Sayfalar

28 Aralık 2018 Cuma

Tatarcık - Halide Edib Adıvar


 



Yazarın kısa bir süre önce Kalp Ağrısı ve Zeyno’nun Oğlu romanlarını okumuştum. Sevgili blogger arkadaşım Gül Hanım bana Tatarcık romanı da olduğunu söyleyince hemen okumak istedim tabi. Atlas Kitabevi’nden 1981’de çıkan kitap 192 sayfa, başında da yazarın hayatı ve eserlerinden bahseden bir bölüm var. Yazar Tatarcık’ı 1938’de yazmış. Yazarın hayatı müthiş derecede etkileyici, zaten dünya çapında bir şahsiyet, pek çok romanı ve hatta anıları İngilizce’ye çevrilmiş. Ahmet Hamdi Tanpınar, onun 1903-1920 yılları arası Türk romanını tek başına temsil ettiğini söylemiş.

 

Romanımız İstabul’un merkezden uzak, Karadeniz’e bakan semtlerinden birinde geçiyor. Kahramanımız Tatar’a benzer görünümü olan Osman Kaptan’ın, tipçe ve huyca kendine benzeyen kızı Tatarcık lakaplı Lale’dir. İyi eğitimli, sportmen, yüksek karakterli, hoş ama biraz da erkeksi bir tiptir Lale. Bir gün semtin zenginlerinden birinin oğlu olan Haşim, lise arkadaşlarını evlerinin korusunda kamp yapmaya davet eder. 7 kişilik bu grup içinde önceki kitaptan Zeyno’nun oğlu Hasan da vardır, o artık 20 yaşında bir Tıp öğrencisidir. Ve tabi Sinekli Bakkal’daki Rdaia’nın oğlu Recep de büyümüştür, grubun en yakışıklısı da odur. Bu kısa kamp sırasında gençlerin karakterleri ve aşka yaklaşımlarını incelemiş yazar diyebiliriz.

 

Biraz 7 geline 7 damat gibi geldi, biraz tiyatrovariydi yani. Yazarın insanları tahlil etme konusundaki başarısı çok etkielyici. Keyifli okumalar dilerim. Şimdiden iyi seneler dilerim herkese :)

 

22 Aralık 2018 Cumartesi

Sarı Duvar Kağıdı - Charlotte Perkins Gilman




 

DeliDolu Yayınları, Tudem Yayın Grubu’na bağlı. Bu serisi ciltli ve Maria Brzozowska tarafından resimlenmekte. Daha önce Marie Shelley’in Ölümlü Ölümsüz kitabını okumuştum. Ekim ayından çıkan bu kitap 46 sayfa. Çeviri Başak Çaka’ya ait. Gilman, birinci dalga feminizm akımının önde gelen isimlerinden, sosyolog, yazar ve eleştirmenmiş. Bu hikayesini 1892’de yazmış. Amerikalı yazar parti kurmuş, tek başına tek yazarlı bir dergi çıkarmış ve daha bir sürü şey yapmış.

 

Hikayeye gelirsek, hafif bir sinirsel hassasiyeti olan kadın kahramanımız ve doktor eşi, rahatsızlığına iyi geleceği düşüncesiyle sayfiyede eski, büyük bir ev kiralarlar. Kahramanımızın yatak odasındaki sarı ve sevimsiz duvar kağıtları onu çok rahatsız etmektedir çünkü üzerlerinde gölgeler oynaşır...

 

Kadın kahramanın boğulmuşluk hissini çok güzel anlatmış yazar. Kitabı çok beğendim, hem hikaye çok güzel ve ilginçti, hem de biçim olarak içindeki illüstrasyonlarla tam koleksiyonluk. Keyifli okumalar dilerim...

 

16 Aralık 2018 Pazar

Genç Yazarlar İçin Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu - Celil Oker


 


 

Altın Kitaplar’dan ilk basımı Aralık 2017’de gerçekleşen kitabın Haziran 2018’de yapılan 6. baskısını okudum. 103 sayfalık kitabın Gülhan Taşlı yapımı kapak tasarımına bayıldığımı belirteyim önce. Sonra da yazar Celil Oker’i tanıtayım kısaca. Son sayfada belirtildiğine göre 1952 doğumlu, 1979’da Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş. Ansiklopedi metin yazarlığı, çevirmenlik, gazetecilik, reklam yazarlığı yapmış. 1998’de Bilgi Üniversitesi’nde Reklamcılık Programında öğretim görevliliği yapmış. Ayrıca burada yaratıcı yazarlık atölyeleri yürütmüş. 1999 yılında Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birinci olmuş, polisiye yazmaya devam ediyor ve kitapları birçok dile de çevrilmiş.

 

Kitap kurgu yazarlığı ile ilgili pek çok konuda (yaratıcılık, olay örgüsü, çatışma, karakter, diyalog, üslup vs.) en özet bilgileri veriyor, genç yazarları yüreklendiriyor ve hatta ödevler veriyor. Ayrıca yazarın yazım tarzını çok sevdim. Çok kolay okunan ama önemli bilgileri, hatta sık yapılan yanlışları da göstermesiyle bence kurgu yazarlığına ilgi duyan herkesin okuyabileceği bir kitap. Yazarın romanlarını da merak ettim. Keyifli okumalar dilerim.

 

11 Aralık 2018 Salı

Nohut Oda - Melisa Kesmez


Melisa Kesmez ilk öykü kitabı “Atları Bağlayın, Geceyi Burada Geçireceğiz” ile adından oldukça söz ettirmişti. İkinci öykü kitabı “Bazen Bahar” ile de 2017 NDS Edebiyat Ödülü almış. Nohut Oda, Sel Yayıncılık’tan bu sene çıktı ve çok ilgi gördü. 125 sayfalık bu kitabında 5 öykü bulunuyor.
Kalanlar, toplama eşyalarla kendine ev kurmuş genç bir kadının hayata tutunma çabası diyebilirim.
Son Bir Çay, 14 sene sonra karşılaştığı eski sevgilisini yeni çözen bir kadınla ilgili.
Annemin Çadırı, orijinal bir konuya sahip, depremden sonra evine dönemeyip çadırda yaşamaya başlayan bir anneyi anlatıyor.
Görüşürüz, bir kadın ve babası arasındaki bir mesele üzerine.
Kız Kardeşim Handan, yine ilginç bulduğum bir hikaye oldu, iki kız kardeşin ilişki üzerine.
Kitabı sevdim, yazarın dile hakimiyeti çok güzel, çok hoş benzetmeler, anlatımlar okuru içine alıyor. Yazar ilişkiler üzerine yazmayı seviyor, hüzünlü kısımlar ağır basıyor haliyle. Açıkçası dili bu kadar güzel kullanan bir yazardan değişik türde öyküler okumayı da isterdim. Keyifli okumalar dilerim...


