetmiş. Kuşlar isimli romanı 1957'de yayınlanmış.

Romanımızın kahramanları 37 yaşındaki, "yavaş düşünen" Mattis ile 40 yaşındaki ablası Hege. İki kardeş küçük bir köyde birlikte yaşamaktadırlar. Son derece sakin bir hayatları vardır. Mattis durumundan dolayı çalışamamaktadır, Hege evi ördüğü hırkalarla geçindirmektedirler. Hege hırkalara altı köşeli yıldız örer, buradan da anlıyoruz ki olaylar 1940-1945 Alman işgali sırasında geçmektedir. Mattis ablasıyla olan hayatından memnundur, sadece ablasının bazen ona sert davranması onu üzer, Hege ise kardeşini sever ama onun yüzünden hayatın güzelliklerinden uzak kaldığını düşünür. Okurun ana odağı ise Mattis'tir. Bir gün Jörgen isimli bir oduncunun gelmesiyle Mattis'in hayatı değişir...

Kitabı çok sevdim, hüzünlü ama insanın zihninde tat bırakan, bitirdikten sonra düşünmeye devam edeceğiniz bir kitaptı, sevgili Deep Tona'a beni bu kitapla tanıştırdığı için çok teşekkür ederim. Kitapta doğaya büyük yer veriliyor, romana ve karakterlere etkisi büyük, bu açıdan roman bende daha önce okuduğum ve yine Norveç edebiyatına dahil olan ve Görülmeyenler'e benzettim. İki kitap da çok etkileyiciydi. Keyifli okumalar dilerim:)

17 Şubat 2017 Cuma

Shokugeki no Souma - Sezon 2

Aylar önce ilk sezonunu izlediğim bu animenin yaz aylarında yeni sezonu yayınlandı. Önceki yazımda bahsetmemişim ama bu serinin yapımcısı J.C. Staff. Bu yapımcı aynı zamanda çok popüler olan ve benim de izlemiş olduğum Toradora!, Kaichou wa maid sama, Golden Time, His Circumstanes- Her Circumstances (Kareshi kanojo), kimikiss pure rouge animelerin yapımcısı.

Yine 13 bölümden oluşan seride, ikinci sezon hemen hemen tamamen "yemek savaşları"na ayrılmış, dolayısıyla oldukça hızlı bir akış var. Açıkçası ilk sezonun ritmini daha çok sevmiştim. Bu sezon yarışmacılardan birinin "döner" yapması vesilesiyle seri bizim basınımızda da kendine yer buldu, döner pişiren yarışmacı jüriden öyle övgüler aldı ki "biz bile döneri bu kadar iyi anlatamazdık," yazmışlar..:) İlgili haberlerden ikisi için buraya ve buraya bakabilirsiniz. Benim bu sezon en çok hoşuma giden bölüm ise yarışmacıların bir İtalyan tatlısı olan "semifreddo" pişirdikleri bölümdü.

Bu arada özellikle geçen sezonun jeneriklerini daha çok sevmiştim. Geçen sezonu daha çok beğenmeme rağmen bu sezonu da zevkle izledim, seride en son öğrenciler stajyerliklerini başarıyla tamamladılar ve kendi yollarını çizdiler, bu yüzden serinin devam etmeyebileceğini düşünüyorum, ama ben Souma'nın kendi restoranını nasıl yöneteceğini de merak ediyorum. Keyifli seyirler dilerim.

Resim: https://animegirlsnycdotcom.files.wordpress.com/2015/11/food-wars-shokugeki-no-soma-cover-1024x512.png?w=625

12 Şubat 2017 Pazar

Jane Austen'la Çay Saati - Kim Wilson

Kim Wilson tarih, bahçeçilik,çay, Jane Austen gibi konulara ilgi duyan Amerikalı yazar, konuşmacı ve editör. Jane Austen'la Çay Saati kitabını 2004'te yazmış, henüz dilimize çevrilmemiş olan At Home With Jane Austen, In The Garden With Jane Austen isimli ödüllü iki kitabı daha varmış.

