13 Ekim 2017 Cuma

Oyun Dürtüsü - Juli Zeh

Merhaba! Öncelikle kusura bakmayın, yorumlarınızı yayınlamakta ve cevaplamakta geç kalıyor olabilirim, blogger arkadaşlarımı ise ziyaret edemiyorum şu aralar, ev ve çocuklarla ilgili sorumluluklarım beklenmedik şekilde arttı, yakında bu konularda yeni düzenlemelerimi yapar yapmaz eskisi gibi olacağına inanıyorum, şimdilik kusura bakmayın :)

Oyun Dürtüsü'ne dönersek, Metis Yayınları’nın sitesinden yaptığım alışverişe bu kitabı hediye ettiler. Önce yazarı tanıyalım, 1974’te Bonn’da doğmuş. Hem hukuk hem Alman Dili ve Edebiyatı eğitimi almış. Kartallar ve Melekler isimli ilk romanını yazış. Bunun dışında hukuk konusunda bir kitap, yazığı makalelerden oluşan bir kitap, Bosna gezisi izlenimlerini içeren bir kitap ve köpek sahipleri için de mizahi bir sözlük yazmış, yazığı kitaplarla çeşitli ödüller almış. Yazarın 2004 yılında yazış olduğu kitap Metis Yayınları’ndan 2007’de çıkmış.

476 sayfalık kitabı Itır Arda çevirmiş. Bu arada kapak resmini çok beğendim. Arka kapak yazısında söyle diyor...

”... bu romanda, fikirlerin, ideolojilerin, dinlerin, barışa inancın, insan haklarının ve demokrasinin yerine pragmatimzi koyan iki özel okul öğrencisinin öyküsünü anlatıyor. İnsanların kararlarının aslında mükemmel prova edilmiş bir oyun olduğunu ve kendisine kalan son varoluş şeklinin de bu oyun olduğunu düşünen Alev ile ‘nitelik edinmeyi’ gereksiz bulan, aptallığa duyduğu nefreti zehir gibi sözlerle dile getiren Ada’nın öyküsü....

Yazar, ‘iyi-kötü’ ayrımının yerini ‘işlevsel- işlevsel olmayan’ ayrımına bıraktığı, ahlakın bir endüstri normuna dönüştüğü ve gerçekliğin kendi kopyalarını taklit ettiği çağımızda, insani bir şey hissedebilmek için kalp piline gerek duyan neslin bu iki üyesini anlatırken, Greenpeace ile El Kaide, Hollywood ile 11 Eylül arasındaki paralelliklere işaret ederek dünyamızın bugünkü durumuna, toplumların yapısına ve insanlar arasındaki ilişkilere alışılmışın dışında bir bakış açısı sunuyor. Hukuk eğitimi de görmüş olan ve gerek analiz yeteneği gerekse üslubu ile eleştirmenlerin takdirini kazanan yazar, kitabında değişen zaman karşısında değerler ve yasaların konumunun yanı sıra adalet, hukuk, dil ve gerçeklik kavramlarını da sorguluyor.”

“Ya nihilistlerin torunlarının çocukları, adına dünya görüşü dediğimiz, ibadet malzemesi satan tozlu dükkandan çoktan
çekip gitmişlerse?” Romanın ilk cümlesi bu ve üç, dört sayfalık bu bölüm bu minvalde devam ediyor. İlk bölümü bitiremeden kitabı okumaktan vazgeçmiştim. Sonra kitabı biraz karıştırdım, ilginç bir iki noktaya rastlayınca, okumaya ikinci bölümden devam ettim.

Ernst-Bloch lisesi özel bir lise, 14 yaşındaki Ada dış görnüşüyle dikkat çekici bir kız değil ama son derece zeki, yine de gerek duymadıkça sessiz kalmayı tercih ediyor. Annesiyle birlikte yaşıyor. Çok iyi bir koşucu, ama hayata karşı adeta kayıtsız, çoğu şeye tepkisi “yapmamla yapmamam arasında bir fark yok, dolayısıyla yapmam/yapmamam gerekmiyor” şeklinde. Smutek ismindeki hem beden hem de Almanca öğretmeni, Ada’yı zekası ve koşma yeteneğinden dolayı dikkate değer buluyor. Smutek’in kendi hayatı da oldukça ilginç, 40 yaşındaki adam aslen Polonyalı ve buradaki hayatı ile ülkesindeki hayatı arasında hala çelişkili hisleri var. Karısı da kendisi gibi Polonyalı ve Smutek neredeyse karısına tapıyor. Karısı ise aslında ona karşı çok da sevecen değil sanki. Bu arada Alev isminde yarı Mısırlı, şeytani bir çekiciliğe sahip genç bir çocuk geliyor sınıflarına. Bütün kızlar ve Ada bir anda bu delikanlının çekimine kapılıyor. Alev Ada’nın daha cüretkar ve şeytani erkek verisyonu sanki. İkisi derslerdeki tartışmalarla birbirlerine çekiliyorlar. Alev cinsel sorunlarından dolayı yaşıtı erkeklerin cinselliğe harcadığı enerjiyi başka şeylere yöneltmek durumunda, bu başka şeyler arasında “oyun teoirisi” ve bunun uygulaması var. Alev Ada’ya oyun teorisi ile ilgili bir kitap verir ve ardından yazdığı senaryoyu sahneye koymaya başlar. Ada ise sorunsuz bir hayattan sıkılır ve kendisini Alev’in büyüsüne bırakıp, onun yazdığı oyunda rol alır. Bu ikilinin ağına düşen ise Smutek’tir.

Kitabı beğendim, gerçekten oldukça sürükleyici, merak uyandırıcı bir kitaptı. Zaman zaman kitaptaki felsefi tartışmalardan sıkıldığımı itiraf edeyim ama onun haricinde güzel bir kitaptı, 467 sayfayı iki, üç gün içinde okudum. Değişik bir şeyler okumak isterseniz tavsiye ederim. Sonu da güzeldi bence. Keyifli okumalar dilerim.




5 Ekim 2017 Perşembe

Deniz, deniz - Iris Murdoch

Iris Murdoch okumalarına devam ediyorum. “Deniz, deniz” (The sea, the sea) 1978’de yazılmış olmasına rağmen dilimize son çevrilen Murdoch romanı. Ağustos 2016’da Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan 512 sayfalık romanı Nuray Önoğlu çevirmiş; çok detaylı, harika bir çeviri gerçekten. Bu arada kitabın fontu küçük, bölüm sayısı çok az yani bana göre kitap 650 sayfaya karşılık geliyor.

Kitabın konusunda “eski bir tiyatrocu deniz kenarındaki evinde inzivaya çekilir,” diye başlıyordu, kitabın –hele de bu kadar uzun olunca- sıkıcı olacağını düşünüyordum ama kitap okuduğum en iyi Iris Murdoch kitabıydı, kesinlikle bayıldım.

Kahramanımız Charles Arrowby altmışlı yaşlarda, eski bir tiyatro oyuncusu ve yönetmenidir. Artık emekli olmaya karar vermiş ve deniz kenarı bir köyde, tek başına, merkeze uzak, oldukça değişik bir ev alır. Shruff’s End ismindeki bu evi bu kadar çok sıfatla anlatmaya çalıştım ama ev romanda oldukça geniş bir yer tutuyor. Roman aslında Charles Arrowby’nin günlüğü, ama tarih atılmamış.
Shakespear’a göndermeler, özellikle Fırtına ile benzerlikler de var romanda. Önsözde bahsedildiği üzere Tibet Budizmi’nde bahsedilen hikayelerle de paralellikler varmış.

Arrowby, öncelikle Shruff’s End’i ve orada geçirdiği sakin günleri anlatarak başlıyor, kendine hazırladığı değişik yemekler var. Ve tabi ki Shruff’s End’den görünen manzaranın eşsiz anlatımı, şiir gibi. Böyle yüzlerce sayfa olsa sıkılmadan okunur, o kadar keyifli ve güzel bir anlatım… Sonra yavaş yavaş Arrowby ailesini, geçmişi, kendisini bugünlere getiren olayları anlatmaya başlar. Kısa bir süre sonra ise gençliğinde delice aşık olduğu, evlenmek istediği, ancak çok da net olmayan bir sebepten kendisini geri çeviren Hartley’e rastlar köyde. İşte bu karşılaşma Arrowby’nin hayatını alt üst eder. Sadece bu da değil, Arrowby’nin bir şekilde hayatlarına etki etmiş olduğu eski arkadaşları, aşkları ve eksantrik kuzeni James de bir şekilde hikayeye dahil olurlar.

Roman, bir sürü gelişmeden sonra, kahramanların ve Arrowby’nin hayatındaki son durumları özetleyen hamiş bölümü ile son buluyor.
Arka kapakta John Burnside kitap için “ … Deniz, deniz bizi başlıca ifritlerimizle yüzleştiren çok güzel, karmaşık ve ironik bir roman: Korku, kıskançlık, kibir, haset, yanlış kişiye duyulan aşkın acısı ve hayhuyu: ister savaş alanında olsun ister evimizin mahremiyeti içinde, şiddet kullanma içgüdüsü. Böyle bir eserde tek bir izleği çekip çıkarmaya olanak yoktur.” Demiş. Kitabın başında onun yazdığı 11 sayfalık bir önsöz bulunuyor.

Önsözün son paragrafı. Murdoch’un ölümü üzerine The Times’ta hakkında çıkan yazıdan bir parçayla son buluyor;

Onu çok fazla eser yayınladığı için kınayanlar, belki de asıl noktayı kaçırıyorlardı; Murdoch mükemmel (hakkında onca derin düşündüğü iyilik gibi) insanın başarabileceklerinin ötesindeymişçesine, kusurluluk yahut kusurlu olabilme yeteneği üzerinde çalıştı. Her romanı idealine ulaşmak için yeni bir girişim idiyse bile, idealinin her defasında daha ötelere gittiğini gördü.”

Bu arada Murdoch yine bir felsefeci olarak romana kattığı çeşitli felsefi tartışmalarla eseri oldukça zenginleştirmiş, özellikle ahlak felsefesi üzerinde durmuş. Romanın son bölümündeki metafizik anlatımlara ise yine bayıldım. Bu romanın kesinlikle Murdoch’un başyapıtı olduğunu düşünüyorum.


30 Eylül 2017 Cumartesi

Berlinli Apartmanı - Yaprak Öz

Romanı tam bir kitap kurdu olan sevgili Deeptone’un blogunda görmüştüm, o gizem gerilim türündeki bu romanı çok beğendiğini söyleyince ben de hemen alıp okudum. Delta Yayınları’nın bir kolu olan Yitik Ülke Yayınlar’ndan 2013 yılında çıkmış bu roman. Yazarın ilk romanı. Sonrasında Şeytan Disko (2015) ve Tilki, Baykuş, Bakire (2017) çıkmış. Aynı zamanda bir çok şiir kitabı da bulunuyor yazarın. Kendisi çok başarılı bir çevirmen bu arada.