4 Aralık 2018 Salı

Zeyno’nun Oğlu - Halide Edip Adıvar

Önce güzel bir haberle başlayayım, Kanadı Kırık Meleğin Kanadına Takılanlar kitabı şu sıra bütün sitelerde en çok satılan kitaplardan birisi, çok mutluyum tabi ki. İnşallah Rukiye Hanım biran önce isteğine kavuşur. İlginiz için çok teşekkür ederim:)

Gelelim Zeyno'nun Oğlu'na;
Daha önce okuduğum Kalp Ağrısı romanının devamı Zeyno’nun Oğlu, üç kitaplık bu serinin son kitabı olan Tatarcık’ı da okumak istiyorum yakında. Remzi Kitabevi’nden çıkan kitabımız 1967 basımı, üçüncü baskı ve 287 sayfa. Kitabın ilk yarısında Hasan’dan hamile kalan Diyarbakır’lı Zeyno’nun yaşadıklarını okuyoruz. Sevmediği Ramazan’la evlenmiş ve Hasan’ın çocuğu Haso’yu dünyaya getirmiştir. Haso ve Zeyno’nun arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Haso çocuk da kendisine düşman Ramazan’ın elinde çok acı çekmiştir. Bu arada garip bir tesadüf olarak İstanbul’lu Zeyno da eşi Muhsin’in görevi icabı Diyarbakır’a gelir, yine subay eşi olan Mesture Hanım ve kızı Muhsine ona eşlik ederlere ve tabi bir de Hasan !!
Dediğim gibi kitabın ilk kısmında Zeyno ve özellikle oğlu Haso’nun yaşadıkları var. Haso ile ilgili kısımlar beni çok etkiledi, hele Haso’nun Şaban Amcası ve annesinden ayrıldığı kısımda gözyaşlarımı tutamadım... Bir de en sonda Zeyno ve Hasan’ın arabadaki diyalogları çok etkileyiciydi. Yazara hayran olmamak mümkün değil. Bir hoşluk da konuşmalarında sık sık Fransızca kelimeler kullanmayı seven Mesture Hanım’ın cazibeli bir erkekten bahsederken (herhalde “charming”in Fransızcası) “çok ‘şarman’ adam” demesi oldu, evde de kullanmaya başladım bu deyimi:))
Kısacası kitabı çok sevdim, Tatarcık’ı çok merak ediyorum, keyifli okumalar dilerim.

25 Kasım 2018 Pazar

Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar


 


 

Rukiye Türeyen, üç aylıkken geçirdiği havale sonucu %99 engelli olmuş, kendisi 37 yaşında , Adapazarı’nda annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşıyor, babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi de iki beyin ameliyatı geçirmiş. Rukiye Hanım okuma yazmayı kendi çabasıyla öğrenmiş, 2014 yılında da bilgisayarda hikayeler yazmaya başlamış, sadece sol elinin işaret parmağını kullanabiliyormuş ve bu şekilde tam 2 yılda bu kitabı yazmış. Kitabı Egemen Yayınları’ndan çıkmış, ilk baskısı Mart 2018’de çıkmış, ikinci baskı da mayıs ayında yapılmış. Rukiye Hanım’ın en büyük arzusu annesine bir ev almak. Yayınevi de kitabın tüm gelirlerini Rukiye Hanım’a bırakıyor.

 

130 sayfalık kitap 4 hikaye, bir oyun, bir skeç, bir senaryo ve bir mektuptan oluşuyor, hikayelerde hepimizin bir gün engelli olabileceğimiz gerçeği üzerinde durulmuş. Yazarın son derece doğal bir anlatımı var. Kitabın sonunda Rukiye Hanım çok sevdiği Mehmetçik’e çok güzel bir destek mektubu yazmış. En sonda da Rukiye Hanım hakkında çıkan haberlere ve okurlardan gelenlere yer verilmiş.

 

Rukiye Hanım herkesi etkileyecek, ilham olacak biri, %99 engeline rağmen kendisine acıma gibi bir duygusu hiç yok, hayata dört elle sarılmış, kendisiyle barışık, pozitif duygularla dolu, azimli bir insan. Onun böyle güçlü bir kişilikle daha çok şeyler başaracağına inanıyor ve başarılar diliyorum.

 

Kitabı kitapyurdu, d&r gibi satış kanallarından bulmak mümkün.

İnşallah Rukiye Hanım en kısa zamanda annesine istediği gibi bir ev alabilir. Keyifli okumalar.

 

21 Kasım 2018 Çarşamba

Sanatçının Yolu - Julia Cameron


 


 

Butik Yayınlar’dan 2009 yılında çıkan kitap dünyada 11 Mlyon baskı yaparak büyük bir başarı kazanmış. “Daha üstün yaratıcılık içim spiritüel bir yol” ibaresi yer alıyor kapakta. Günseli Aksoy’un dilimize çevirdiği kitap 316 sayfa. Temelde yaratıcılık konusunda sıkıntı çeken veya yaratıcılığını arttırmak isteyen sanatçıları hedefliyen kitap, 12 haftalık bir programdan oluşuyor ve aslında iki temel teknik üzerine kurulmuş; “sabah sayfaları” ve “sanatçı buluşmaları”. Sabah sayfaları her sabah uyanır uyanmaz 5 sayfa yazmaktan ibaret, yazacağınız şey herhangi bir şey olabilir hatta hep aynı cümleyi bile yazabilirsiniz, amaç bilinçaltınızı boşaltmak ve bu boşalma bir süre sonra sizdeki tıkanmayı meydana getiren şeylerin de giderilmesini sağlayacak. Sanatçı buluşması ise haftada 1 günü kendinize ayırarak tek başınıza yaratıcılığınızı arttıracak bir gezinti yapmanız demek oluyor. Bunun dışında içinizdeki çocuğu dinlemeniz, ona ulaşmanız ve onu şımartmanız, kitapta üzerinde durulan önemli noktalardan biri. Ayrıca kitapta her sayfada ünlü birinin ilham verici bir sözü yer alıyor. Yazar ayrıca ünlü yönetmen Martin Scorsese’in eşi. Ben kitaptaki yöntemleri uygualamadım açıkçası ama kesinlikle ilham verici ve cesaretlendirici bir kitap, konuyla ilgisi olanlara tavsiye ederim, keyifli okumalar dilerim.