Jane Austen'la Çay Saati, Martı Yayınları'ndan Ekim 2016'da çıkmış, 168 sayfa. İçinde renkli resim ve çizimler de olan çok hoş bir kitap gerçekten, altı bölümden oluşuyor, kahvaltıda çay, çay ve para, yolculukta içilen çay, çay ve sağlık, akşam çayı ve son olarak da mükemmel çayı hazırlamak. Kısaca bu başlıklar altında Jane Austen döneminde ilgili konudaki tercihlerin nasıl olduğu, Jane Austen'in kendisi ve ailesinin ilgili konudaki tutumu, varsa konuyla ilgili örnekler, mektuplarından parçalar ile konunun Jane Austen romanlarında, onun kahramanları tarafından nasıl ele alındığına yer verilmiş. Tabi ki ara ara tarifler de var, üstelik tarifin hem o zaman nasıl yapıldığı hem de günümüzde nasıl yapıldığı verilmiş. Gerçi tarifler benim hiç ilgimi çekmedi, çoğunun günümüz damak zevkine hitap ettiğini sanmıyorum. Ama kitap hoş gerçekten. Özellikle çayı ve Jane Austen'i seviyorsanız bu kitap tam size göre. Kitapta ilginç bilgiler var, mesela İngiltere'ye çay gelene kadar biftek ve birayla kahvaltı edilirmiş, çay geldikten sonra kraliçe çay ve yanında kızarmış ekmek gibi hafif kahvaltı etme alışkanlığı geliştirmiş ve bu alışkanlık özellikle üst tabaka arasında yayılmış, ancak bazı koyu gelenekçi kesim bunu eleştirip zayıflık işareti olarak görmüş. Yazarın iddiası bu fikrin özellikle bira üreticilerinden çıktığı yönünde..:) İşte bu tip bilgiler benim en çok ilgimi çeken kısımlar oldu. Keyifli okumalar dilerim :)

6 Şubat 2017 Pazartesi

Yeşil Kaplumbağa - Ellery Queen

Ellery Queen aslında, ikiside 1905 doğumlu Amerikalı kuzenler Frederic Dannay ve Emanuel Benjamin Lepofsky'nin gizemli dedektiflik öykülerini kaleme aldıkları yazarlık isimleri. Aynı zamanda kullandıkları ana karakterin de ismi, hatta bu isimde bir de dergi çıkarmışlar.

Ben ismini çok duyduğum bu "yazarın" hiç kitabını okumamıştım. Yine bir sahaf alışverişimde uygun fiyata görünce okumak istedim. İtimat Kitabevi'nden 1965'te çıkan kitap 176 sayfa. İçinde çizimler de var ancak çizer ismi yok, herhalde kitabın orijinalinden aynen alınmış bu çizimler.

Kahramanlarımız Ben ve Djuna isminde iki çocuk. İçinde hayaletler olduğuna inanılan bir evin gizemini çözmeye çalışıyorlar. Hoş bir kitap ancak pek gizemden söz edemiyoruz, kahramanlarının çocuk olmasından dolayı çocukların bu kitaptan daha çok keyif alacaklarına inanıyorum. Keyifli okumalar dilerim.

31 Ocak 2017 Salı

Hikmet Hükümenoğlu Söyleşi ve İmza Günü

Çok sevdiğimiz yazar Hikmet Hükümenoğlu'nun söyleşi ve imza günü bu pazar efendim, bekleriz:)

30 Ocak 2017 Pazartesi

Beyaz Kale – Orhan Pamuk

Blogumu takip ediyorsanız Orhan Pamuk’un en sevdiğim yazarlardan biri olduğunu biliyorsunuzdur. Yazarın okumadığım bir iki romanından biri de Beyaz Kale’ydi, nedense pek sürükleyici olmadığı, ilk romanlarından biri olduğu için fazla üstünde durulan bir roman olmadığı gibi şeyler kalmış aklımda.

Beyaz Kale’yi yazar 1986’da – inanılmaz, tam 30 sene önce!!- yazmış, yazarın “Cevdet Bey ve Oğulları” ve “Sessiz Ev”den sonra üçüncü romanı. Ben Can Yayınları’ndan 1992’de çıkan 10. Baskısını okudum. Romanın kendisi 180 sayfa, arkasında yazarın notuyla birlikte kitap 192 sayfa.

