31 Ocak 2017 Salı

Hikmet Hükümenoğlu Söyleşi ve İmza Günü

Çok sevdiğimiz yazar Hikmet Hükümenoğlu'nun söyleşi ve imza günü bu pazar efendim, bekleriz:)

30 Ocak 2017 Pazartesi

Beyaz Kale – Orhan Pamuk

Blogumu takip ediyorsanız Orhan Pamuk’un en sevdiğim yazarlardan biri olduğunu biliyorsunuzdur. Yazarın okumadığım bir iki romanından biri de Beyaz Kale’ydi, nedense pek sürükleyici olmadığı, ilk romanlarından biri olduğu için fazla üstünde durulan bir roman olmadığı gibi şeyler kalmış aklımda.

Beyaz Kale’yi yazar 1986’da – inanılmaz, tam 30 sene önce!!- yazmış, yazarın “Cevdet Bey ve Oğulları” ve “Sessiz Ev”den sonra üçüncü romanı. Ben Can Yayınları’ndan 1992’de çıkan 10. Baskısını okudum. Romanın kendisi 180 sayfa, arkasında yazarın notuyla birlikte kitap 192 sayfa.

Yazar, romana Sessiz Ev’deki tarihçi karakteri Faruk’un notuyla başlıyor. Faruk bu okuduğumuz kitabı, Gebze Kaymakamlığı’nın arşivinde bulmuş. Bu anıların anlatıcısı, 16. yüzyılda Venedik’ten Napoli’ye giden bir gemide yolculuk eden genç bir İtalyan. Gemileri Osmanlı donanması tarafından ele geçiriliyor ve içindekiler de esir alınıyor. Böylece İtalyan, diğer esirlerle birlikte İstanbul’a getirilip zindana atılıyor. Adamımız berbat zindan koşullarından kurtulabilmek için hekim olduğunu ileri sürüyor, mühendislik, temel bilimler konularında aldığı iyi eğitim sayesinde de birkaç kişiye yardımcı olunca yetenekleri takdir görüyor ve ayrı bir hücreye konuluyor, sonra bir gün kendisinden haberdar olan saraya yakın bir zat onu köle olarak alıyor. Hoca diye anacağımız bu kişi İtalyan’a ikizi kadar çok benzemekte ve tek istediği İtalyan’ın tüm bildiklerini ona öğretmesi. Bu ikili günlerini astronomi, mühendislik ve benzeri konularda çalışarak geçiriyorlar gerçekten. Ama zamanla aralarındaki ilişki çetrefilli bir hal alıyor. Bir de Hoca’nın padişahın gözüne girme arzusu hikayeyi bambaşka yerlere taşıyor.

Beyaz Kale romanına bayıldım, muhteşemdi, bu zamana kadar okumamış olmama hayret ettim, gizemli, büyüleyici, felsefi bir hikaye. Özellikle Orhan Pamuk’un bu hikayeyi nasıl yazdığı, nasıl geliştirdiği, nelerden ilham aldığını anlattığı kısım ayrıca etkileyici. Bu nispeten kısa romanı yazmak için okuduğu onlarca kitap, yazarlığın nasıl bir iş olduğunu gösteriyor… Puslu Kıtalar Atlası’nın da böyle gizemli bir kitap olduğunu düşünüyorum, onu da okumak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Resim: http://www.eskikitap.ist/image/cache/data/Yerli%20Edebiyat/Beyaz%20Kale%20can-300x300.JPG

26 Ocak 2017 Perşembe

Yanılsamalar Kitabı - Paul Auster

Paul Auster çok popüler Amerikan romancı, 1947 doğumlu. Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiaytı okumuş üniversitede. Bir süre Fransa’da yaşamış, Fransız şiiri antolojisi yayınlamış hatta. Priceton’da çeviri dersleri vermiş. Okuduğum kitabın girişinde yazar hakkındaki kısa yazıda yazarın “romancılık, şairlik, çevirmenlik, deneme ve senaryo yazarlığı gibi çeşitli yönlere sahip olduğu” yazıyor. Gerçekten özellikle bu romanda bu özellikler oldukça belirgin.

Daha önce yazarın Kehanet Gecesi isimli romanını okumuştum, ama çok bayılmamıştım doğrusu, o nedenle Paul Auster okumak konusunda çok büyük bir isteğim yoktu. Uzun zaman önce alıp da bir türlü okumaya fırsat bulamadığım Yanılsamalar Kitabı’nın zamanı bugünmüş demek ki.