 

12 Kasım 2018 Pazartesi

Kalp Ağrısı - Halide Edip Adıvar


Halide Edip'in orta okul yıllarında Vurun Kahpeye isimli romanını okumuştum, üniversite de Sinekli Bakkal'ı okumuş ama bitirememiştim. Doğrusu yazarın aşk romanı olduğunu da bilmiyordum, çok sevgili blogger arkadaşım Biblio şu yazısında bahsedince mutlaka okumak istedim... Çok da güzel bir romanmış gerçekten.

Ben Özgür Yayınevi'nden 2002 de çıkan baskısını okudum. 284 sayfalık roman 1924'de yazılmış. Devamı da Zeyno'nun Oğlu isimli kitaptaymış.

Kahramanımız Zeyno 25 yaşında, yaşıtı genç kızların aksine süse püse düşkün olmayan, romnatizme pek değer vermeyen onun yerine mantığa değer veren, güzel bir kızdır, onun kafa dengi olan, sevecen ama babacan doktor saffet ile nişanlıdır. Zeyno'nun yakın arkadaşı Azize ise süslü püslü romantik ve güzel, çok duygusaldır, kuzeni yakışıklı bir asker olan Hasan'ı beğenmekte ve onunla evlenmeyi düşlemektedir. Ancak bir akşam Zeyno ve Hasan'ın karşılaşması bu ilişkileri alt üst edecektir.

Kitaba bayıldım, mantıklı Zeyno ile tutkulu Hasan'ın aşkı, Ayestefanos (Yeşilköy) günleri, iki aşığın yüreklerine taş basıp ayrılığı sineye çekmeleri, kitabın sonunda adeta birer yabancı gibi tekrar karşılaşmaları, yazarın psikolojik tahlilleri çok güzeldi. Kesinlikle sıradan, yüzeysel bir aşk romanı değil, son derece derin bir roman. Mutlaka tavsiye ederim..:)



6 Kasım 2018 Salı

Drakula “ölümsüz”- Dacre Stoker, Ian Holt



Artemis Yayınları’ndan Temmuz 2010’da çıkan kitabımızın yazarı Dacre Stoker, orijinal kitabın yazarı Bram Stoker’in kardeşinin torunu. Daha önce de Bram Stoker’in günlüklerini temel alan bir kitap yazmıştı. Stoker ailesi, Drakula romanı yayın hakları ve film hakları konusunda oldukça zarara uğramışlar. Ve tabi ailecek bir küskünlük içindelermiş. Dacre ile tanışan Ian Holt, ona bu hakların aileye ait olması konusunda destek vermiş ve bunu pekiştirmek için bir devam romanı yazmayı önermiş. Bunun üzerine titiz çalışmalar sonrasında, hatta Transilvanya’ya yapılan geziler ışığında, bu romanı yazışlar. Bu yazım hikayesi, yazarlar hakkında bilgi, kitap üstüne düşünceleri ile ayrıntılı bilgiler kitabın sonuna ek olarak konulmuş.
Roman 516 sayfa, eklerle birlikte kitap 551 sayfa oluyor. İngilizce’den çevirisimi Selim Yeniçeri yapmış. Kapakta “orijinal kitabın devamı” yazıyor. Alt başlıklar “Aşk sonsuzdu” ve altında “Ama herkesin gözden kaçırdığı bir şey vardı, Drakula Mina’yı ısırmıştı.” yazıyor.
Romanımız orijinal olaylardan 25 yıl sonra geçiyor. Mina ve Jonathan’ın mutsuz bir hayatlları vardır, Jonathan Mina’yı Drakula ile yaşadıkları nedeniyle affedememiştir, ayrıca Mina’nın hiç yaşlanmamış olması da onu bunu asla unutturmamaktadır. Oğulları Quincey üniversitede hukuk okumaktadır ama asıl isteği aktör olmaktır. Bu arada Drakula’nın ölümünü sağlayan kahramanlar grubu da o acı günleri unutmak istercesine bağlarını koparmışlardır. Ama şehirdeki cinayetler ve üstüne son olarak Jonathan’ın kazığa geçirilerek öldürülmesi hepsinin Drakula’nın döndüğünü düşünmesine sebep olur... ve olaylar gelişir. Romanda Karındeşen Jack ve hatta Titanik bile var.
Herhalde 8 yıl önve falan okumuştum Drakula’yı ve çok sevmiştim. Bu romanda ise aksiyon çok fazlaydı. Böyle olunca o gizemli havayı bu romanda pek yakalayamadım. Zaten devam romanı olunca işler daha zor tabi, hele ilk romanın yazarı Bram Stoker’sa. Kısacası okunuyor ama beni çok etkilemedi. Drakula hayranıysanız buyurun:) Keyifli okumalar..:)

29 Ekim 2018 Pazartesi

Öbürküler - Mahir Ünsal Eriş

Merhaba! Öncelikle bir duyuru ile başlayayım, severek takip ettiğim Kozmetik Psikolojisi blogunda, son katılımı 11 Kasım olan harika bir çekiliş var, mutlaka bakın...:)