Berlinli Apartmanı 239 sayfa. Kahramanımız 30 yaşında bir çevirmen olan Oya. Bahariye’de çok uygun fiyata aldığı apartman dairesine büyük umutlarla taşınmıştır, gerçekten başlarda her şey harikadır, şirin komşular, keyifli bir ev... Ama sonra garip olaylar olmaya başlar. Olayları çözmek ise gerilimli çeviriler yapan Oya’ya düşer...

Kitabı tam bir günde bitirdim. Hem dili çok hoştu hem de olaylar son derece merak uyandırıcıydı. Yazarın diğer kitaplarına da göz atacağım mutlaka. Değişik ve sürükleyici bir şeyler okumak isterseniz kaçırmayın.

24 Eylül 2017 Pazar

Seçilmis Şiirler - Anna Ahmatova

Severek takip ettiğim, zevkine çok güvendiğim sevgili arkadaşım Biblio geçenlerde şu yazısında bu kitabı paylaşmıştı. Alıntıladığı şiiri o kadar beğenmiştim ki hemen kitabı aramaya koyuldum, şansıma Nadir Kitap’ta buldum.

Adam Yayınları’ndan Mayıs 1984’te çıkan kitabı Azer Yaran çevirmiş. Biblio ayrıca şairin şiirlerinin çeviri karşılaştırmasını da yapmış, böylece Azer Yaran çevirisinin ne kadar başarılı olduğunu da görüyoruz.

Kitabın başında şair hakkında bilgi de verilmiş. 1889- 1966 yılları arasında yaşamış olan Ahmatova, Rus edebiyatının en büyük kadın şairi sayılıyormuş. Petersburg’da büyümüş, Kiev’de hukuk okumuş. 1910’da Akmeist okulunun kurucusu büyük şair Gumilyov’la evlenmiş. 1917’de ondan ayrılıp, 1918’de başkasıyla evlenmiş ama 1921’de ayrılmışlar. Aynı yıl Gumilyov kurşuna dizilmiş. 1925- 1940 yılları arasında şiirleri kötümser duygular içerdikleri gerekçesiyle yayımlanmamış. Daha çok aşk konusunu işleyen şair, yurtseverlik temasını da işlemiş. 1946’dan sonra ise şiirlerindeki erotik, gizemci ve kötümser öğeler ileri sürülerek eleştirilmiş ve Sovyet Yazarlar Birliği ile ilişkisi kesilmiş. Yani şair olarak en etkin dönemi 1912- 1922 olmuş, ondan sonra sık sık eleştirilerle mücadele ettiği görülüyor.

74 sayfalık kitaptaki hemen hemen bütün şiirler oldukça etkileyici buldum. Daha çok aşk ve hatta aşk acısını işlese de örneğin Mesleğin Gizleri isimli 10 bölümlük şiiri de oldukça ilginç, burada yaratma, esin perisi, ozan, okuyucu, son şiir, epigram, şiir üstüne ve Osip Mandelştam’a (arka kapakta bu kişinin ‘Ahmatova, Rus şiirine on dokuzuncu yüzyıl Rus romanının zenginliğini getirmiştir’ sözüne yer verilmiş) isimli başlıklar altında süreci incelemiş, şiirin hiç de kolay yazılmadığını anlatmış mesela, çok ilginçti.

Panik

Sıradan bir incelik gereğince,
Yaklaştı yanıma, gülümsedi
Yarı üşengeç, yarı sevecen,
Öpücüğünü ellerime değdirdi.
Ve gizemli eski çehrelerin
Gözleri üzerimde dolandı...
Bütün uykusuz gecelerimi,
Sürünceme ve çığlıklardan bir on yılı
Usul bir sözcüğe doldurdum
Ve dedim ki ‘beyhude’
Gittin sen, ve şimdi ruhum
Boş ve aydınlık yeniden

Keşke şiirlerin yazıldığı tarihler de verilseydi. Eminim şiirleri çok acı çektiğini tahmin ettiğim şairin özel hayatıyla paralelllik gösteriyor. Örneğin nedense bu şiiri ilk eşine yazığını düşündüm...

Çok ilginç bir başka nokta ise yazarın Deniz Kıyısında Sone isimli şiirinin ilk kıtasında;

Gerilmiş sincap postı gibi temiz
Bir küçük bulut gökte ağırmakta
Dedi; “Hiç de yazık değil, bedeniniz
Çözülen bir kar perisi gibi eriyecek martta.”

Şair gerçekten de bir mart günü, 5 Mart 1966’da hayatını kaybetmiş... Keyfili okumalar dilerim.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Kış Günlüğü - Paul Auster

Bir kaç ay önce Yanılsamalar Kitabı’nı okumuştum, o kitap hakkındaki yazıma yorum olarak pek çok arkadaşım yazarın Kış Günlüğü kitabını hararetle tavsiye etmişlerdi. Ben de tavsiyelere uyup hemen kitabı aldım :)

Kitap 2012 yılında Can Yayınları’ndan çıkmış, 195 sayfalık bir anı kitabı. Doğrusu yazardan daha önce Kehanet Gecesi ve Yanılsamalar Kitabı’nı okumuş - yazarın iddialı kitaplarından değiller ama yine de- çok bayılmamıştım. Kış Günlüğü anı türünde ve yazarın kendi kendine konuşması gibi yazılmış.

Bu arada kitabın kapağını çok beğendim, kapaktaki kapı numaraları gerçekten yazarın şimdiye kadar oturmuş olduğu 20 evin (halen oturmakta olduğu 21. ev hariç) kapı numaralarından oluşuyor, demek istediğim evlerin gerçek fotoğrafları değildir herhalde tabi ama kapı numaraları doğru :)

Yazar çocukluğundan başlayarak hayatını, kendisinde iz bırakan olay ve kişileri çoğunlukla kronolojik, ara sıra çağrı-şımsal bir şekilde anlatıyor. Anlatıcı hayranlık duyduğumuz, ulaşılmaz bir yazar değil de orta yaşını tamamlayıp kendisinin de dediği gibi hayatının kışına başlayan, sıradan endişelere sahip içimizden biri. Kendisini ve hayatını böylesine açıklıkla, böylesine objektif bir şekilde ortaya sermiş olması hayranlık verici. Bunun yanısıra başka bir kitabında (Yalnızlığın Keşfi) aile sırlarını ifşa etmiş olmasından dolayı kuzeniyle arasının açılmış olması da ilginç tabi:)

Yazarın hayatını en çok etkilemiş kişi annesi olarak görülüyor. Annesi ile ilgili kısımlar beni çok etkiledi. Hemen hemen 3 yaşından itibaren annesiyle ilgili anıları var yazarın. Böyle küçük yaşta bir çocuğun hisleri, olaylara bakışını bir yazarın ağzından dinlemek etkileyici. Yazar hem hayranlık duyuyor annesine hem de yoğun eleştiriler yöneltiyor ona. Örneğin annesi hep çalışmış, 60 yaşından sonra kimsenin desteği olmadan iş kurmuş, son derece becerikli, zeki, çocuğuyla çok ilgili bir anne. Ama sonuçta zaafları, korkuları olan normal bir insan. Belli bir yaştan sonra yükseklik korkusu, yalnız dışarı çıkma korkusu ve başka korkuları, endişeleri olmasına ve ileri yaşına rağmen yalnız yaşamayı başarıyor, ama oğlu yine de eleştiriyor onu, sonunda kadın oğlundan 1,5 saat uzaklıktaki evinde yalnız ölüyor.

Kitabı çok beğendim, çok etkilendim. Karısıyla ilişkisini de çok güzel anlatmış. Kısacası Paul Auster’dan tavsiye ede-bileceğim bir kitap, keyifli okumalar dilerim :)


12 Eylül 2017 Salı

Yine Çıkartmalar, yine çıkartmalar...!

Eveet, yine "çıkartmaların faydaları" konulu bir postla karşınızdayım. Çıkartmaları çok seviyorum, bazen yazdığım mektupları süslüyorum, ama onları çeşitli şeylerin üzerinde görmek beni daha çok mutlu ediyor sanırım, bu yüzden kitap ayracı (bkz. şu post, bunlara yenilerini de ekledim bu arada) ve benzeri şeylerde kullanıyorum bol bol onları.

Son olarak bir şey içerken kullanmak istemediğim bu kupayı çıkartmalarla kalemliğe dönüştürdüm, yapması oldukça eğlenceliydi, tek tek seçip onları uygun yerlere yerleştirirken çok eğlendim:))

İşte dört cepheden kalemliğim, nasıl olmuş? :)


7 Eylül 2017 Perşembe

“Kültür Sanat Mevsimi | Sonbahar 2017 | 01/60”
Acımak - Reşat Nuri Güntekin

Öncelikle size severek takip ettiğim blogger arkadaşımız Tuna Başar’ın blogu Gecebiyat’ta başlattığı Kültür Sanat Mevsimi /Sonbahar 2017 etkinliğinden bahsetmek istiyorum, şurada detayını okuyabileceğiniz bu etkinlik bir “challenge” etkinliği, Tuna Bey tamamlanmak üzere 60 görev belirlemiş, 1 Eylül – 30 Kasım tarihleri arasında istediğiniz görevleri yapıp blogunuzda yazılarını yazabilirsiniz. Bu görevlerle hem kendimizi geliştirebiliriz hem de paylaşımlarımızla başkalarına “ilham” verebiliriz :)

Bence harika bir etkinlik, ayrıca etkinlik edebiyatla sınırlı değil, görevler arasında bir öykü yaz, bir belgesel izle, UNESCO kültür mirası listesindeki bir madde hakkında araştırma yaz gibi gayet yaratıcı maddeler de var. Ben de bu etkinliğe katılabildiğim kadar katılmak ve diğer katılımcıları takip etmek istiyorum, son derece bilgilendirici ve renkli olacağına eminim. Tuna Bey’e bu güzel etkinlik için çok teşekkür ederim. Umarım siz de keyif alırsınız.

Etkinliğin ilk görevi “Dünya veya Türk klasiklerinden bir kitap oku ve kitap üzerine bir yazı yaz”. Benim seçtiğim kitap ise Reşat Nuri Güntekin’in Acımak isimli eseri.