Yazar, romana Sessiz Ev’deki tarihçi karakteri Faruk’un notuyla başlıyor. Faruk bu okuduğumuz kitabı, Gebze Kaymakamlığı’nın arşivinde bulmuş. Bu anıların anlatıcısı, 16. yüzyılda Venedik’ten Napoli’ye giden bir gemide yolculuk eden genç bir İtalyan. Gemileri Osmanlı donanması tarafından ele geçiriliyor ve içindekiler de esir alınıyor. Böylece İtalyan, diğer esirlerle birlikte İstanbul’a getirilip zindana atılıyor. Adamımız berbat zindan koşullarından kurtulabilmek için hekim olduğunu ileri sürüyor, mühendislik, temel bilimler konularında aldığı iyi eğitim sayesinde de birkaç kişiye yardımcı olunca yetenekleri takdir görüyor ve ayrı bir hücreye konuluyor, sonra bir gün kendisinden haberdar olan saraya yakın bir zat onu köle olarak alıyor. Hoca diye anacağımız bu kişi İtalyan’a ikizi kadar çok benzemekte ve tek istediği İtalyan’ın tüm bildiklerini ona öğretmesi. Bu ikili günlerini astronomi, mühendislik ve benzeri konularda çalışarak geçiriyorlar gerçekten. Ama zamanla aralarındaki ilişki çetrefilli bir hal alıyor. Bir de Hoca’nın padişahın gözüne girme arzusu hikayeyi bambaşka yerlere taşıyor.

Beyaz Kale romanına bayıldım, muhteşemdi, bu zamana kadar okumamış olmama hayret ettim, gizemli, büyüleyici, felsefi bir hikaye. Özellikle Orhan Pamuk’un bu hikayeyi nasıl yazdığı, nasıl geliştirdiği, nelerden ilham aldığını anlattığı kısım ayrıca etkileyici. Bu nispeten kısa romanı yazmak için okuduğu onlarca kitap, yazarlığın nasıl bir iş olduğunu gösteriyor… Puslu Kıtalar Atlası’nın da böyle gizemli bir kitap olduğunu düşünüyorum, onu da okumak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Resim: http://www.eskikitap.ist/image/cache/data/Yerli%20Edebiyat/Beyaz%20Kale%20can-300x300.JPG

26 Ocak 2017 Perşembe

Yanılsamalar Kitabı - Paul Auster

Paul Auster çok popüler Amerikan romancı, 1947 doğumlu. Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiaytı okumuş üniversitede. Bir süre Fransa’da yaşamış, Fransız şiiri antolojisi yayınlamış hatta. Priceton’da çeviri dersleri vermiş. Okuduğum kitabın girişinde yazar hakkındaki kısa yazıda yazarın “romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip olduğu” yazıyor. Gerçekten özellikle bu romanda bu özellikler oldukça belirgin.

Daha önce yazarın Kehanet Gecesi isimli romanını okumuştum, ama çok bayılmamıştım doğrusu, o nedenle Paul Auster okumak konusunda çok büyük bir isteğim yoktu. Uzun zaman önce alıp da bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Yanılsamalar Kitabı’nın zamanı bugünmüş demek ki.

Can Yayınları’ndan 2002 yılında çıkan kitap 306 sayfa. Kahramanımız David Zimmer orta yaşlarını sürmekte olan bir adamdır, çok sevdiği eşi ve iki küçük oğlunu bir uçak kazasında kaybettikten sonra hayata küser, üniversite hocalığını da yürütemeyecek duruma gelir, bu korkunç dönemde onu hayata bağlayan şey Hector Mann isminde, sadece bir seneden biraz fazla sahnelerde kalan ve sonrasında esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan, sessiz sinema aktörünün filmleridir. Zimmer aktörün dünyanın dört bir yanına dağılmış filmlerini izledikten sonra bir kitap yazar. Bundan bir süre sonra da –herkesin öldüğüne inandığı- Hector Mann’ın karısından bir davet mektubu alır, eşinin dediğine göre Mann’ın az zamanı kalmıştır ve David ile görüşmek istemektedir. David uzun süre bunun bir eşek şakası olduğuna inanır, ta ki Hector Mann’ın manevi kızı Alma, David’i alıp onların yanına götürmek için gelene kadar…

Roman aslında daha çok Hector Mann’ın filmleri ve uçlardaki yaşamına odaklanmış. Neredeyse Hector Mann’ın tüm filmlerini anlatmış, hele onun son filmlerinden birine bayağı yer ayırmış. Bu kısımda özellikle Auster’ın senaryo yazarlığı tarafı görülüyor. Martin Frost’un İçsel Yaşamı özellikle hoşuma gitti.