Gelelim Öbürkülere, roman, kasım 2017’de Karakarga Yayınları’ndan çıkan bir roman. Karakarga, genel yayın yönetmenliğini M. K. Perker’in yaptığı Destek Yayınları’nın alt kuruluşu olan bir yayınevi. Bu kitabın da illüstrasyonlarını M.K. Perker yapmış zaten. Romanımız 139 sayfa ve iki bölümden olıuşuyor. İlk bölüm “bu yarısı”, ikinci bölüm “öbür yarısı”. Ben romanı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani’sine benzetmiştim ki, yazarın da ilk kısmı “Refik Halid Karay’ın kıymetli hatırasına” (ki ilk bölümde “memleketimden insan manzararları” tadında bir anlatım var), ikinci bölümü de hissimi onaylarcasına (ki bu bölümde Gulyabani kısmı öne çıkıyor) “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kıymetki hatırasına” ithaf etmiş...
Romanımız Niğde’de Sümerbank’ta memur olan çalışan Fahrettin Bey’in, İstanbul’a tayinin çıkmasıyla ailecek zorlu bir yolculuktan sonra şehre varışları ile başlıyor. Burada kendilerine Arnavutköy’de eşyalı bir ev tutulmuştur. Taşınırlar ancak bu evde hiç birinin yüzü gülmez çünkü korkutucu olaylar daha ilk gece huzurlarını kaçırır...
Bu yazarla ilk tanışmam oldu. Yazarın güzel bir anlatımı var, olaylar 6-7 Eylül olayarının sonrasında gerçekleştiğinden 1955-56 yılları olduğunu anlıyoruz. Yazar da o zamana uygun bir dil ve bolca da deyiş kullanıyor, yani anlatım dili oldukça zengin. İlk bölümü okurken bir korku hikayesi olduğunu sezdiğim roman için biraz uzun ve açıkçası yer yer gereksiz bulmuştum ilk bölümü, ama ilk paragrafta da belirttiğim gibi, yazarın ithaflarını düşününce bağımsız bir değerlendirme yapabildim, kısacası “güzel bir anlatım mı? evet”. Roman üç bölüm aslında, giriş, olayların görünen yüzü ve sonunda da olayların iç yüzü. Yalnız haliyle son bölümde biraz tekrar oluyor, o kısım beni pek sarmadı. Yazarın diğer kitapları daha iddialı olabailir diye düşünüyorum, keyifli okumalar :)

23 Ekim 2018 Salı

Kör Baykuş - Sadık Hidayet





Kitap zevkine güvendiğim sevgili arkadaşlarım Biblio ve Şule bloglarında yazınca haberim oldu bu kitaptan. İran Edebiyatının önemli isimlerinden olan, aynı zamanda sıradışı yaşamı ve tabi maalesef intiharı ile dikkat çeken Sadık Hidayet’in bu romanını, bizim edebiyatımızın önemli ismi Behçet Necatigil çevirince, beklenti de yüksek oluyor tabi.



Yapı Kredi Yayınları’ndan ilk baskısını 2001’de yapmış (Türkçe’deki ilk baskısı ise 1973 Varlık Yayınları), bugüne kadar da 25 baskı yapmış. 2017’de ise resimli özel baskısı çıkmış. Bunu merak ettim doğrusu. Roman (uzun hikaye demek daha doğru olur belki) 79 sayfa, kitabın sonunda yazarın yakın arkadaşlarından Bozorg Alevi’nin yazar ve romanı hakkında bir sonsözü yer alıyor. Kitabın başında da Behçet Necatigil’in 1978 Milliyet Sanat Dergisi’ne yazmış olduğu Sadık Hidayet üzerine bir yazı var.


Kitabın konusunu anlatmak pek de mümkün değil, rüya ve kabus arası bir olaylar silsilesi diyebilirim belki. Kahramanımız kalemliklerin üzerlerine resimler yapan bir ressamdır. Sürekli olarak çizdiği resimde çayırda oturmuş yaşlı bir adamla, onun karşısında durmuş genç, güzel bir kadın vardır. Bir gün kahramanımız mucizevi şekilde beliriveren bir mutfak penceresinden bu sahneyi gerçek olarak görür. O andan itibaren aşık olduğu kadın ona geldikten sonraysa olaylar gelişir...


Kitabın son 10 sayfasını okuyamadım. Yazar gerçekten ürperici bir atmosfer ortaya çıkarmış, okuru gerçekten tedirgin ediyor. Kitabı okuyan diğer arkadaşlarımın da belirttiği gibi karamsar bir ruh halindeyseniz kitabı okumanızı tavsiye etmem. Ama eşine kolay kolay rastlayabileceğiniz bir kitap değil. Son söz kısmında yazarın arkadaşı Bozorg Alevi yazar ve Kör Baykuş romanı hakkında detaylı görüşlerini vermiş, bunlar da romanı bütünlüyor. Özellikle yazarın Hayyam’ın eserindeki öğeleri kullanmış olması ilginç. Keyifli okumalar dilerim.




17 Ekim 2018 Çarşamba

Sebepsiz Mutluluk - Marci Shimoff


 


 Merhaba, uzun bir yazıya hazır mısınız? Çayınızı kahvenizi alın, bu kitap beni o kadar etkiledi ki, yeni baskısı da olmadığından sizin için kitabın önemli gördüğüm noktalarını aktarmak istedim:)

 

Geçenlerde size Ruth Baer’in Mutluluk Uygulamaları kitabından bahsetmiştim. İşte orada yazar bu kitaba da yer vermişti. Ben de tabi hemen almak istedim Sebepsiz Mutluluk’u. Şu an satışı bulunmayan kitabı - ki bence sık sık yeni baskıları yapılması gereken bir kitap:)- Nadirkitap sitesinden buldum. Kuraldışı Yayınları’ndan kasım 20008’de çıkan 329 sayfalık Sebepsiz Mutluluk, Işıl Aydın tarafından dilimize çevrilmiş. Bu arada kapak tasarımı da çok hoşuma gitti, orta bölümdeki “siz mutlu” kısmı dikkatinizi çekti mi?:) Kapak tasarımı da Ebru Öner’e aitmiş.



 
Yazarımız Marci Shimoff motivasyon ve kişisel gelişim uzmanı, şirketlere danışmanlık yapmış meşhur bir konuşmacı, mutluluk uzmanı ve aynı zamanda kendisi Tavuk Suyuna Çorba serilerinin kadın ayağını yürütmüş.

 



 

Kitabın alt başlığı “7 adımda içten gelen mutluluk.” Evet mutluluktan değil içten gelen mutluluktan bahsediyoruz burada. Yani “gün batımında içeceğiniz bir fincan çay sizi mutlu edecektir” veya “mutlu olmak istiyorsanız günde en az 1 saat sanatsal bir faaliyetle ilgilenin” tarzı şeyler yok bu kitapta. Çoğumuz hiçbir şey yapmadan oturduğumuzda hissettiğimiz şey genelde huzursuzluktur, çünkü zihnimizin bir kısmı geçmişin verdiği sıkıntılarla veya geleceğe dair endişelerle doludur. Ama ne yaşıyor olursak olalım aslında içten gelen, doğal bir mutlulukla dolu olabiliriz. Evet şaşırtıcı gerçekten ama bu mümkün!!

 

Bu kitabı okuyalı bir süre oldu ama onu hakkıyla anlatabilmek için uzunca bir zamana ihtiyacım var, ve o zamanı ancak şimdi bulabildim.