Reşat Nuri Güntekin’in tüm eserlerini okuyabilmeyi çok isterim. Şimdiye kadar yazardan Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Kavak Yelleri, Eski Hastalık, Kızılcık Dalları, Yaprak Dökümü , Akşam Güneşi, Damga, Sönmüş Yıldızlar ve Son Sığınak kitaplarını okumuştum, bu da yazarın okuduğum onbirinci kitabı oldu. Acımak’ı İnkılâp Kitabevi’nin baskısından okudum. Eser 1928 yılında yazılmış, 1922’den 1961’e kadar eser vermiş olan yazarın ilk dönem eserlerinden sayılabilir belki. Çok sevilen, çok popüler bir kitabı olduğunu da söyleyebiliriz.
Zehra, Anadolu’nun ücra köylerinden birinde büyük özveriyle çalışan genç bir öğretmendir. Özellikle ahlaki zayıflıklara hiç hoşgörü göstermemesi, katı disiplini ile nam salmış ve takdir görmektedir. Uzun zamandır ilişkisini kesmiş olduğu babasının ölmek üzere olduğunu haber alınca, belki de sadece bir görev duygusuyla onu son kez görmek için İstanbul’a gider. Ancak o gittiğinde babası Mürşit Bey çoktan vefat etmiştir. Genç kadın babasından kendisine kalan sandığa bakarken onun günlüğünü bulur. Ahlaki düşüklüğü nedeniyle “baba” demeye bile utandığı bu adam acaba nasıl bu hale gelmiştir? Günlükte bu soruların cevabını bulacaktır…

Yazarın en sevdiğim kitapları arasına girdi Acımak. Kısa ancak merakla okunan, ders verici bir roman. Keyifli okumalar dilerim.

6 Eylül 2017 Çarşamba

Aşkın İstilası; Yol - Metin Hara

Özellikle son dönemde magazin basınında Adriana Lima ile yaşadığı aşk ve bunun gerçek olup olmadığı tartışmaları ile gündeme geldi Metin Hara. Tam da bir üçleme olan serinin ikinci kitabı olan Dem’in yayınlanışı ve ilk kitap Yol’un İngilizce baskısının yayınlanışıyla aynı günlere denk gelmişti bu aşk. Bense aynı günlerde Yol’u okuyordum...:)) Kusura bakmayın biraz absürt bir giriş oldu. Aslında Metin Hara ismini duymam çok daha eskiye dayanıyor. Kendisi henüz kitabını çıkartmamışken bir arkadaşım İnsanaGüven’e devam ediyordu ve Metin Hara’dan övgüyle söz ediyordu. Sonra Yol 2014 Mayısında yayınlanınca bana da mutlaka okumamı önermişti. Bir kitapçıda kitabı karıştırdığımda “bildiğimiz şeyler” demiş ve alıp okumayı düşünmemiştim.

Ama bir kaç ay önce enteresan bir şekilde kitabı yolda (!) buldum:) Kitabın kapağındaki ibarelerden başlayayım önce “Yeniçağın Dervişi’nden Aşkın, Yeniden Doğuşun, Farkındalığın, Sınırsızlığın, DEğişimin ve Şifanın Yol Rehberi...”

Kitap 12 bölüm ve 407 sayfadan oluşuyor. İlk bölümde yazar kendi hayatını ve bu yola neden çıktığını anlatıyor. Oldukça engebelerle, mücadelelerle dolu bir hayat gerçekten. Ama en başından beri hayatta ne yapması gerektiğini ve amacını biliyormuş, bu açıdan ne kadar karanlık bir ormanda da olsanız pusulanızın size her zaman kuzeyi gösterdiğini bilmek içinizi rahatlatan bir şey.

Kitapta adım adım anlatılan bir yol haritası var. Yazar gerek kendi hayatından gerek danışanlarının hayatlarından örneklerle anlatmış her şeyi. Hayatımızı değiştirmek için ilk adım beta beyin dalgasından çıkmak. Beta beynimizin ürettiği en yüksek frekans, bu de korku, endişe ve stres gibi duygularda ortaya çıkıyor normalde, ancak biz sürekli bu frekansla yaşıyoruz ve bu nedenle farkındalığımız çok düşük. Bu frekanstan çıkıp hem sakin ve huzurlu olabilmek hem de hayatımızda istediğimiz değişimleri yakalayabilmek için yazar çok basit bir teknik olan Sufi nefesini öneriyor. Sufi Nefesinde burnumuzdan aldığımız nefesi (4), yine burnumuzdan ama daha uzun, hemen hemen iki katı sürede (8) veriyoruz. Her gün 10 dakikalık bir egzersizin bile büyük değişimler meydana getireceğini iddia ediyor yazar.

Düşünce gücü konusunda daha önce de pek çok kitap okumuştum ve olumlu düşünmenin hayatımızda pek çok pozitif etki meydana getireceğine inanıyor, zaman zaman da bunu deneyimliyorum:) Yazar beta frekansından çıktığımızda zaten bütün güzel değişimlerin otomatik olarak gerçekleşeceğini anlatıyor, çünkü pozitif bir zihin poztif olayları çekecektir. Metin Hara’nın bir diğer önemli düşüncesi de yaşadığımız her şeyin sebebinin ve çaresinin biz de olduğu. Buna inanınca her şey bambaşka bir hale geliyor çünkü çoğumuz yaşadığımız olumsuzluklardan başkasını sorumlu tutma eğilimindeyizdir, ya küçükken ailemizin tutumu bizi bu hale getirmiştir ya hakkımız yenmiştir ya da yıldızları kötü etkisi altındayızdır, ama Metin Hara buna karşı çıkıyor, en önemlisi ne yaşamış olursak olalım bunu geçmişte bırakmayı ve yine de zihin yapımızı değiştirmeyi seçebiliriz. Kitapta oğlunu kaybetmiş bir anne gibi uç örnekler de var ama bu kişiler bile yaşadıklarını aşmayı başarmış, o acı daima var olmaya devam edecek ama artık hayatı darma duman edemeyecek.

Bir de “şifa” konusu var, Sufi nefesiyle birleştirerek şifa topları yapıyorsunuz, ama bu öyle basit bir şey ki (çoğu kişi bunun basitliği karşısında hayal kırıklığına uğruyor), her şeyin temelinde hayal etmek yatıyor. Aslında beta beyin dalgasından çıkmak bile yeterli, o zaman hayal ettiklerinizi gerçekleştirmek, şifa bulmak ve her şey mümkün.

Ben kitabı çok sevdim. Başlarda açıkçası yazarın “sevgi kelebeği” tarzını biraz itici bulduğumu itiraf edeyim ama sonra alıştım, onun zihin yapısıyla bağdaştırdım bunu. Bu arada ben kitabın ocak 2015’te çıkan 120. baskısını okudum. Bir de “yeniçağ dervişi” falan gibi şeyler yazılmasa daha iyi olurmuş. Yani yaarın yaşadıkları gerçekten insana bunu düşündürüyor ama kapağa kendi resmini koyması ve benzeri şeyler onun kendisini çok fazla öne çıkardığı izlenimini veriyor. Savunduğu ve insanlara göstermeye çalıştığı, basitliğini, ulaşılabilirliğini gösterdiği fikirlerin yanında bu tavrıyla -benim gibi anti-popülist- kişiler için biraz itici oluyor. Kitabı yolda bulmasam hala okumamış olacaktım, oysa şu an egzersizleri düzenli yapmaya çalışıyorum :)) Bütün bunlara rağmen size -eğer varsa- önyargılarınızı kırıp kitabı okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim.

1 Eylül 2017 Cuma

Kadere Bak - Cecelia Ahern

“Love, Rosei” filmi en sevdiğim filmlerden birisi (Bunun Sam Claflin ile bir ilgisi yok :)). Filmi beşinci izleyişimden sonra romanı olduğunu fark ettim! Kitabın yazarı Cecelia Ahern aynı zamanda Not: Seni Seviyorum’un da yazarıymış ve kendisi eski İrlanda başbakanlarından birinin kızıymış.

Orijinal ismi “Where The Rainbow Ends” olan kitap Pegasus Yayınları tarafından 2016’da “Kadere Bak” ismiyle çıkmış -kitap bu ismi fazlasıyla hak ediyor.

442 sayfalık kitap mektup, e-posta, chat sohbeti tarzında ilerliyor, bir çok yerde bu yazım tarzının herkesin hoşuna gitmeyebileceği şeklinde yorumlar okumuştum ama ben sevdim.

Kahramanımız Rosie Dunne ve en yakın arkadaşı Alex 5 yaşından beri herşeylerini paylaşmaktadırlar. 16 yaşında aralarındaki bir yanlış anlaşma hayatlarında büyük rol oynar. Sonrasında Alex ailesiyle Boston’a yerleşir. Rosie mezuniyet partisinde yaşadığı ilişkiden hamile kalınca hayatı alt üst olur. Ama herşeye rağmen hiç bir zaman Alex’le bağları kopmaz, dünyanın öbür ucunda da olsa daima birbirleriyle herşeylerini paylaşıp destek olmaya devam ederler. Birbirlerini sevmekten asla vazgeçmeseler de şartlar onların bu itirafı yapmalarına daima engel olur, yine de bu sevgi onları ayakta tutan bir şeydir. Bu arada Rosie’nin kızı Katie, diğer aile üyeleri ve en yakın arkadaşı Ruby de paylaşımlarıyla hikayede önemli yerlere sahipler.

Kitap uzun olmasına rağmen bir kaç günde bitirdim. Tam da “kadere bak, yok artık!” denilecek bir kitap doğrusu, yazar uzatmış da uzatmış ama böyle yaparak verdiği fikri sevdim ” bir sevgi karşılıklı yaşanmasa bile sizi ayakta tutan güç olabilir”.

Bu arada Alex ve özellikle de Rosie’nin esprili tarzları, her şeye komik tarafından bakmaları çok eğlenceliydi. Rosie, tam da arkadaşınız olmasını isteyeceğiniz biri. Kitabı sevdim ama film daha etkileyiciydi, müzikleri (en sevdiğim şarkılardan biri olan Lily Allen’in “Littlesr Things” çalıyordu, bu filme ne kadar da uygun) ve görüntülerle, bir de olayların daha sade işlenişiyle çok güzel bir sinema uyarlaması olmuş. Kitabı okumasanız da filmi izleyin derim, keyifli seyirler:)

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Soğuk - John Smolens

Plan B Yayınları'ndan 2003 yılında çıkan kitabımız, 358 sayfa, çevirisini Sabri Gürses yapmış. Arka kapakta "Smolens'ın tuhaf karakterleri ve roamnın geçtiği tüyler ürperten iklimiyle soğuk, Oscar ödüllü Fargo filmininin edebiyattaki karşılığı olarak gösteriliyor," denmiş. Yazının devamı şöyle;

"Hapishaneden kaçan bir adam, ormanın ortasındaki evinde inzivaya çeilmiş, iyi kalpli dul bir seramikçi kadın, karısı tarafından terk edilmiş ve kendini işine adamış bir şerif, başbelası bir ağabey, hap kullanan, genç, çekici bir kadın ve gözünü kırpmadan kötülük yapan yaşlı bir baba... Zorlu iklim şartları, her an hayatta kalma mücadelesine neden oluyor. Smolens soğuğun, insanların karakterine nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor."