Romanı beğendiğimi söyleyebilirim, kesinlikle Mavi Defter’den çok daha fazla hoşuma gitti. Hatta başka Paul Auster romanları da okumak isterim. Var mı bana tavsiyeniz?:)

Resim 1: http://4.bp.blogspot.com/-cXWFgrY-eJ4/UP1J0dxBTxI/AAAAAAAACaA/Z9cVWvY4Tlg/s1600/can-yayinlari-paul-auster-yanilsamalar-kitabi-978975070209920111215153649.jpg

21 Ocak 2017 Cumartesi

Taş Boyama - Bölüm 2

Size daha önce taş boyama yaptığımdan bahsetmiştim, şu yazımda boyadığım taşların birinci bölümüne bakabilirsiniz. O günden beri bir kaç taş daha boyadım, topu topu 5 tane daha. Ama gerçekten yorucu bir iş, bir tanesi bir kaç saat sürüyor. İşte bakalım neler yapmışız? :)

Soldaki internette bulduğum bir örnek, sağdaki benimki. Aslında araba yapmayı düşünmüyordum ama bulduğum taşın şekli o kadar uygundu ki, arabadan başka bir şey olmazdı herhalde. Taşın yüzeyi de önemli aslında, gördüğünüz gibi benimki oldukça girintili çıkıntılı, fotoğrafta da o yüzden üzerindeki verniğin ışığın yansıtması nedeniyle de resim pek iyi çıkmadı.

Yine şekliyle bariz bir baykuştu bu taş. İnternette gördüğüm - resmin sağ üstündeki- örnekte taş oval ama benimki de oldu bence:)

İnternette bu tarzın o kadar çok örneği var ki, benimki de tam bir doğaçlama olduğundan esinlendiğim resimleri koyma gereği duymadım. Tüyler oldukça zorluyor insanı, benim de tecrübesizliğimle birleşince neredeyse bütün tüyleri tek tek yaptım. Deniz kıyısında enteresan bir şekilde bu formda çok taş var, bu formda bir taşım daha var.

Bir çam ağacı, doğaçlama:) Bir arkadaşıma hediye etmek için yaptım.

Bu resme bayıldım, hemen yapmak istediklerim listesine ekledim, ve aşağıdakini yaptım. Benim favorim kesinlikle bu:)


Bu da en son yaptığım, skarabe, Mısır'ın uğur getirdiğine inanılan bok böceği, pek çok yerde kullanışmış, benim de hoşuma gitti:)
Şimdilik taşlarım bu kadar, umarım beğenmişsinizdir. Yenilerini yaptıkça eklerim:))

15 Ocak 2017 Pazar

Ağ - Iris Murdoch

Bu okuduğum beşinci Iris Murdoch kitabı. Murdoch 1919-1999 yılları arasında yaşamış İrlanda asıllı felsefeci ve romancıdır. Vikipedia'nın verdiği bilgiye göre 26 roman, 5 oyun, 5 felsefe kitabı ve bir de toplu şiir kitabı çıkarmıştır. Ağ, yazarın 1954 yılında yayınlanan ilk romanıdır ancak bazı eleştirmenlere göre de en iyi kitabıdır. Hatta, John Bayley'in Iris'e Ağıt isimli kitabında okuduğuma göre Murdoch ömrünün son yıllarında yanlış hatırlamıyorsam bir prensin düzenlediği her yazarın en iyi kitabını hediye ettiği bir etkinlikte "Ağ" kitabını hediye etmiş (nette bu konuda bilgi bulamadım gerçi). Bir felsefeci olan Murdoch, bu kitabında da varoluşçu felsefenin izleri görülüyor.