Can Yayınları’ndan 2002 yılında çıkan kitap 306 sayfa. Kahramanımız David Zimmer orta yaşlarını sürmekte olan bir adamdır, çok sevdiği eşi ve iki küçük oğlunu bir uçak kazasında kaybettikten sonra hayata küser, üniversite hocalığını da yürütemeyecek duruma gelir, bu korkunç dönemde onu hayata bağlayan şey Hector Mann isminde, sadece bir seneden biraz fazla sahnelerde kalan ve sonrasında esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan, sessiz sinema aktörünün filmleridir. Zimmer aktörün dünyanın dört bir yanına dağılmış filmlerini izledikten sonra bir kitap yazar. Bundan bir süre sonra da –herkesin öldüğüne inandığı- Hector Mann’ın karısından bir davet mektubu alır, eşinin dediğine göre Mann’ın az zamanı kalmıştır ve David ile görüşmek istemektedir. David uzun süre bunun bir eşek şakası olduğuna inanır, ta ki Hector Mann’ın manevi kızı Alma, David’i alıp onların yanına götürmek için gelene kadar…

Roman aslında daha çok Hector Mann’ın filmleri ve uçlardaki yaşamına odaklanmış. Neredeyse Hector Mann’ın tüm filmlerini anlatmış, hele onun son filmlerinden birine bayağı yer ayırmış. Bu kısımda özellikle Auster’ın senaryo yazarlığı tarafı görülüyor. Martin Frost’un İçsel Yaşamı özellikle hoşuma gitti.

Romanı beğendiğimi söyleyebilirim, kesinlikle Mavi Defter’den çok daha fazla hoşuma gitti. Hatta başka Paul Auster romanları da okumak isterim. Var mı bana tavsiyeniz?:)

Resim 1: http://4.bp.blogspot.com/-cXWFgrY-eJ4/UP1J0dxBTxI/AAAAAAAACaA/Z9cVWvY4Tlg/s1600/can-yayinlari-paul-auster-yanilsamalar-kitabi-978975070209920111215153649.jpg

21 Ocak 2017 Cumartesi

Taş Boyama - Bölüm 2

Size daha önce taş boyama yaptığımdan bahsetmiştim, şu yazımda boyadığım taşların birinci bölümüne bakabilirsiniz. O günden beri bir kaç taş daha boyadım, topu topu 5 tane daha. Ama gerçekten yorucu bir iş, bir tanesi bir kaç saat sürüyor. İşte bakalım neler yapmışız? :)

Soldaki internette bulduğum bir örnek, sağdaki benimki. Aslında araba yapmayı düşünmüyordum ama bulduğum taşın şekli o kadar uygundu ki, arabadan başka bir şey olmazdı herhalde. Taşın yüzeyi de önemli aslında, gördüğünüz gibi benimki oldukça girintili çıkıntılı, fotoğrafta da o yüzden üzerindeki verniğin ışığın yansıtması nedeniyle de resim pek iyi çıkmadı.

Yine şekliyle bariz bir baykuştu bu taş. İnternette gördüğüm - resmin sağ üstündeki- örnekte taş oval ama benimki de oldu bence:)

İnternette bu tarzın o kadar çok örneği var ki, benimki de tam bir doğaçlama olduğundan esinlendiğim resimleri koyma gereği duymadım. Tüyler oldukça zorluyor insanı, benim de tecrübesizliğimle birleşince neredeyse bütün tüyleri tek tek yaptım. Deniz kıyısında enteresan bir şekilde bu formda çok taş var, bu formda bir taşım daha var.

Bir çam ağacı, doğaçlama:) Bir arkadaşıma hediye etmek için yaptım.

Bu resme bayıldım, hemen yapmak istediklerim listesine ekledim, ve aşağıdakini yaptım. Benim favorim kesinlikle bu:)


Bu da en son yaptığım, skarabe, Mısır'ın uğur getirdiğine inanılan bok böceği, pek çok yerde kullanışmış, benim de hoşuma gitti:)
Şimdilik taşlarım bu kadar, umarım beğenmişsinizdir. Yenilerini yaptıkça eklerim:))

15 Ocak 2017 Pazar

Ağ - Iris Murdoch

Bu okuduğum beşinci Iris Murdoch kitabı. Murdoch 1919-1999 yılları arasında yaşamış İrlanda asıllı felsefeci ve romancıdır. Vikipedia'nın verdiği bilgiye göre 26 roman, 5 oyun, 5 felsefe kitabı ve bir de toplu şiir kitabı çıkarmıştır. Ağ, yazarın 1954 yılında yayınlanan ilk romanıdır ancak bazı eleştirmenlere göre de en iyi kitabıdır. Hatta, John Bayley'in Iris'e Ağıt isimli kitabında okuduğuma göre Murdoch ömrünün son yıllarında yanlış hatırlamıyorsam bir prensin düzenlediği her yazarın en iyi kitabını hediye ettiği bir etkinlikte "Ağ" kitabını hediye etmiş (nette bu konuda bilgi bulamadım gerçi). Bir felsefeci olan Murdoch, bu kitabında da varoluşçu felsefenin izleri görülüyor.