Aslında yukarıdaki açıklama oldukça iyi anlatıyor kitabı. Kitap Amerika'nın Kanada sınırındaki Michigan eyaletinde geçiyor. Norman, kız arkadaşı Noel'i ağabeyisi ile uygunsuz bir durumda yakalayınca çok sinirlenir, Noel'e vurur ve bir de başka bir adamı vurur, bunun üzerine hapse girer. Noel ve Norman'ın ağabeyi Warren evlenir. Norman hapisten kaçar... Olaylar aslında oldukça karmaşıktır, Noel adeta kaderin cilvesiyle küçük kızı ile mutsuz bir hayata hapsolmuştur, kafamdaki filmde Noel'i Melissa George canlandırıyordu:) Norman da sanki kader kurbanıdır, o da Edward Norton olabilir mesela...

Neyse daha fazla anlatıp sürprizleri bozmayayım ama genel olarak Soğuk karakterleri güzelce işleyen, aslında basit gibi görünen kurgusuna rağmen sayfaları size merakla çevirtecek bir kitap. Sadece sonlarındaki askiyondan biraz sıkıldım ama genel olarak güzeldi, kafa dağıtacak değişik bir şeyler okumak isteyenlere tavsiye ederim. Keyifli okumalar.

22 Ağustos 2017 Salı

Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri – İsmail Güzelsoy

Birkaç ay önce yazarın Değmez isimli romanı hakkında yazığımda bir çok arkadaşım özellikle Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri (nedense hep “renk ve koku” diyesim geliyor) isimli romanını tavsiye etmişti. Ben de tavsiyeler üzerine hemen aldım kitabı.

Kitap 2010 yılında Doğan Kitap’tan çıkmış ve 310 sayfa. Daha önce yazardan bahsetmiştim ama yine kısaca bahsedeyim, 1963 Iğdır doğumlu, orta öğrenimini İstanbul’da yapmış, İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu bırakıp İsveç’e gitmiş, orada yaşadığı 3 yıl boyunca İsveç Edebiyatı üzerine çalışmış. 2005 yılında yazığı Sincap romanı, bu romanda da geçen bir karakterin hikayesini anlatıyor. Bundan sonra yazığı Değmez isimli roman da –tam olarak bu hikayenin devamı olmasa da- bunun devamı niteliğinde.

Kahramanımız İskender Sof, İstanbul’da yaşayan ünlü bir şair, ancak eserleri sakıncalı bulununca sakıncalı bulunan diğer meslektaşları gibi faili meçhul bir cinayete kurban gitmemek için, oradan Sovyetler Birliği’ne kaçmak üzere Iğdır’a gidiyor, Habil ismiyle trende arkadaşlık kurduğu Sincap’ın peşine takılıyor. Bu arada şairle ilgili ilginç bir nokta da renkleri görememesi. Sincap İskender’i, her sorunu çözer dediği Ahund’a götürüyor, Ahund ve torunu Nuh bilge kişiler, İskender’e bir şekilde kanları ısınıyor ve sorununu çözüm aramaya başlıyorlar. Bu arada hikayemizin anlatıcısı, aynı köyden bir meddah olan Değil Efendi. Bence romanın en güzel, en heyecanlı kısımları da Değil Efendi’nin bizzat ağzından dinlediğimiz kısımlar. Romandaki bir diğer önemli karakter de köyün delisi Ninno. Ninno aynı zamanda Değmez’in de önemli karakterlerinden birisi. Bu arada kitabın isminden de anlaşılacağı üzere renkler romanda önemli bir yere sahip, yazarın sanata yakınlığı (Değmez’deki illüstrasyonları kendisi yapmıştı) dikkat çekiyor. Korku da kitaptaki bir diğer önemli tema, İskender korkunun tersini arıyor.

Değmez ve Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri arasında ilginç ilişkiler de var, bu romanda yazar “Nuh, İskender ve Selvi’ye neler olduğu bir başka romanın konusu” diyor. Bu romanda şair İskender Aras nehri üzerinden Sovyetler’e sığınıyor, Değmez’de ise şair Faruk Ferzan aynı şekilde Aras’ı geçmeye çalışıyor. İskender’in kendisi anlatan karısı kızıl saçlı Süheyla. Faruk’un sevgilisi de kızıl saçlı Süheyla.

Sonuç olarak ben romanı çok sevdim, yazarın geçtiğimiz günlerde çıkan Gölge romanını da çok merak ediyorum ve okumak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Tek Boynuzlu At - Iris Murdoch

Murdoch okumalarım devam ediyor. Yazarın 1963’te yazığı Tek Boynuzlu At’ı Can Yayınları’nın 1983 baskısından okudum. 365 sayfalık kitabı Tülin Nutku çevirmiş.

Kitabımız genç bir öğretmen olan Marian’ın gazetede gördüğü ilana cevap vermesi ve yatılı öğretmenlik teklifini kabul ederek çok küçük bir kasabada yer alan Gaze Şatosuna gitmesiyle başlar. Ancak Gaze’de hiç çocuk yoktur, Marian aslında evde hapis hayatı yaşayan genç Hannah’a arkadaşlık etmek üzere işe alınmıştır. Gaze’de adeta herşey bir sır perdesi altındadır. Ev halkının hepsi birbirinden ilginçtir; Gerald genç ve güçlü bir erkek olarak hem eve kahyalık eder hem de Hannah’ın uzaktaki eşi Peter için Hannah’a gardiyanlık eder. Violet de Hannah’ın uzak akrabası ve ev işlerine yardımcıdır, kardeşi Jamesie Gerald’a yardımcılık eder ve Denis de uşaktır. Ama burada karmaşık bir ilişkiler yumağı vardır. Ayrıca Gaze’in karşısındaki Ride Şatosu’nda yaşlı öğretim görevlisi Max, kızı Alice, oğlu (aynı zamanda Hannah’ın eski aşkı) Pip yaşar, arada Max’ın eski öğrencisi ve Alice’in aşkı Effingham onları ziyaret eder.

Kişileri kısaca tanıtmak bile karmaşık ilişkilerin çok azını gösteriyor bize. Marian’ın gelişi ve Hannah’ın özgür kalması gerektiğine olan inancı, bir de kişileri buna ikna etmeye çalışması bütün dengeleri alt üst eder.

Kitabın ilk yarısı evin ve kişilerin gizemi beni oldukça etkiledi, ama devamında ilişkiler ve olaylar daha da karmaşıklaştı. Murdoch’un hemen hemen bütün romanlarında kişiler ve ortam ne kadar gerçekçi bir şekilde yazılmış olursa olsun olaylar mutlaka absürt bir noktaya geliyor. Tabi bunun amacı her ne kadar okuru şaşırtmak olsa da esas amaç bir felsefeci olan yazarın bir takım kavramları tartışmak istemesi. Bu kitapta inanç, ahlak ve iyilik kavramları üzerinde durmuş yazar.

Kitabın başında Nazan Tukin Aksoy’un aydınlatıcı bir önsözü yer alıyor.

.... Anlattığı çarpıcı, hatta yer yer irkiltici olaylar, birbirini izleyen şaşırtıcı serüvenler romanına sürükleyicilik katar. Öykü üstünkörü bir gözle okunduğunda okur belli bir tad alabilir ama bütün bu yadırgatıcı, garip olayların anlamı nedir diye kendine sormaya başlarsa, romanın taşıdığı düşünsel, felsefi içerikle karşı karşıya gelir. Murdoch’un felsefi temaları geleneksel öykü anlayışı içinde işlemesi, onu hem gerçekçi İngiliz yazarlarından ayırır, hem de Sartre, de Beauvoir, Camus gibi felsefi içerikli romancılara yaklaştırır.

... Bir felsefeci olarak ele aldığı sorunlarla, bir romancı olarak dile getirdiği dünya birbirinden ayrılmaz. Nitekim romancıyı şöyle tanımlar; ’
Bir romancı, filozofun daha karışık biçimde gördüğü bir şeyi, yani insan aklının yapısının bir kereliğine ve her zaman için geçerli olarak ortaya konulmuş kaskatı bir araç olmadığını, içten içe anlamış bir kimsedir.'

... Murdoch bireyler arası iletişimin koptuğu böyle bir çağda onun yeniden kurulması, bununla hayata yeni bir anlam kazandırılması için yeni bir felsefeye, bir ahlak felsefesine gereksinin olduğu düşüncesini savunur. Onun bütün yazarlık etkinliği, çağımızda eksikliğini duyduğu ahlak felsfesibe bir katkıda bulunma amacına yöneliktir.

Arka kapakta ise kitap şu şekilde tanıtılıyor;

Tek Boynuzlu At, olağan bir dünyadan, olağandışı bir dünyaya gelen iki insanın gözüyle anlatılır. Sürükleyici, ilginç olaylarıyla, değişik, cinsellikle maneviliğin birleşip kaynaştığı bir dünyadır bu.

Ben kitabı sevdim, açıkçası olaylarını anlamına çok fazla kafa yorduğumu söyleyemeyeceğim, ama üstünkörü okunsa bile olaylar düşündürücü ve kitabın dili her şekilde çok güzel, dolayısıyla kitabın felsefi altyapısı gözünüzü korkutmasın. Kitabın her bölümü son derece olaylı ancak bir noktadan sonra bu arka arkaya gelen şok edici olaylar biraz etkisini kaybediyor açıkçası. Yine de keyifli bir okuma oldu benim için, size de keyifli okumalar dilerim :)

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yeni Bahar (Zaman Çarkı 0) - Robert Jordan

Yeni Bahar, 14 kitaptan oluşan Zaman Çarkı serisinin başlangıç kitabı, yani Yeni Bahar dışında tam 14 kitap var Zaman Çarkı serisinde. Kitabımız İthaki Yayınları’ndan 2016’da çıkmış (3. baskı), Niran Elçi tarafından çevrilmiş ve 341 sayfa.

Başlangıç kitabında kahramanımız kitabında başında bir kabul edilmiş, ortalarından sonra ise bir Aes Sedai (özel güçlere sahip bir nevi rahibe diyebiliriz belki) olan Moraine’dir. Bir gece tesadüfen duyduğu bir kehanet Moraine’i harekete geçirir, çünkü kehanet ejderin doğduğunu haber vermektedir. Bu aynı zamanda kıyamet habercisidir. Moraine ilk olarak Aes Sedai’liğe yükselmeyi sonra da Ejder’i kötü niyetli kişilerden (örneğin gizli Kara Ajah’ın üyelerinden) önce bulmayı ummaktadır. Ancak Aes Sedai’liğe yükselse bile önünde pek çok engel vardır. Yine de kendisi gibi Aes Sedai olan arkadaşı Siuan ve Malkier (karışık bir durumla) kralı Lan ona bu macerada yardım edeceklerdir.