Benim okuduğum kitap Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan 2012 yılı baskısı, ilk baskı 1993'te olmuş. Çevirisini Nihal Yeğinobalı'nın yaptığı kitabımız 288 sayfa. Konumuza bakacak olursak; Jake Donaghue orta yaşlarını sürmekte olan, hayatı önüne geldiği gibi yaşayan, çeviriler yaparak para kazanan bir adamdır, muhtemelen kira vermemek için gönül ilişkisi yaşadığı Magdelene onun kendisiyle ciddi niyetli bir ilişki sürmediğini anlayınca Jake kendini kapı önünde bulur, ne yapacağını şaşırıp yakın dostu (ve yardımcısı) Finn ile duruma çareler aramaya başlar. Yapılacak en akla yakın iş eski sevgilisi Anne'i bulmak ve şansını onunla denemektir. Anne'i biraz macera yaşadıktan sonra bulur ama köprünün altından çok sular akmıştır. Ancak Jake bu arada son çevirisini Madge'in evinde unuttuğunu fark eder. Sonra Jake'in çevirisiyle ilgili başka bir gerçek ortaya çıkar ve işler de çığırından çıkar ve Anne'in kız kardeşi Sadie, Madge'in yeni sevgilisi film yapımcısı Sammy, Jake'in yıllar önce dostluk yaptığı ve sonradan kazık attığı Hugo da hikayeye dahil olur.

Roman gerçekten çok ilginç, kitabı sevdim, bazı kısımları özellikle hoşuma gitti, mesela Anne ile tiyatrodaki karşılaşması,Paris sokaklarında dolaşması, Madge ile konuştuğu bölüm, sonra Anne'i takip ettiğini sandığı kısım, hastanede çalıştığı, Hugo ile konuştuğu bölümler çok hoşuma gitti, çoğu yer müthiş bir sanatçılıkla yazılmış. Yalnız okurken beni pek sarmayan yerler de oldu, yazar bazı aksiyon sahnelerini bence gereksiz detaylarla yazmış, mesela - spoiler- köpeğin kaçırıldığı sahne adeta mühendislere yaraşır detaylarla dolu, veya Jake'in yattığı sedyemsi yatağı sanki okura çizdirmek ister gibi anlatmış, evet okur her şeyi en ince detayına kadar kafasında canlandırabiliyor ama bu gerçekten gerekli mi? Bu kısımlar o şiirsel tattan eksiltmiş biraz. Yine de harika bir roman, mutlaka tavsiye ederim ve keyifli okumalar dilerim:)

8 Ocak 2017 Pazar

Golden Time

2013 yılında J.C. Staff stüdyosu tarafından yapılan Golden Time 24 bölümden oluşuyor. Bu arada J.C. Staff stüdyosu Toradora!, Kaichu wa maid- sama ve özellikle de Shokugeki no souma gibi başarılı animeleri üreten bir stüdyo.

Konumuz şöyle; Tada Banri hukuk okumak için Tokyo’ya gelmiştir , burada kimseyi tanımıyordur, ama ilk gün Mitsuo ile tanışır ve hemen arkadaş olurlar. Tanışalı daha bir saat bile olmadan Mitsuo’nun ona takıntılı bir şekilde aşık olan çocukluk arkadaşı Kaga Koko gelir ve Mituo’ya çiçekle saldırır. Mitsuo’nun korktuğu olmuştur, Koko da sırf Mitsuo ile beraber olabilmek için aynı bölümü tercih etmiştir. Mitsuo bu çok güzel ve bakımlı kızdan kaçarken mecburen Banri’den yardım ister, iki arada bir derede kalan Banri okulda kimseyi tanımayan Koko’nun tek arkadaşı olmuştur, bu yakınlık Banri’nin Koko’ya aşık olmasını sağlar. Koko da kısa süre sonra bu aşka karşılık verir. İkili çok mutludur. Bu arada onlardan bir üst sınıftaki Linda’nın davetiyle festival kulübüne katılırlar. Ancak Banri’nin bir sorunu ortaya çıkar, lise son sınıfta köprüden düşen Banri hafızasını kaybetmiştir ve geçmişini hatırlamamaktadır. Ama bir gün geçmişi hatırlamaya başlar ve her şey karışır.