 Kitap 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm “kalıcı mutluluk”, ikinci bölüm alt balıkta bahsedilen “7 adımda sebepsiz mutluluğun” adımlarını anlatan “mutluluk evinizi inşa ederken” ve üçüncü bölüm de “sonsuza dek sebepsiz mutlu (hayat boyu sebepsiz mutluluk planı)”.Konuların yanı sıra her bölümde yazarın bu kitabı yazmak için yürüttüğü araştırmaları sırasında görüştüğü sebepsiz mutlu (yazar onlara ‘mutlu yüzler’ diyor) kişilerin ilham verici hikayeleri yer alıyor. Yazar bu kişileri özellikle çok zor şartlar altında yine de sebepsiz mutlu olanlar arasından seçmiş.



 

Bana ilginç gelen bir bilgiyle başlamak istiyorum, her insanın sabit bir mutluluk noktası varmış, yani sizin mutluluk düzeyiniz mutluluk skalasının herhangi bir noktasında olabilir, bunun yarısı genetikle yarısı da sizin yetişme tarzınız ve yaşam şeklinizle vs. belirleniyor. İşin ilginci şu, siz ne yaşarsanız yaşayın, isterseniz milli piyangoodan büyük ikramiyeyi kazanın, en geç 1 sene sonra mutluluk düzeyiniz kendi sabit noktasına geri dönüyor. Bu da bize yaşadıklarımızın mutluluğumuz üzerinde çok da büyük bir etkisi olmadığını gösteriyor, kim demiş hatıralmıyorum ama biri (:)) "yaşamımın %20’si (sayıdan çok emin değilim ama:)) yaşadıklarımdan %80’i ise benim bunlara gösterdiğim tepkiden oluşuyor" demiş. (Başka bir yorum da şu ; Olay + Tepki =Sonuç )Ama güzel olan şu ki biz güzel alışkanlıklar edinerek mutluluk için beynimizdeki sinirsel bağlantıları güçlendirerek sebepsiz mutlu olmayı başarabiliriz. Yani mutluluk aslında bir alışkanlıktan ibaret.



Özellikle ilk bölümde yazar kendinden de örnek vererek çocukluğu ve gençliğinde mutsuz biriyken alışkanlıklarla sebepsiz mutluluğu nasıl yakaladığını açıklamış.

 

Kitabın ana bölümü ise kendi mutluluk evimizi inşa etmek, yani 7 mutluluk alışkanlığı. Evimizin temeli, “mutluluğu sahiplenin.” Bu bölümün başında Ralp Emerson’un müthiş sözü yer alıyor; “Bu hayattaki gölgelerin çoğu, kişinin kendi güneşinin önünde durmasından oluşur.” Kısacası, mutluluğunuz sizin elinizde, erteleme yok, şartların uygun hale gelmesini beklemek yok; mutluluk, şimdi!! Ayrıca mutluluğumuz kendimize bağlı olduğunu kabul etmek güven duygusunu ve mutluluğu da beraberinde getiriyor, biz asla kurban değişiz ve olamayız, herşeyi düzeltebiliriz. Yazar ayrıca konuyu (Secret kitabını hatırlarsınız) çekim yasası ile de ilişkilendirmiş. Örneğin neye odaklanırsanız onu büyütür, hayatınıza onu çekersiniz. Saf bir kaple niyet edin ve bırakın. Evren sizin arkanızda, seviliyor ve korunuyorsunuz. Mutluluk hırsızları ise yakınma, suçlama ve utanma. Size daralma hissi veren şeyler sizi mutsuz eden şeylerdir, bunlardan uzaklaşın. Ayrıca içindeki dersi anlayamadığınız olumsuz olaylar, siz o dersi anlayana kadar -başka kılıklarda da olsa- yinelenecektir.



 

Evimizin dört temel direği ise, zihin, beden, ruh ve kalptir. İlk direğimiz zihin, zihin son derece güçlü bir araç, ama unutmamalıyız ki düşündüğümüz herşey doğru değil, özellikle olumsuz düşüncelerimiz olduğunda bunu hatırlamalıyız. Huzursuzluğumuzun, korku ve endişlerimizin temelinde amigdalamız var, eski çağlarda hayatta kalabilmek için herşeyi tehdit olarak algılamaya ihtiyacımız vardı belki ama artık buna gerek yok. DNA’mız bile olumlu ve olumsuz duygularımızdan etkileniyor!!

 

Mutlu insanların zihinsel davranışları;

1. olumsuz düşüncelere karşı şüphecidirler (bu düşünceleri sorgularlar). Gelen bedensel ikazları sorgularlar ve gerektiğinde onları aşarlar.

2. olumsuz düşüncelerle savaşmazlar (düşünceler gelir ve gider). Bunların genellikle olumsuzluk eğilimlerinin bir yan ürünü olduğunu ve zihnin ötesine geçip bunlardan kurtulabileceklerini bilirler.

3. Olumlu düşüncelerinin kaydını daha derinlere işler ve olumlu deneyimlerinin tadını doya doya çıkarırlar.

 

Ayrıca kitapta Byron Katie’nin Olanı Sevmek kitabında yer alan yöntemden de bahsedilmiş.



 

Ve tabi özsaygı, (mutluluk uygulamarında da yer alan) özşevkatin öneminde değinmiş yazar.

 

İkinci temel direk kalp; bırakın sevgi sizi yönlendirsin. Kalp için mutluluk alışkanlıkları minettarlığa odaklanmak, bağışlamayı öğrenmek ve etrafa sevgi yaymak. Bu bölümde ayrıca affetmenin iyileştirici gücünden bahsediliyor. (“Beden Asla Yalan Söylemez” kitabından bahsetmiştim size, orada affetmenin -istismar eden anne ve babadan bahsediliyordu- iyileştirici olmadığından bahsediliyordu, ancak kanımca orada affetmesi beklenen içimizdeki çocuktur ve bir çocuktan böyle bir davranış bekleyemezsiniz, birini affedebilmeniz için pişmanlığı görmeniz veya bu kişinin davranışının karşılığını bulduğunu görmeniz gerekir, aksi durumda bu samimiyetle yapılan bir affetme olmaz, yine de öfke, içerleme ve kin duyguları kişi için büyük bir yüktür, bir şekilde bu duygular deşarj edilmelidir.)