Kitap iç kapağındaki özeti de buraya alsam iyi olacak;

“Tar Valon kuşatılmış, Vakanüvis dünyayı Karanlık Varlık’tan kurtarabilecek yegane insanın, Ejder’in doğduğuna dair kehanette bulunuyor ve sırf tesadüf eseri, Vakanüvis’in yanında Moiriane Damodred ve Siuan Sanche var. Dünyanın Gözü’nde Emond Meydanı’na gelen soğuk ve vakur Aes Sedai’den çok farklı bir Kabul Edilmiş olan saf, eşek şakalarından hoşlanan Moiraine Damodren, en iyi arkadaşı Siuan Sanche ile birlikte, yeni doğan bebeği bulmayı ve ona yardım etmeyi aklına koyuyor.”

Serinin diğer kitaplarının arkasında detaylı bir sözlük eklenmiş ama nedense bu kitaba koymamışlar.

Kitabı çok beğendim, uzun zamandır fantastik kurgu okumamıştım ve bu kitap türün en iyi örneklerinden biri kabul ediliyor. Hatta arka kapakta “Bugüne kadar yazılmış en görkemli fantastik kahramanlık öyküsü” yazıyor. Ben özellikle Aes Sedai’lerin Beyaz Kule’deki yaşamlarını anlatan kısımları sevdim. Fantastik bir şeyler okumak isterseniz beğeneceğinizi tahmin ediyorum, tek bir sayfada bile sıkılmadan okudum. Yazar gerçekten ustalığını konuşturmuş, öyle ki en ufak benzetmede bile sizi düşündürecek bir şeyler var. Keyifli okumalar dilerim.

Resim:http://www.rantingdragon.com/wp-content/uploads/2011/01/NewSpringsmall.jpg

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Saç Maskesinden Süslü Kutuya

Merhaba! Çok ahım şahım bir iş yapmadım aslında ama işte sizinle de paylaşayım dedim:)) Kutulara bayılıyorum ve ev her türden her boydan kutu dolu. Belki de çok fazla ıvır zıvır olduğundan, düzeni sağlamak için kutulara çok ihtiyaç duyuyorum. Evdeki büyük boy kutuların çoğunu satın aldım ama bir kısmı da satın aldığım şeylerin paketleri. Tabi hoş bir görüntü için onları kağıtla kaplıyorum veya bir şekilde süslüyorum. Süslerken en çok kullandığım malzemeler de desenli bantlar ve çıkartmalar. Bu "eserimde" de (:P), önce kutunun üzerindeki etiketleri çıkardım, kalın bir desenli bantla kapladım, kapakta yine desenli bant kullandım, kapağın üstünü de şu tarzda değişik çıkartmalar kullandım. Burada çeşitlerini görebilirsiniz. Aslında bu çıkartmalar kutu süsleme işine girmemin esas sebebi, o kadar hoşuma gittiler ki bir yerde kullanmak istedim. İŞte sonuç böyle oldu. Umarım beğenmişsinizdir, sevgiler:)


1 Ağustos 2017 Salı

Remzi Kitabevi’nden Resimli Masallar

Çocuk kitaplarını seviyorum, hele de güzel illüstrasyonlarla süslenmişlerse... Remzi Kitabevi geçen yıl muhteşem bir seri çıkardı, Resimli Dünya Masalları, Binbir Gece Masaalları, Andersen Masalları ve Grimm Masalları’ndan oluşan seri kabarık cilti ve kuşe kağıda basılmış. Yaklaşık 300 sayfalık olan kitaplar gördüğünüz üzere son derece kaliteli, basım Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapılmış. Ben Resimli Dünya Masalları ve hep merak etmiş olduğum Binbir Gece Masalları’nı aldım.


Resimli Dünya Masalları 256 sayfa, içinde farklı anlatıcıların kaleme aldığı farklı ülkelerden derlenmiş tam 17 masal var. Kitabın sonunda masallar hakkında küçük bilgiler ve hangi ülkelere ait oldukları verilmiş. İllüstrasyonlar Sara Ginassi’ye ait. Çeviriyi Cem Sarp yapmış. Açıkçası masalların çoğu pek ilgi çekici değil ama illüstrasyonlarla birlikte muhteşem bir kitap ortaya çıkmış.


Binbir Gece Masalları 311 sayfa, anlatıcı Anna Milbourne, resimleyen Alida Massari, çeviren Seda Çıngay. İlk basım 2012’ymiş, ikinci basım 2015, yani sanırım kitabı biraz geç keşfetmişim. İçinde 9 masal var, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi tanıdık masalların yanısıra bilmediğim değişik masallara da rastladım. Genel olarak keyifliydi, bu kitanın illüstrasyonlarına özellikle bayıldım. Kitabın sonunda Binbir Gece Masalları hakkında da bilgi verilmiş ve masalların en eski kopyası olan 14. yy’dan kalma elyazmasının resmi de var.

Çocukların bu seriye bayılacağına eminim, dediğim gibi masalar beni benden almadı ama resimlerle birlikte çocukların hayal güçlerine besleyeceklerine inanıyorum, kitapların son derece kaliteli olduğunu bir kere daha söylemek isterim. Umarım siz de seversiniz, keyifli okumalar.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Değişen Dünyada Bir Sanatçı - Kazuo Ishiguro

Kazuo Ishiguro'dan daha önce Beni Asla Bırakma ve Uzak Tepeler isimli kitapları okumuştum. Bu sefer yine sevgili blogger arkadaşım Gül Akça'nın önerisiyle Yapı Kredi Yayınları'ndan 2015'de çıkan Değişen Dünyada Bir Sanatçı kitabını aldım. Kitap ilk kez 2008 yılında Turkuaz Yayınevi tarafından yayınlanmış.

Yazar hakkında Beni Asla Bırakma romanından bahsederken yer verdiğim kısa bilgiyi buraya da aktarayım;

1954 doğumlu yazarımız aslen Japon olmasına rağmen 5 yaşında taşındığı İngiltere'de büyümüş ve aslında Japon kültürüne de biraz uzak kalmış. Kent Üniversitesi'nde İngilizce ve Felsefe eğitimi almış. Malcolm Bradbury'den Yaratıcı Yazarlık eğitimi almış. Daha sonra akıl hocası Angela Carter ile tanışmış. Ishiguro hemen hemen her yazdığı kitapla ya ödül almış ya da ödüllere aday gösterilmiş. Beni Asla Bırakma da Time Dergisi tarafından İngilizce Yazılmış En İyi 100 Roman arasında gösterilmiş.


Değişen Dünyada Bir Sanatçı 162 sayfadan oluşuyor. Anlatım 1948, Nisan 1949 ve Haziran 1950 olarak üç bölümde yapılmış. Kahramanımız Masuji Ono devlet sanatçılığı ünvanına sahip ünlü bir ressamdır. Bugün evli, iki yetişkin kızı, bir torunu olan büyük bir ressam olsa da geçmişi oldukça yoğundur. Önce ailesini karşısına alıp çok zorlu çalışmalardan geçerek önce yetkin bir ressam olmuş, ardından hemen her başarılı ressam gibi kendi öğrencilerini yetiştirmiştir, bunların yanı sıra ikinci dünya savaşı gibi büyük bir travmayı atlatmış, bir de oğlunu savaşta kaybetmiştir. Ancak geçmiş peşini bırakmaz, küçük kızı Noriko evlenme çağına gelmiştir ve iki tarafın karşılıklı tuttukları özel dedektiflerin titiz araştırmaları ile yürüyen (!!) evlilik görüşmeleri ile sürekli Ono'nun karşısına çıkmakta ve Noriko'nun evlenememesine sebep olmaktadır. Kitapta "Çin Buhranında takındığı tutum" gibi yüzeysel bir şekilde bahsedilen durum tahminimce 1931 yılında Çin'deki büyük buhranı fırsat bilen Japonlar'ın Çin'i işgale çalışması olduğunu sanıyorum. Ono, bu dönemde "olması gerektiği gibi" vatansever bir tutum takınmıştır ama şimdi o döenmde savaş yanlısı davrandığı için üzüntü duymaktadır...

Arka kapak yazısında...

"Dünyaya bir ressamın gözünden bakmak, ayrıntılarda gizlenenleri keşfetmemizi sağlar. Masujio Ono, İkinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönmüş şehrini ve artık sonuna geldiği yaşamını betimlerken, her bir cümlesi öyküsüne yeni boyutlar katıyor."

Bu cümle gerçekten çok güzel bir özet kitap için. Ben kitabı çok beğendim, yukarıda da dediği gibi aslında basit bir öyküyü anlatırken bile yazar merak uyandırıcı ve gizemli bir roman ortaya çıkarmayı başarmış. Özellikle ressamlığına dair anlattıkları ve torunuyla ilişkisi hoşuma gitti. Tavsiye edebileceğim bir kitap, yazar ustalığını konuşturmuş. Gül Hanım'ın yazısını okumak için buraya tıklayınız. Keyifli okumalar dilerim.

21 Temmuz 2017 Cuma

Cennet Dolmuşu – E. M. Forster

Edward Morgan Foster 1879-1970 yılları arasında yaşamış olan İngiliz romancıdır. Yazarın daha önce Maurice isimli romanını okumuştum. Cennet Dolmuşu yazarın I. Dünya Savaşı öncesinde çeşitli tarihlerde yazdığı “fantastik” (önsözde yazarın kendi tanımına göre) öykülerden oluşuyor. Ancak öyküler 1947’de basılmış. İletişim Yayınları’ndan 2002’de çıkan öyküleri Roza Hakmen çevirmiş. Okuduğum bir kitapta bu derleme içinde yer alan Makine Duruyor isimli hikayeden bahsediliyordu, ben de o nedenle bu kitabı okuma listeme almışım. Zaten Maurice romanını okuduğumdan beri yazarı seviyor ve diğer eserlerini de okumak istiyordum. Kitapta 12 öykü bulunuyor ancak hepsi için fantastik denemez. Bir Paniğin Öyküsü romanın ilk öyküsü aynı zamanda yazarın yazığı ilk öyküymüş, güçlü bir ilhamla yazılmış. Benim de kitapta en sevdiğim öykülerden birisi, bir grup turistin yaşadığı paranormal deneyimi anlatıyor. Diğer en sevdiğim hikaye Ebedi An, yaşlanmakta olan ünlü bir kadın yazarın genç kızlığında başından geçen bir İlan-ı Aşk anının nasıl bütün yaşamını etkilediği ve nasıl son bulduğunu anlatıyor. Makine Duruyor etkileyici bir bilim kurgu hikayesi, yazardan beklemediğimiz bir tür olduğu için beni ayrıca etkiledi. Cennet Dolmuşu kitaba ismini verse de beni etkilemedi, adından anlaşıldığı gibi cennete giden dolmuşu anlatıyor Çitin Öteki Tarafı , (ismiyle hiç ilgisi olmayan) Öteki Alem kitapta sevdiğim diğer öyküler oldu. Yer yer sıkıldığımı itiraf edeyim ama yine de genel olarak kitabı beğendim, sadece Ebedi An için bile bence okunmaya değer bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Yaşasın Sürpriz! :)


Hatırlarsanız geçenlerde bir fotoğraf etkinliği düzenlemiştik, katılımcılardan biri de sevgili blogger arkadaşım, eski "Değmesin Yağlı Boya" blogunun, şimdi de Gözlerinden Öper blogunun sahibesi sevgili Sevgi'ydi. Yarışmaya Eyvallah kitabının fotoğrafı ile katılmıştı.