Benim okuduğum kitap Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan 2012 yılı baskısı, ilk baskı 1993'te olmuş. Çevirisini Nihal Yeğinobalı'nın yaptığı kitabımız 288 sayfa. Konumuza bakacak olursak; Jake Donaghue orta yaşlarını sürmekte olan, hayatı önüne geldiği gibi yaşayan, çeviriler yaparak para kazanan bir adamdır, muhtemelen kira vermemek için gönül ilişkisi yaşadığı Magdelene onun kendisiyle ciddi niyetli bir ilişki sürmediğini anlayınca Jake kendini kapı önünde bulur, ne yapacağını şaşırıp yakın dostu (ve yardımcısı) Finn ile duruma çareler aramaya başlar. Yapılacak en akla yakın iş eski sevgilisi Anne'i bulmak ve şansını onunla denemektir. Anne'i biraz macera yaşadıktan sonra bulur ama köprünün altından çok sular akmıştır. Ancak Jake bu arada son çevirisini Madge'in evinde unuttuğunu fark eder. Sonra Jake'in çevirisiyle ilgili başka bir gerçek ortaya çıkar ve işler de çığırından çıkar ve Anne'in kız kardeşi Sadie, Madge'in yeni sevgilisi film yapımcısı Sammy, Jake'in yıllar önce dostluk yaptığı ve sonradan kazık attığı Hugo da hikayeye dahil olur.

Roman gerçekten çok ilginç, kitabı sevdim, bazı kısımları özellikle hoşuma gitti, mesela Anne ile tiyatrodaki karşılaşması,Paris sokaklarında dolaşması, Madge ile konuştuğu bölüm, sonra Anne'i takip ettiğini sandığı kısım, hastanede çalıştığı, Hugo ile konuştuğu bölümler çok hoşuma gitti, çoğu yer müthiş bir sanatçılıkla yazılmış. Yalnız okurken beni pek sarmayan yerler de oldu, yazar bazı aksiyon sahnelerini bence gereksiz detaylarla yazmış, mesela - spoiler- köpeğin kaçırıldığı sahne adeta mühendislere yaraşır detaylarla dolu, veya Jake'in yattığı sedyemsi yatağı sanki okura çizdirmek ister gibi anlatmış, evet okur her şeyi en ince detayına kadar kafasında canlandırabiliyor ama bu gerçekten gerekli mi? Bu kısımlar o şiirsel tattan eksiltmiş biraz. Yine de harika bir roman, mutlaka tavsiye ederim ve keyifli okumalar dilerim:)

8 Ocak 2017 Pazar

Golden Time

2013 yılında J.C. Staff stüdyosu tarafından yapılan Golden Time 24 bölümden oluşuyor. Bu arada J.C. Staff stüdyosu Toradora!, Kaichu wa maid- sama ve özellikle de Shokugeki no souma gibi başarılı animeleri üreten bir stüdyo.

Konumuz şöyle; Tada Banri hukuk okumak için Tokyo’ya gelmiştir , burada kimseyi tanımıyordur, ama ilk gün Mitsuo ile tanışır ve hemen arkadaş olurlar. Tanışalı daha bir saat bile olmadan Mitsuo’nun ona takıntılı bir şekilde aşık olan çocukluk arkadaşı Kaga Koko gelir ve Mituo’ya çiçekle saldırır. Mitsuo’nun korktuğu olmuştur, Koko da sırf Mitsuo ile beraber olabilmek için aynı bölümü tercih etmiştir. Mitsuo bu çok güzel ve bakımlı kızdan kaçarken mecburen Banri’den yardım ister, iki arada bir derede kalan Banri okulda kimseyi tanımayan Koko’nun tek arkadaşı olmuştur, bu yakınlık Banri’nin Koko’ya aşık olmasını sağlar. Koko da kısa süre sonra bu aşka karşılık verir. İkili çok mutludur. Bu arada onlardan bir üst sınıftaki Linda’nın davetiyle festival kulübüne katılırlar. Ancak Banri’nin bir sorunu ortaya çıkar, lise son sınıfta köprüden düşen Banri hafızasını kaybetmiştir ve geçmişini hatırlamamaktadır. Ama bir gün geçmişi hatırlamaya başlar ve her şey karışır.