Romantik, okul, dram türündeki bu anime fazla sıkmadan, olayların suyunu çıkarmadan ilerliyor. İmdb puanının da 7,7 olduğunu ekleyeyim. Doğrusu benim animelerde en hoşuma giden şeyler Japonların günlük hayatına dair verilen ayrıntılar ve sıcak, gerçek arkadaşlık ilişkileri. Bu anime daha çok Banri ve Koko’nun yaşadıklarına, özellikle de Banri’nin rahatsızlığına odaklıydı, ama dediğim gibi konu çok ilginç olmasa da sıkıcı değildi, bu yüzden ortanın üstü puan veriyorum  Müzikler, jenerikler, çizimler güzeldi. Ayrıca kahramanlardan biri de 2006 yılında yayınlanan ve studio Madhouse’ın elinden çıkma efsanevi anime “Nana”’nın müzisyen Nana’sıydı. Fraklı bir stüdyonun karakterini kullanmaları ilginç gerçekten.

3 Ocak 2017 Salı

Algı Kapıları - Aldous Huxley

Aldous Huxley, 1894 İngiltere doğumlu, Cesur Yeni Dünya kitabının yazarı, 1963'te hayatını kaybetmiş. 1932'de yazılmış olan Cesur Yeni Dünya kitabını ben çok beğenmiştim, orada da yanlış hatırlamıyorsam kahraman veya kitabın bazı kahramanları meskalin kullanıyordu,. Algı Kapıları bir deneme kitabı, 1954'te yazılmış. Yazar bir deney için gönüllü olarak meskalin kullanıyor. Meskalin lsd benzeri bir uyuşturucu madde, etkisi 8 ila 10 saat arası sürüyormuş. Yazarın anlattığına bakılırsa algıları açan bir deneyim bu, üstelik sözde bağımlılık yapmadığı gibi beyne de olumsuz bir etkisi yokmuş, tabi bunlar yazarın iddiaları ve kitabın 1954'te yazıldığını düşünürsek bu olumsuz etkileri yeterince tespit edebilecek teknoloji o zaman için olmayabilir. Her neyse, yazar meskalini kullandıktan sonra etrafındaki nesneleri çok daha parlak ve canlı görmeye başlıyor, sanki her nesne büyük bir sır içeriyor ve yazar da bu sırlara birden bire vakıf olmuş gibi bir hisse kapılıyor, ama bu son derece uçucu bir his ve bunu dile getirmeye çalıştığında bu his de uçup gidiyor sanki. Yazar bunu en çok zen ile özdeşleştiriyor, zen terimleriyle hislerini ifadeye çalışıyor ve "kendiliğindenlik", "öylesilik" terimlerini kullanıyor. Kısacası, meskalin etkisindeyken her şey "kendisi", yani "bir sandalye sandalye ve sandalye, sandalye olarak müthiş bir boşluğu dolduruyor ve bir sandalye evrenin sırrını barındırıyor," gibi.

Algı Kapıları 67 sayfa, onun devamında yazarın Algı Kapıları'nın devamı olarak yazdığı Cennet ve Cehennem var, onu da 1956'da yazmış. Burada da cennet ve cehennemin bizim algılarımıza dayandığını anlatıyor. Yazar özellikle sanat eserleri ve daha çok resim sanatı üzerinde durmuş. Meskalin etkisindeyken nasıl etrafta parlak renkler gördüğünü, aslında insanların göz zevkine daha çok parlak renklerin uygun olduğunu, sanatın bu bilgi ışığı altında nasıl şekillendiğini üzerinde çokça duruyor. Sonda da ekler kısmı var, metinde geçen bazı noktalarla ilgili uzun notlar diyebiliriz bunlara.

Ben bu kitabı fazla araştırmadan almıştım, kitabın ismi insanda okuduktan sonra algı kapıları açılacakmış izlenimi veriyor, ama değil. Kitapta ilginç noktalar var, özellikle ressamların eserlerini yorumladığı kısımlar ilgimi çekti ama bana farklı bir bakış açısı kazandırmadı, bu nedenle kitap bana çok hitap etmedi diyebilirim. Ayrıca yazar uyuşturucu madde reklamı yaptığı için de çokça eleştirilmiş. Bana ilginç gelen bir bilgi de, Aldous Huxley ayrıca George Orwell ile yakın arkadaş olması. Keyifli okumalar dilerim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...