Sevgi ile fotoğraf üstüne konuşurken, benim kitabı okumamış olduğumu öğrenince bana göndermek istedi, tabi ki bu beni çok mutlu etti:) Kitap elime cumartesi günü ulaştı ama yalnız gelmemiş, çok zarif bir kutunun içinde bir sürü başka sürprizle gelmiş:)) Sevgi o kadar düşünceli davranmış ki benim bıdıkları bile düşünmüş, içinde çiçek tohumu, duvar süsü, kırtasiye ürünleri de olan müthiş bir paket hazırlamış bana. Sevgi'ye bir kere daha çok teşekkür ederim, Eyvallah'ı da en kısa zamanda okuyacağım inşallah :)



Bu arada şansım devam eidyor. Severek takip ettiğim blogger arkadaşım Şule Hayata Dair Herşey blogunda her ay yorum yapan bir kişiye tam 5 kitabı, üstelik listeden kendi seçtikleri kitapları hediye etmeye devam ediyor.

Bu ayın talihlisi ben oldum, seçtiğim kitaplar;

Elif Şafak - İskender
Nora Roberts - Uğursuz Kolye
Allison Hayes- Evlilik Yemini
Tahsin Yücel - Kendine Doğru Yolculuk
Berna Moran - Edebiyat Kuramları

Şule gerçekten geniş bir yelpazede okuduğu için listesi de son derece zengin gördüğünüz gibi. Kendisine bir kere daha çok teşekkür ederim. Şule'ye yorum yapmayı unutmayın, iyi şanslar:))


16 Temmuz 2017 Pazar

Unutma Dersleri – Nermin Yıldırım

Nermin Yıldırım aslında takip ettiğim ama henüz okuma fırsatı bulamadığım bir yazardı. 1980 Bursa doğumlu yazar, 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi, Basın Yayın bölümünü bitirdikten sonra gazete, dergilerde çalışmış, metin yazarlığı, editörlük, muhabirlik, köşe yazarlığı yapmış. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011’de, Rüyalar Anlatılmaz 2012’de ve Saklı Bahçeler Haritası 2013’de Doğan Kitap’tan çıkmış. Unutma Dersleri de yine Doğan Kitap’tan 2015’de çıkmış.

Unutma Dersleri 312 sayfa. Kahramanımız Feribe 30’lu yaşlarda, evli bir banka memuresidir. Kocasını aldatmıştır ve bu yasak gönül macerası iyi bitmemiş, terk edilişin acısı Feribe’yi depresyona sürüklemiştir. Bu durumdan kurtulamayınca kahramanımız bu ilişkiyi Mazi İmha Merkezi’nin yardımıyla maziye gömmeye karar verir. Kısaca MİM dediğimiz bu yerde danışanlar, bir uzman yönlendirmesiyle acı veren hatıralarını kabullenmeyi, acı çekmeden yaşamayı öğrenmektedir. Ama her şey göründüğü gibi kolay değildir, kah Feribe’nin hayatındaki çalkantılar, kah geçmişi ve türlü olaylar onu zorlar.

Kitabı çıktığından beri çok merak ediyordum, orijinal bir konusu var gerçekten, kitap son derece kolay okunuyor ve sayfaları büyük bir merakla çevirtiyor okura, sanırım 2-3 gün gibi bir sürede okudum. Yazarın dilini Murat Menteş’e benzettim, aynı onun gibi bolca kelime oyunu var, kahramanımız Feribe de oldukça hazırcevap, en trajik yerlerde bile sizi gülümsetebiliyor. Kitabı –özellikler sonlarını- biraz fazla didaktik buldum ama başka türlüsü de olmazdı sanki romanın sonu için. Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi ekleyeyim, açıkçası “balık hafızası”na gönderme olduğunu çok sonradan fark ettim :) Kısacası, herkese tavsiye edebileceğim keyifli ve sürükleyici bir roman, iyi okumalar :)

11 Temmuz 2017 Salı

Son Patron - F. Scott Fitzgerald

Ülkemizde erişime kapalı olan (!!) Wikipedia'da yazan bilgilere göre Francis Scott Key Fitzgerald 24 Eylül 1896'da doğmuş İrlanda asıllı Amerikalı yazardır. 1890'larda doğmuş olan ve I. Dünya Savaşı sırasında yetişen neslini "Kayıp Kuşak" olarak tanımlar. Princeton Üniversitesi'nde başladığı eğitimini yarım bırakıp, I. Dünya Savaşı'na katılmış ve savaş sonunda gazetecilik yapmaya başlamış. Diğer yazarlardan ayrılan özelliği, kendi içinde iki karşıt görüşü veya duyguyu aynı anda barındırabilmesiymiş. 1920 yılında Cennetin Bu Yanı adlı romanıyla adını duyurmaya başladı. Romanlarıyla kazancı artmaya başlamış, eğlence hayatına kendisini kaptırmış ve sağlığı bozulmuş. Zamanla şöhretini kaybetmiş, ruhsal bunalım içinde ve hayata küskün olarak Hollywood'da 1940'da hayata veda etmiş.


Ben yazarın daha önce Şefkatli Gece ve Muhteşem Gatsby romanlarını okumuştum. Eşi Zelda ile olan ilişkisini kurgu ile karıştırarak anlattığı The Beautiful and The Damned'i ise yarım bırakmıştım. Yazarın sonlandırmadan vefat ettiği son romanı Son Patron ile karşılaşmam ise ilginç oldu. Kapak tasarımlarına hayran olduğum Utku Lomlu'nun sitesinde gezinirken bu muhteşem kapağı görüp "aa Fitzgerald'ın son romanı" deyip şaşırdım ve hemen aldım tabi.

Kitap Can Yayınları'ndan Ağustos 2016'da çıkmış ve 192 sayfa. Kitabı bize anlatan Celia, Hollywood'da önemi bir yere sahip Pat Brady'nin kızıdır, üniversite öğrencisi olsa da konumundan dolayı pek çok kişiyi tanıyan Celia, yakın zamanda delice aşık olduğu eşi Minna'yı kaybeden Hollywood'un önemli (yanlış anlamadıysam) yapımcılarından Monroe Stahr'e aşık olur. Kitabın ilk üçte birlik kısmında sadece Hollywood'da işlerin nasıl yürüdüğü, stüdyoda olan bitenler gibi konular yer alıyor. Bu arada Monroe tesadüfen bir akşam stüdyoda ölmüş eşi Minna'ya çok benzeyen Kathleen isimli bir kız görür ve ona aşık olur...

Yazar kitabını tamamlayamasa bile onun aldığı notlardan yararlanarak kitabın sonuna bir özet konmuş. Maalesef ben kitabı beğenmedim, Hollywood ile ilgili kısımların sıkıcı olması bir tarafa, biraz da ruhsuz geldi bu kitap bana, tek sevdiğim şey kapak oldu :) Kitabın 1976 yapımı başrollerini Robert De Niro ile Tony Curtis'in oynadığı bir filmi ile (puanı 6), 2016 yapımı 8,1 imdb puanlı mini dizisi var, ama açıkçası izlemeyi düşünmüyorum:) Keyifli okumalar dilerim...



5 Temmuz 2017 Çarşamba

Thirst for Love - Yukio Mishima

Yukio Mishima en sevdiğim bir kaç yazardan birisi. Daha önce Bereket Denizi Dörtlemesi, Denizi Yitiren Denizci, Yaz Ortasında Ölüm, Dalgaların Sesi, Şölenden Sonra kitaplarını okumuştum. 1925- 1970 yılları arasında yaşamış olan Mishima'nın hayatına şu yazımda yer vermiştim. Yazar bu kitabını 1950 yılında yazmış, yazarın Bir Maskenin İtirafları'ndan sonra yazdığı ikinci kitap.

Thirst for Love, tahmin ettiğiniz gibi yazarın henüz dilimize çevrilmemiş bir kitabı. Ben kitabı daha önce bahsettiğim bookdepository.com sitesinden indirimli olarak aldım. Aslında Mishima'nın henüz dilimize çevrilmemiş bir çok romanı var. Can Yayınları'na bu konuda bir e-posta attım, cevap bekliyorum:)Yazarın en çok merak ettiğim kitaplarından biri de "The Temple of The Golden Pavilion".

Ben Random House, Vintage Classics serisinden çıkan 2009 baskısını okudum kitabın. 200 sayfalık kitabın baş kahramanı, orta yaşlarını süren bir kadın olan Etsuko. Çok sevdiği, ama buna rağmen aşkına karşılık bulamadığı, hatta onu pek çok kez aldatan kocası Ryosuke'yi tifo nedeniyle kaybeden Etsuko, son yıllarda şehir hayatını terk edip diğer iki oğlunun ailesiyle beraber Osaka'nın bir köyünde büyük bir evde beraber yaşayıp tarımla uğraşmakta olan kayın pederi Yakichi'den kendileriyle yaşaması için bir teklif alır ve teklifi kabul eder. Tokyo'daki hayattan çok farklıdır burada yaşam ama Etsuko uyum sağlar. Bir süre sonra kayınpederi ile arasında tensel bir ilişki başlar, Etsuko bundan pek hoşlanmasa da duruma kayıtsız kalır. Bu arada genç bahçıvan Saburo'ya karşı yoğun duygular duymaya başlar ancak Saburo ile evin hizmetçisi Miyo arasında bir ilişki vardır...