 

Üçüncü temel direk beden dir. Burada özellikle bedenin bilgeliğinden bahsediliyor. Beden mükemmel bir makine aslında, tüm yaşadıklarımızı kaydediyor, bize yaşadıklarımızla ilgili çeşitli mesajlar gönderiyor ve en ilginci eğer ona gerçekten kulak verirseniz size kendiniz için iyi olanı seçmeniz için yol gösteriyor. Ve tabi ki mutluluk için bedeninize iyi bakmalı, iyi uyumalı, iyi beslenmeli, yeterince su içmeli egzersiz yapmalı ve stresten uzak durmalısınız.

 


Dördüncü temel direk; ruh. Girişinde Albert Einstein’in şu sözü var, “yaşamanın iki yolu vardır; hiçbir şeyi mucize değilmiş gibi yaşamak ve her şeyi mucizeymiş gibi yaşamak.”

 

Yazar, ruh ile temasa geçmek bizden daha büyük bir enerjiyle temasta hissetmektir, bu teması ne kadar derinden tecrübe edersek, hayatımız o kadar zengin ve şen olur, diyor. Bizden daha yüce bir gücün varlığına inanmak, büyük bir huzur ve güven kaynağı. Bu güçle bağlantıda hissetmek mutluluğun temel taşlarından biri. Yazar bunun için dua ve meditasyonu öneriyor. Ayrıca sürekli telaş içinde koşturup durmak bağlantıda hissetmemizin önünde bir engel. Zaman zaman durup ruh ile bağlantıya geçebilmek önemli. İçsel sesinize kulak verebilmek de bu noktada önemli, iç sesinize çelişkide olduğunuz konuları da danışabilirsiniz, yazmak, bir kitaba başvurmak (sorunuza odaklanıp herhangi bir kitaptan bir sayfa açın) ve işaretleri aramak bu yöntemlerden bazıları.



 

Mutluluk evimizin çatısı ise amaç doğrultusunda bir yaşam sürmek. William Barclay “bir insanın hayatında iki büyük gün vardır; doğduğu gün ve neden doğduğunu keşfettiği gün,” demiş. Bu bölümde hayatımızın amacı, meslek vs. üzerinde durulmuş. Yapmayı sevdiğiniz ve sizi mutlu eden şey büyük olasılıkla sizin hayatınızın amacıdır. İlhama göre davranmak da bu bölümde yer alıyor. Amacınızı bulmak için ilhamı takip edin. Bunun için bir alıştırma verilmiş, sabahları yataktan kalkmadan önce derin bir kaç nefes alıp kendinize şu soruları sorun;

 

“Ruh bana ne yaptıracak? Ruh beni nereye götürecek? Ruh bana ne söyleyecek, bunu kime söyletecek?”

 



Önemli olan çok düşünmek değil, çok sevmektir; o halde en fazla sevgi hissettiğiniz şeyi yapın.” Azize Theresa

 

Bu bölümde, bütüne katkıda bulunmanın da öneminden bahsedilmiş. Bununla ilgili Albert Schweitzer, “Nasıl bir kaderiniz olduğunu bilemem; bildiğim tek şey, aranızda gerçekten mutlu olacakların, insanlara hizmet etmenin bir yolunu arayıp bulmuş olanlar olduğudur,” demiş. Ben de buna yürekten katılıyorum, biz bir bütünün parçasıyız. Yapılan araştırmalar hedefleri güç ve zenginlik olan kişilerin boş ve mutsuz olduğunu göstermiş, kendisinden daha büyük birşeye katkıda bulunmayı amaç edinmiş kişilerinse en mutlu olduğu görülmüş. Bunun içinse Rahibe Theresa olmak gerekmiyor, sizin için önemli olan şeyi keşfedin ve her günkü sıradan eylemleriz birden insanlara ve dünyaya hizmet edebilir. Fark yaratma arzunuz büyük veya küçük eylemlerde ortaya çıkacaktır. Örneğin çevreye duyarlılığınız varsa plastik torba yerine bez alışveriş çantası kullanmanız bir şeydir...


                                 (Evet Sam Claflin..:)))

 

Son adım evimizin bahçesi, yedinci adımımız, besleyici ilişkiler kurmak. Zaten son derece açık ama sizi mutlu eden ilişkilerin peşinden gidin, sizi mutsuz edenleri ise hayatınızdan çıkarın veya sınırlayın.

 

Son bölümüzde, hayat boyu sebepsiz mutlulukta, adımların özeti yer alıyor ve bunların sürekliliğini sağlayabilmek için kendinize bu alışkanlıkları birlikte yürütebileceğiniz, takip edeceğiniz bir grup kurmak gibi öneriler yer alıyor.

 


Sonuç; ben bu kitaba bayıldım, benim için tam bir başucu kitabı. Belki çoğunu biliyoruz ama unutuyoruz veya uygulamıyoruz. Kitapta dikkatimi çeken noktaları da defterime aktardım. Ayrıca son zamanlarda üst üste mutlulukla ilişkili kitaplar okumam, mutluluğa ve mutluluk alışkanlıklarına odaklanan sebepsiz mutluluğu deneyimlememi sağladı !! Eskiden çoğunlukla birşey yapmadan oturduğumda endişe ve gerginlik hissederdim, şimdi şartlarımda hiç bir değişiklik olmamasına rağmen sebepsiz bir huzur ve mutluluk hissettiğimi söyleyebilirim. Kitabı okumanızı öneririm, ama okuyamasanız bile bu yazımda sizin için önemli yerleri aktarmaya çalıştım. Umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur... Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle..:)

11 Ekim 2018 Perşembe

Bin Öpücük - Tillie Cole





Yabancı Yayınları’ndan Aralık 2017’de çıkan kitabımız 334 sayfa. Çevirisini Merve Özcan yapmış. Yazar Tillie Cole genç bir İngiliz yazar, bu genç yetişkin türünde yazığı ilk romanmış. Sanıyorum fantastik ve bilim kurguya yakın türde bir kaç roman yazmış öncesinden.


Ben öncelikle kitabın kapağına ve ismine çekildim. Bir de kitabın içinden kapağındaki gibi kalp bir kitap ayracı çıkıyor. Konumuza gelirsek; 8 yaşındaki Poppy ve onunla aynı yaştaki Norveç’li Rune komşudurlar. Kısa sürede birbirlerine bağlanırlar. Ancak 15 yaşına geldiklerinde Rune ve ailesi Norveç’e geri dönmek zorunda kalırlar. Bir süre Rune ve Poppy ilişkilerini telefon ve skype ile sürdürmeye çalışırlar. Ama sonra Rune Poppy’e ulaşamamaya başlar, ilişkileri bıçak gibi kesilmiştir. Runa çok acı çeker ve öfkelenir. 2 yıl sonra Amerika’ya geri döndüğünde Poppy ile yüzleşir...