Romantik, okul, dram türündeki bu anime fazla sıkmadan, olayların suyunu çıkarmadan ilerliyor. İmdb puanının da 7,7 olduğunu ekleyeyim. Doğrusu benim animelerde en hoşuma giden şeyler Japonların günlük hayatına dair verilen ayrıntılar ve sıcak, gerçek arkadaşlık ilişkileri. Bu anime daha çok Banri ve Koko’nun yaşadıklarına, özellikle de Banri’nin rahatsızlığına odaklıydı, ama dediğim gibi konu çok ilginç olmasa da sıkıcı değildi, bu yüzden ortanın üstü puan veriyorum  Müzikler, jenerikler, çizimler güzeldi. Ayrıca kahramanlardan biri de 2006 yılında yayınlanan ve studio Madhouse’ın elinden çıkma efsanevi anime “Nana”’nın müzisyen Nana’sıydı. Fraklı bir stüdyonun karakterini kullanmaları ilginç gerçekten.

3 Ocak 2017 Salı

Algı Kapıları - Aldous Huxley

Aldous Huxley, 1894 İngiltere doğumlu, Cesur Yeni Dünya kitabının yazarı, 1963'te hayatını kaybetmiş. 1932'de yazılmış olan Cesur Yeni Dünya kitabını ben çok beğenmiştim, orada da yanlış hatırlamıyorsam kahraman veya kitabın bazı kahramanları meskalin kullanıyordu,. Algı Kapıları bir deneme kitabı, 1954'te yazılmış. Yazar bir deney için gönüllü olarak meskalin kullanıyor. Meskalin lsd benzeri bir uyuşturucu madde, etkisi 8 ila 10 saat arası sürüyormuş. Yazarın anlattığına bakılırsa algıları açan bir deneyim bu, üstelik sözde bağımlılık yapmadığı gibi beyne de olumsuz bir etkisi yokmuş, tabi bunlar yazarın iddiaları ve kitabın 1954'te yazıldığını düşünürsek bu olumsuz etkileri yeterince tespit edebilecek teknoloji o zaman için olmayabilir. Her neyse, yazar meskalini kullandıktan sonra etrafındaki nesneleri çok daha parlak ve canlı görmeye başlıyor, sanki her nesne büyük bir sır içeriyor ve yazar da bu sırlara birden bire vakıf olmuş gibi bir hisse kapılıyor, ama bu son derece uçucu bir his ve bunu dile getirmeye çalıştığında bu his de uçup gidiyor sanki. Yazar bunu en çok zen ile özdeşleştiriyor, zen terimleriyle hislerini ifadeye çalışıyor ve "kendiliğindenlik", "öylesilik" terimlerini kullanıyor. Kısacası, meskalin etkisindeyken her şey "kendisi", yani "bir sandalye sandalye ve sandalye, sandalye olarak müthiş bir boşluğu dolduruyor ve bir sandalye evrenin sırrını barındırıyor," gibi.

Algı Kapıları 67 sayfa, onun devamında yazarın Algı Kapıları'nın devamı olarak yazdığı Cennet ve Cehennem var, onu da 1956'da yazmış. Burada da cennet ve cehennemin bizim algılarımıza dayandığını anlatıyor. Yazar özellikle sanat eserleri ve daha çok resim sanatı üzerinde durmuş. Meskalin etkisindeyken nasıl etrafta parlak renkler gördüğünü, aslında insanların göz zevkine daha çok parlak renklerin uygun olduğunu, sanatın bu bilgi ışığı altında nasıl şekillendiğini üzerinde çokça duruyor. Sonda da ekler kısmı var, metinde geçen bazı noktalarla ilgili uzun notlar diyebiliriz bunlara.

Ben bu kitabı fazla araştırmadan almıştım, kitabın ismi insanda okuduktan sonra algı kapıları açılacakmış izlenimi veriyor, ama değil. Kitapta ilginç noktalar var, özellikle ressamların eserlerini yorumladığı kısımlar ilgimi çekti ama bana farklı bir bakış açısı kazandırmadı, bu nedenle kitap bana çok hitap etmedi diyebilirim. Ayrıca yazar uyuşturucu madde reklamı yaptığı için de çokça eleştirilmiş. Bana ilginç gelen bir bilgi de, Aldous Huxley ayrıca George Orwell ile yakın arkadaş olması. Keyifli okumalar dilerim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...