Hoş bir kitaptı, yazar insan doğasını irdeleme açısından çok başarılı gerçekten, Etsuko'nun ruh hallerini çok güzel analiz etmiş. Kitabın sonu da oldukça beklenmedikti benim için. Keyifli okumalar dilerim.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

En Sevdiğim Anime Müzikleri

Orta halli bir anime izleyicisi olduğumu biliyorsunuz. Edindiğim izlenime göre animelerin başarısında müziğin önemi çok, güzel açılış ve kapanış şarkısı olan animelerin başarı şansı çok daha fazla. Ben de beni en çok etkileyen, en sevdiğim ve unutamadığım anime müziklerini listeleyeyim dedim. Bir kısmı izlememin üstünden yıllar geçmesine rağmen hala ara ara dinlediğim, söylediğim şarkılar. Umarım siz de seversiniz:) Resimlerin altındaki satıra tıklayarak youtube'da dinleyebilirsiniz:)

Mirai (Orange) isimli animenin bitiş şarkısı
(Bu versiyonunu bulmak için çok uğraştım:)

Itazura Na Kiss açılış şarkısı

Fruits Basket animesinin açılış şarkısı

Clannad After Story açılış şarkısı

Clannad açılış şarkısı

Kanon animesinin açılış müziği

Shokugeki No Souma birinci sezon bitiş şarkısı

Shokugeki No Souma - sexy curry

Elfen Lied -Lilium (açılış şarkısı)
Şarkının muhteşem olmasının yanısıra açılış jeneriğinin kendisi de adeta bir sanat eseri...

Toradora! bitiş şarkısı
Kanaat notu ile son olarak listemize Vanilla Salt'ı da ekledik..:)





25 Haziran 2017 Pazar

Sırıtkan Kırmızı Ay - Sibel Atasoy

Sırıtkan Kırmızı Ay'ı bir "yerli gerilim romanları" listesinde gördüm, öncesinde de adını sık sık duyuyordum zaten. Sibel Atasoy'un kendisi ve diğer kitapları hakkında pek bilgim yoktu ama. Yazar sitesinde kendisini şöyle anlatmış;

"İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay‘ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu."

Yazar 2002 yılında (Orkun Uçar ile birlikte kurduğu yayınevi olan) Xasiork Yayınları'ndan çıkan Sırıtkan Kırmızı Ay'dan sonra 2003 yılında Venüs Bağlantısı'nı yayınlamış. 2005'te Altın Kitaplar'dan Bir Kadını Öldürmek çıkmış. 2006'da Sırıtkan Kırmızı Ay Altın Kitaplar'dan tekrar çıkmış, 2008'de Sır Mısır, 2012'de de Yeni'den Doğanlara çıkmış.

Yazar aynı zamanda rüyalar konusunda ve ezoterik konularda bir takım çalışmalar da yapıyor, bu konulardaki yazılarını da kendi sitesi www.sibelatasoy.com'da yayınlıyor.

Sibel Atasoy (http://kitaponer.com/uploads/oyuncu/2016/05/sibel-atasoy-133.jpg)


Gelelim kitabımıza, kahramanımız Sezen aynen yazarımız gibi İstanbul'daki hayatını bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmiştir, burada kendisi gibi arkadaşları Meral, Begüm ve Taner ile orta yaşın keyfini sürmektedir. Yine keyifli bir arkadaş toplantısı yaptıkları gece garip bir şey olur, tam olarak tanımlayamadıkları bu "fenomen" (diyelim) sonrasında hayatları birden bire değişir, geçmişleri adeta bir trenin makas değiştirmesi gibi bambaşka bir yola sapmıştır. Sezen eşinden ayrılmamıştır, Meral hiç evlenmemiş başka bir şehirde yaşamaktadır, Begüm eski sevgilisiyle evlenmiş çocuklu bir kadın olmuştur. Bu dört arkadaş olayı çözmek ve eski hayatlarına yeniden kavuşabilmek için kolları sıvar...

Kitabı beğendim diyebilirim, yani kolay okunuyor, sıcak bir dille yazılmış, kahramanımız Sezen'in ezoterik konulara merakı sebebiyle sık sık bu tip konulardan bahsediliyor. Yalnız bariz bir yazım hatası var, bu konuda Jane Austen Kitap Kulübü kitabıyla ilgili yazımda da bahsetmiştim, anlatıcı Sezen, ama bazen bir karakterin yaşadığı bir olay anlatılıyor, Sezen orada olmadığı halde oradaymış gibi anlatıyor "Meral koltuğa oturdu" vs, onun yaptıklarını anlatıp sonra kendisiyle ilgili anlatmaya devam ediyor. Bunun dışında karakterlerin olayı anlamasına ayrılan bölümler sonuçlanma aşamasına göre fazla uzun, böyle olunca çabucak sonuca gidilmiş gibi oldu. Keyifli okumalar dilerim.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Peri Efsa – Sevgi Saygı

Bu kitabı, bir kitapçı gezisinde fark etmiştim, önce kapağı dikkatimi çekmişti, sonra konusu da ilginç gelmişti, o zamandır da aklımdaydı. İlk olarak Ekim 2014’te ON8 Kitap’tan çıkmış, ON8 Kitap da Günışığı Kitaplığı’nın markasıymış.

ON8 gençlere yönelik bir isim gibi durduğundan açıkçası tereddüt etmiştim kitabı almak konusunda ama okuyunca öyle olmadığını gördüm, yani hem gençler hem de yetişkinler kitabı zevkle okuyabilir bence.

Önce Sevgi Saygı’dan bahsedeyim, (yazarın ismi ne güzel, değil mi?) be benim yazarla ilk tanışmam. 1957 İzmir doğumlu kendisi, Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü, ardından da Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nü bitirmiş. Aynı yıl Atıf Yılmaz’ın filmlerinde yönetmen asistanlığı yapmaya başlamış, senaryo çalışmalarına katılmış. Tiyatro oyunları yazmış, senaristlik yapmış. Polisiye ağırlıklı romanlar yazmış, gerçek ile rüya, fantazya ile anlatıyı birlikte kullandığı romanlar yazmış.
Peri Efsa ikinci dünya savaşı yıllarında İstanbul’da güzel bir konakta geçiyor. Tüccar Efdal Bey’in kızı Belma doğum yapar, önce nur topu gibi Sermet, ondan iki saat sonra da “yaşamaz” denilen, kara kuru Peri Efsa doğar. Peri Efsa’nın hayatı da doğumu gibi ilginçliklerle doludur. Küçük kızın ölüleri görme, olacakları sezme gibi yetenekleri vardır. Annesi küçük kızını bir türlü sevememiştir, dedesi ise ona hayrandır. Peri Efsa’nın kimsenin kabul etmek istemediği yetenekleri onun hayatın bambaşka noktalara getirecektir.

Kitaptaki olaylar öyle yoğun ki fazla anlatamıyorum. 398 sayfa su gibi akıp gidiyor. Ben kitabı çok sevdim. Özellikle yazarın satır aralarında verdiği tespitleri çok güzel. Biraz Türk filmi tadında ama dediğim gibi çok akıcı ve merak uyandırıcı. Keyifli okumalar dilerim.

13 Haziran 2017 Salı

Yaz Yağmuru – Ahmet Hamdi Tanpınar

"Dışarda bir yaz yağmuru, ya sokaklar sensiz bensiz..." Ahmet Hamdi Tanpınar'ın daha önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzur isimli romanlarını okumuştum. Çok sevgili blogger arkadaşım Deep Tone önermişti bana Yaz Yağmuru’nu. 1953 yılında yazılmış olan eseri ben Nakışlar Yayınevi’nin (yılı yazmıyor ama 1962’den sonra) baskısından okudum. 172 sayfalık kitapta Yaz Yağmuru, Teslim, Acıbadem’deki Köşk, Rüyalar, Adem ile Havva, Bir Tren Yolculuğu ve Yaz Gecesi isminde toplam 7 hikaye yer alıyor.

Kitaba ismini veren Yaz Yağmuru kitaptaki en uzun hikaye. Evli bir erkek olan Sabri eşi ve çocuklarının şehir dışında, ziyarette olduğu günlerde bahçesinde genç ve güzel bir kadına rastlar. Yağmurdan ıslanan kadını eve davet eder ve aralarında bir arkadaşlık, ilerleyen zamanda da bir aşk doğar. Hikaye Sabri’nin iç dünyasını inceler. Teslim hikayesinde, çok eski arkadaşların beklenmedik karşılaşması anlatılır. Acıbadem’deki Köşk sevdiğim hikayelerden biri oldu, anlatıcı icatlara meraklı akrabası ve onun ilginç kişiliğini yansıtan köşkünü anlatmış. Rüyalar konu olarak ilginçti, anlatıcıya musallat olan rüyalar ve bu rüyaların gizemi… Adem ile Havva kitapta en az beğendiğim hikayeydi. Bir Tren Yolculuğu tren istasyonunda bekleyerek geçirilen saatlerin hikayesi. Yaz Gecesi bir adamın çocukken komşusu olan köşke yıllar sonra ziyarete gidişi ve hissettikleri üzerine, gizemli bir hikaye.

Genel olarak kitabı beğendim, gerçekten şiirli ve gizemli bir üslubu var yazarın. Özellikle kitabın başında Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın “Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkında Birkaç Söz” isimli yazısın son derece aydınlatıcı;

“Edebiyatta değer, eserin her şeyden önce güzel olmasında, fakat aynı zamanda onun insanı ve hayatı derinlik ve bütün zenginliği ile ifade etmesindedir. Tanpınar’ın eserlerinde bu vasıflar vardır.”

“…. Kelime şiirde adeta hassas terazi ile tartıldığı için dilin imkanlarını en iyi bilen şairlerdir. Tanpınar şiiri hayatının en büyük ihtirası haline getirmiş, fakat asıl kabiliyetini şiir estetiğine göre yazdığı mensur eserlerinde göstermiştir…. Şiirlerinin dilini durmadan yoğuran Tanpınar az, fakat derin, güzel ve yeni şiirler yazmıştır.”

“Tanpınar nesirlerinde kendisini daha serbest, adeta daha mesut hissetmiştir. Çünkü burada onun karşısında Yahya Kemal ve Ahmed Haşim gibi rakipleri yoktur.”

“Eroine alıştırır gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış olan geniş okuyucu kitlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür. Fakat insan ve hayat son derece karışık ve en büyük filozof ve alimlerin sırlarını çözemediği karanlık muammalarla doludur.”

“O hayatı derinliğine ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve –ilave edelim- güzel hale getiren bir yazardır. Onun eserleri ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.”

“Bize basit gibi görünen cümlelerin arkasında çalışma ile dolu günler ve uyanık geçmiş geceler vardır.”