İsmine ve kitabın pembeliğine rağmen oldukça hüzünlü bir hikaye. Açıkçası dram dışında pek bir şey bulamadım kitapta, fena değildi diyebilirim, ruh eşi konusunu biraz abartmış ama..:) Kitabın sonunda yazarın kitap için eklediği bir de şarkı listesi bulunuyor. Keyifli okumalar dilerim...

4 Ekim 2018 Perşembe

Beden Asla Yalan Söylemez - Alice Miller



İlk olarak 2004 yılında basılmış olan kitap, 2018 temmuzda 10. baskısını yapmış. Okuyan Us Yayınları’ndan çıkmış, arka kapak yazısı yayınevinin kurucusu Piskaytrist Cem Mumcu’ya ait. 210 sayfalık kitabın çevirisini Almanca aslından Cihan Dansuk yapmış.


Alice Miller ise felsefe, psikoloji ve sosyoloji eğitimi görmüş, ayrıca 20 yıl psikanaliz üzerine çalışmış. 1980’de kitap yazmaya başlamış, 13 kitap yayınlayıp 2010’da 87 yaşında hayatını kaybetmiş.
Bu kitaptan anladıklarımı - başka kaynaklardan edindiğim bilgilerle beraber- harmanlayacak olursam; çocukların -özellikle 0-3 yaş arası- egoları henüz gelişmemiş olduğu için yaşadıkları deneyimlere, anne ve babalarının davranışlarına karşı çok hassaslar (yazar burada “siz kendinizin bir kaç katı bir devin öfkesine maruz kalsanız korkmaz mısınız?” diye açıklıyor), bu süreci hatırlamak da doğal olarak pek mümkün olmadığından deneyimler bilinçaltına, bunlardan çıkardığımız kararlarla birlikte yerleşiyor, -büyük ölçüde hayal dünyasını yıkmak istemeyen bilinçaltının kendini koruma güdüsüyle kısmen de “anne babanın her türlü dinde ve ahlaki temeldeki kutsallığı ve dokunulmazlığı” inancıyla (yazar bunu Musa’nın 10 emrine göndermede bulunarak ‘Dördüncü Emir’ olarak ele alıyor). Anne babanın yol açtığı yıkıma rağmen çocuk anne ve babasını sevmeye (aslında sevdiğine inanmaya) devam ediyor. halbuki anne ve babasına kırılmış, içerlemiş, onlar tarafından suistimal edilmiş bir çocuğun gerçekten onları sevmesine imkan yok. 

Tabi yaşadıklarını (zihin bunu hatırlamasa da) unutmayan beden, tehdit durumlarına hastalıklar da dahil olmak üzere tepki veriyor. Zaten hastalıklarımızın sebepleri de tamamen psikolojik, bedenin zihin tarafından anlaşılmayan durumlara tepkisi aslında. Örneğin ailesi tarafından suistimal edilmiş bir çocuk büyüdüğünde onları ziyaret ettiğinde alerjik kaşıntılar gösterebiliyor. Onları ziyaret etmeyi bıraktığında sıkıntıları geçiyor.

                           Musa'nın 10 Emri (www.thoughtco.com)
Yazar, terapistlerin büyük çoğunluğunun ‘dördüncü emre’ itaatsizliği göze alamadığı, hatta büyük kısmının kendi aileleriyle olan sorunlarla yüzleşememiş olduklarından, kendilerine bu şikayetle gelen danışanlarını “ebeveynlerini affetmeye” teşvik ettiği, affetmezlerse hissettikleri nefretin onları hasta edeceğini söylediklerini belirtiyor. Ancak sevgi gibi gerçekte olmayan bir affetme de tabi ki tedavi edici olmuyor. Çünkü çocuğun kendisini suistimal eden bir ebeveyni affetmesi mümkün değil. Zaten beden mutlaka hislerle çelişkili davranışlara tepki verecektir. Bu durumda tek tedavi duygularla yüzleşilmesi.
Aslında yazar anne ve babalara bayağı yüklenmiş, ama ben sebepten ziyade sonuçla ilgilenmeyi tercih ediyorum, bana göre (yerli veya yersiz) çocuk bir duygu hissetmişse bu önemlidir, ve yüzleşilmeyen, kabul edilmeyen ve boşaltılmayan duygular (keşfedilebilmek için) içimize yerleşerek hastalıklara sebep olabilir veya bilinçaltımızdan gelen çözümleme ihtiyacıyla geçmişimizde yaşadığımız örüntüyü (umutsuzca ilgisini beklediğimiz ilgisiz bir anne veya baba yerine yetişkinliğimizde bu sefer kendimize ilgisiz bir partner seçmemiz gibi) tekrar tekrar önümüze çıkarabilir. Yetişkin zihnimiz çocukken yaşadıklarımızla çeşitli şekillerde başa çıkmaya çalışabilir, hatırlamamak, anne babamıza hak vermek (“çok yaramaz bir çocuktum, benimle başa çıkmak için yapabilecekleri başka bir şey yoktu”, “başlarında bir sürü dert vardı zaten” gibi), gerçeği çarpıtmak (“öyle bir şey olmamıştı”) veya alaycılık, espriyle geçiştirmek bunlardan bazılarıdır. Ancak ortada bir duygu varsa, bunların hiç biri sonuç vermez, çünkü kitabın kapağında da belirtildiği gibi “üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız.”


Kısacası çocukken hisettiğimiz olumsuz duygularla mutlaka yüzleşilmelidir. Amacımız anne veya babamızı üzmek değil, zaten başta da dediğim gibi odağımız “anne veya babamızdan gördüğümüz zulüm” değil (bana göre), sadece duygularımızı boşaltmak, içimizdeki çocuğun duygularına sahip çıkmak, o nedenle bence ebeveynlerimizle samimi bir şekilde çocukluğumuzdaki hislerimizden bahsetmek iyi bir yöntem olabilir. Zaten samimi bir iletişim (ve hatta gerçek sevginin doğuşu da) ancak bundan sonra olabilecektir.
Arka kapakta da yazdığı “birine öfkelenme özgürlüğümüz yoksa onu sevmeyi seçemeyiz; sevmeme özgürlüğümüz olmayan birini gerçekte(n) sevemyiz. Birine karşı hissettiğimiz duygu ‘ona karşı hissetmemiz gerekenler’ diye önceden tarif edilmişse, onunla meselemiz bitmeyecek, hatta başlamayacaktır bile..... Kabullenme özgürlüğümüz olmayan her duygu dışarıya akmayan bir irin gibi bedenimizi ve ruhumuzu ele geçirir.”