“Tanpınar bir sanatkar olduğu için, duygu ve düşüncelerinin teferruatını bütün girinti ve çıkıntılarıyla verir. O yazılarında sık sık cümlelerini uzatmakla beraber, onları bir resim veya musiki parçasına yaklaştıran hayallere başvurur. Tanpınar’ın edebiyattan sonra en çok uğraştığı sanatlar –bir seyirci ve dinleyici olarak- resim ve musikidir. Yazılarında bu iki güzel sanatın tesirleri açıkça görülür. … Tanpınar için dünya bir ışık, şekil ve renk cümbüşüdür. Fakat Tanpınar tabiat ve insanın sadece dış görünüşüne bakmaz, onların derinliğine de iner.”


Aslında aynen buraya aktarmak istediğim yazar hakkında çok derin bir yazıydı ama bu kadarı da oldukça fikir veriyor. Keyifli okumalar dilerim.


12 Haziran 2017 Pazartesi

Yarışmamız Sonuçlandı :)

Kitap konulu fotoğraf yarışmamız sonuçlandı. Katılan fotoğrafların hepsi birbirinden güzeldi gerçekten. Öncelikle yarışmamızın yapılabilmesine olanak sağlayan ve fotoğraflarını bizimle paylaşan değerli katılımcılarımıza, ardından yarışmayı duyuran, paylaşan, yarışmada oy kullanan arkadaşlarımıza çok çok teşekkür ederim. Anketimiz gördüğünüz gibi sonuçlandı, kazanan yarışmacımız 9 numaralı fotoğraf ile katılan Lila'nın Güncesi blogunun sahibesi oldu:)



Kendisini tebrik ederim:) Yarışmaya gönderilen fotoğrafları "kitaplı fotoğraflar" sayfasında daimi olarak tutacağım, ilham almak için bakarız:) Bu arada yorum yapan arkadaşlar arasında bir yarışma daha olsa katılacaklarını söyleyenler çok oldu, ayrıca benim de çok keyif aldığım ve ziyaretçilerimizin de keyif aldığını gördüğüm bir etkinlik olduğundan yakın zamanda ikinci bir fotoğraf yarışması daha yapalım diyorum:) yani aklınızda olsun, şimdiden çektiğiniz kitap konulu fotoğrafları gözden geçirin:)) Yeni etkinliklerde görüşmek üzere, sevgiler:)

7 Haziran 2017 Çarşamba

Seninle Başlamadı - Mark Wolynn

Sola Yayınları'ndan 2016 yılında çıkan bu kitapla belki internette gezinirken karşılaşmış olabilirsiniz çünkü oldukça popüler bir kitap. Yazarımız Mark Wolynn bir psikolog, aileden devralınan travmalarla ilgili çalışmalar yapmış, hatta enstitü kurmuş. Bu kitabıyla 2016 Nautilus Kitap Ödülü'nü kazanmış. "Seninle Başlamadı" kaynakçayla birlikte 276 sayfa ve 14 bölümden oluşuyor.

Kitabın alt başlığı, kitapla ilgili oldukça fikir veriyor zaten; "kalıtsal aile travmalarının kim olduğumuza etkileri ve sorunların üstesinden gelebilmenin yolları". Öncelikle kitabın tamamen bilimsel gerçeklere dayandığını belirtmek istiyorum, yazar kitabın ilk bölümünde konunun bilimsel dayanaklarını ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Buna göre, annemiz daha anneannemizin karnında beş aylıkken onun yumurta hücreleri oluşuyor ve anneannemizin daha annemize hamileyken yaşadığı bir stres ve travma bizim dnalarımıza iletilme imkanı buluyor, aynı şey babamızın spermleri için de geçerli.

Hiç bazı duygularınızın size ait olmadığını veya yaşadığınız durumla uyumsuz olduğunu hissettiniz mi? Mesela dört dörtlük bir hayatınız var ama bir türlü içinizdeki hüznü atamıyorsunuz? Veya hayatınız ve duygularınız evlendikten/ çocuk sahibi olduktan/ 20 yaşından sonra garip bir hal aldı veya anlamsız bir korku yaşamaya başladınız? Bunların sebebi siz değil ailenizden birinin yaşadığı bir travma olabilir. Kitap gerçekten çok ilginç, kendi hastalarından verdiği örnekler özellikle... Örneğin bir kız 19 yaşına bastıktan kısa bir süre sonra üşümeyle birlikte inanılmaz bir uykusuzluk çekmeye başlıyor, yapılan çalışmayla genç kızın amcalarından birinin 19 yaşında donarak öldüğü ortaya çıkıyor, aile için çok üzücü bir olay olduğundan bundan hiç bahsedilmemiş, bu durum anlaşıldıktan ve durumla bir şekilde barışıldıktan sonra rahatsızlık kayboluyor.

Yazar özellikle anne-baba ilişkileri üzerinde çok duruyor, doğumdan itibaren en yakınlarımız olduğu ve 0-3 yaş arasındaki kritik dönemde en fazla onların etkisine maruz kaldığımızdan anne ve babamız bizler için çok önemli. 0-3 yaş arasında olayları mantığımızla değil hissettiklerimize göre değerlendirdiğimizden ve bu dönemde yaşadıklarımızı hatırlayamadığımızdan bu yaş aralığı özellikle çok önemli. Anne-babamızla ilgili durumlar reddetme, özdeşleşme veya aradaki bağın kopması şeklinde olabiliyormuş, bunun dışında aileden başka bir bireyle de özdeşleşmiş olabilirsiniz. (Veya hiç bir aile travmasını devralmamış da olabilirsiniz :)

Yazar kitaptaki egzersizlerle okura olumsuz duyguların temeli olan "çekirdek cümle"yi, oradan da bunu aile ağacıyla ilişkilendirerek sorularla "çekirdek travma"yı bulduruyor, son olarak da sizin bu durumla barışmanıza yardımcı olacak yöntemleri anlatıyor. Eğer ailenizde olup bitenleri bilmiyorsanız veya bu bilgilere ulaşabilecek konumda değilseniz yine de belirtilen yöntemlerden fayda görebilirsiniz.

Ben kitabı çok beğendim, konu çok ilginçti. Biliyorsunuz şimdilerde "aile dizimi" çalışmaları oldukça popüler, sanıyorum ki temeli bu konuya dayanıyor. Bence aileden gelen bir travmanın etkisi altında olduğunuzu hissetmeseniz bile kitap ilginizi çekebilir. Keyifli okumalar dilerim.




2 Haziran 2017 Cuma

Biz Hep Şatoda Yaşadık - Shirley Jackson

Yazarın daha önce Tepedeki Ev romanını okumuştum, sanırım bu iki kitabın dışında dilimize çevrilmiş başka kitabı da yok. Tepedeki Ev hakkındaki yazımı okumak için tıklayabilirsiniz.

Shirley Jackson Stephen King, Neil Gaiman gibi yazarlara da ilham olmuş bir yazar. Kendisi 1916-1965 yılları arasında yaşamış Amerikalı yazar. Maalesef 48 yaşında kalp yetmezliğinden vefat etmiş. Jackson kendi eserlerini tanıtmaktan hoşlanmaz, eserlerinin kendisi yerine konuştuğunu savunurmuş. Jackson üniversite yıllarında tanıştığı Stanley Edgar Hyman ile evlenmiş, dört çocukları olmuş ancak yazarın gerek çocukluğunda gerek yetişkinliğinde mutlu bir hayatı olduğu söylenemez...

Siren Yayınları'ndan bu ay çıkan kitap 181 sayfa, çevirisini ise Berrak Göçer yapmış. Yazar ise kitabı 1962'de yazmış. Kitabın başında yazarı tanıtan yazıda şöyle denmiş;

"Gündelik hayatın içinde gizli, olağan şiddet, kitlelerin zalimliğe yatkınlığı ve bireysel zihnin kırılganlığı gibi temalar, Jackson'ın yazınında sık sık ve ustaca işlenir. Kimi eserlerin yarattığı şok tesiri ve gözlerden uzak durmaya yönelik tercihinin de katkısıyla hakkında türlü söylenti yürümüş, cadılığa varana değin pek çok karanlık yönü olduğu iddia edilmiştir... İnsan psikolojisini benzersiz bir ustalıkla ele alan, gerilim unsurlarını derinlikli ve edebi bir çerçevede sunan eserleri ile ilgi toplamıştır."

Gerçekten bu romanda da yazarın gündelik hayatın içinde gizli korku ve gerilim unsurlarını kullanışındaki ustalık had safhada diyebilirim. Romanımız küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor. Constance, Mary Katherine ve Julian Amca, korkunç bir şekilde zehirlenerek hayatını kaybeden Blackwood ailesinin hayata kalan tek fertleridir. Yıllar önce bu ölümler kasabada büyük yankı uyandırmış, sonucunda bu tek kalan aile fertleri uğursuz sayılıp dışlanmıştır. Onların kasabayla tek ilişkileri 16 yaşındaki Mary Katherine'in haftada iki gün büyük bir tedirginlik içinde kasabaya inip haftalık alışverişi yapmasından ibarettir. Yine de kalan Blackwood'ların hayatı denge ve huzur içinde sürüp gitmektedir, ta ki kuzenleri Charles çıkıp gelinceye kadar...

Romana tek kelimeyle bayıldım, şiir gibi yazılmış diyebilirim. Mary Katherine'in (Merricat) o müthiş hayal dünyası, o müthiş gerilim, hepsi harikaydı. Yazarın daha önce okuduğum Tepedeki Ev romanını da çok beğenmiştim ama bu daha etkileyiciydi, kesinlikle herkese tavsiye ederim. Bu yılın sonunda Biz Hep Şatoda Yaşadık sinemaya uyarlanıyor, Mary Katherine'i ise Amerikan Horror Story'den hatırlayacağımız Taissa Farmiga (Vera Farmiga'nın kız kardeşi) oynuyor, filmi merakla bekliyorum:)

Bu arada, yazarın The Lottery (Piyango) isimli öyküsü de oldukça meşhur, bu öykü The New Yorker'da ilk yayınlandığında büyük tepki toplamış ve okurlar yazardan "niyetini" açıklamasını istemişler. Güney Afrika'da bu öykü yasaklanmış, Jackson ise bunu kitabının gerçekten anlaşıldığına yormuş ve durumdan büyük gurur duymuş. Öykünün Egemen İmre'nin dilimize çevirdiği halini şurada okuyabilirsiniz.

Resim 2: http://shirleyjackson.org/images/Shirley_Jackson_Portrait.jpg

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Ödüllü Fotoğraf Yarışmamızın Adayları

Merhaba, ödüllü fotoğraf yarışmamıza katılımlar tamamlandı ve adaylarımızın fotoğraflarını oylamaya açtık:) şuradan adayları görebilir ve hemen sağ taraftaki anket bölümünden oy verebilirsiniz. Oy verme 11 Haziran'da bitiyor, birincimiz de belli oluyor:) Adaylarımıza iyi şanslar dilerim :)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...