Oysa yapabileceğimiz yegane şey alamadığımız ilgiyi, saygıyı, duygularımıza dair anlayışı, korumayı ve koşulsuz sevgiyi kendimize gösterebilmemizdir. İnsan ancak kendi kendinin ebeveyni olabildiğinde yetişkin, özgür ve mutlu olabilir.
Yazar “uyumluluk” özelliğini de ele almış, bunun “öfkeli ebeveynin öfkesini tetikleyecek durumlardan kaçınmak için geliştirilmiş bir özellik” olduğunu belirtmiş. Yazar tabi ki her durumda hislerin ve isteklerin farkında olunarak, ifade edilebilmesi gerektiğini belirtiyor.
Anne ve babanın zulmü her zaman fiziksel bir şekilde olmaz (ne var ki dünya nüfusunun %90’ı çocukken dayak yemiştir), zulüm, şefkatin ve iletişimin eksikliği, çocuğun ihtiyaçlarının karşılanmaması, ruhsal acılarına kayıtsızlık, anlamsız ve sapıkça cezalandırma, cinsel istismar, çocuğun koşulsuz sevgisinin sömürülmesi, duygusal şantaj, çocuğun benliğinin yerle bir edilmesi, sayısız farklı şekilde güç uygulaması olarak tezagür edebilir. En kötüsü de şudur; çocuk, başka türlüsünü bilmediği için, bunun normal bir davranış olarak görmeyi öğrenir. Her çocuk, ona ne yaparlarsa yapsınlar, annesini ve babasını koşulsuz olarak sever.
Bu kısım bana geçenlerde okuduğum (aslında eski bir haber ama, blogger arkadaşımız Ertuğrul Bey blogunda paylaşmıştı) bir haberi hatırlattı, üvey anne ve babasının neredeyse alenen onu öldürmeye çalışmasına rağen küçük Ivan Skorobogatov ölmeden önce yazdığı notta anne ve babasını ne kadar çok sevdiğini yazmıştı... 


Daha önce suistimal edilmiş çocukların ebeveynlerine duydukları ‘sevgi’ sevgi değildir. Beklentilerle, yanılsamalarla ve inkarlarla dolu bir bağlılıktır ve bütün bunların bedeli çok yüksektir. Bu bağlılığın bedeli,.... bir sonraki kuşak tarafından ödenir. Genç anne ve babaların kendileri, sağlıklarına ciddi bir hasar vererek bu inkarlarının bedelini öderler çünkü ‘minnetleri’ bedenlerinde saklı olan bilgiyle çelişir.


Son olarak kitabın içeriğinde bakacak olursak; ilk bölüm ‘söylemek ve gizlemek’te yazar çocukken istismara uğramış yazarların hayatlarına (Kafka, Cehov, Virginia Woolf, Rimbaud, Mişima, Proust ve James Joyce) göz atıyor. İkinci bölüm genel olarak bahsettiğim, kitabın belkemiği, üçüncü bölümde güçlü bir bedensel tepki olan Anoreksiya üzerinde durulmuş ve hatta örnek bir hastanın günlüğü verilmiş. Son bölümde de özet yapmış yazar.
Kitabı gerçekten çok beğendim, kitaptaki görüşlere katılmasanız bile zihin çalıştırıcı olduğu kesin. Ayrıca yazar fikirlerini yer yer biraz sert ifade etmiş bile olsa bu fikirlerin güçlü temelleri olduğu su götürmez. Hele ki yazarın 20 yıl psikanaliz üzerine çalışıp şimdi kısmen bunlarla çelişen (geleneksel terapistlerin Freudyen bir bakış açısıyla çocukluk acılarını öedipal veya elektral komplekslere bağlamalarına karşın) görüşleri savunabilmesi, belki de psikoloji ve sosyolojinin yanısıra felsefe eğitimi almış olması...  Kısacası, mutlaka tavsiye ederim...

Resim 5: http://info.speechtails.com/blog/bid/161744/Toddler-Books-for-Big-Emotional-Milestones
Resim 4: http://geniustoburn.blogspot.com/2013/12/if-youd-entered-nanowrimo-youd-have.html
Resim 1: http://totallyhistory.com/wp-content/uploads/2014/01/Alice-Miller1.jpg
Resim 3:mujerpandora.com
Resim 2: catracalivre.com.br

29 Eylül 2018 Cumartesi

Sen ve Ben - Niccolo Ammaniti


 

 
 



Bu kitabı sevgili SevKoz’un bloğu Okumak Hayattır’da gördüm, kendisi övgüyle bahsedince ben de okumak istedim. Bu yazardan başka İtalyan yazar okudum mu diye düşünüyorum ve sanırım cevap hayır, ne Umberto Eco okudum ne de İtalo Calvino, başka kimse de gelmiyor aklıma. Belki gotikromantik serisinde olabilir bir İtalyan yazar..?

 

Yazarımız Ammaniti 1966 Roma doğumlu. 2001’de yayınlanan Korkmuyorum isimli romanıyla ödül kazanmış. Yine 2007’de yayınlanan Tanrı Nasıl İsterse ile başka bir ödül kazanmış, sinemaya da uyarlanan bu iki yapıtı dışında dilimize de çevrilmiş başka romanları da var. İtalya’nın genç ve başarılı yazarlarından biri kendisi anlaşıldığı üzere. Bu romanı 2010’da yazmış.

 

114 sayfalık bu romanı İtalyanca aslından Şemsa Gezgin çevirmiş dilimize. Roman Can Yayınları’ndan 2012’de çıkmış.

Konumuza gelirsek, Lorenzo çevresine uyum sağlamakta zorlanan ama arkadaş edinmeyı, herkes gibi olmayı da içten içe isteyen 13 yaşında bir çocuktur. Bir gün -ailesinin de hep istediği gibi- arkadaşlarıyla tatil yapmaya davet edildiğini söyler ailesine, aslında öylesine söylenmiş bir yalandır bu ama Lorenzo yalanını bir türlü itiraf edemediği için apartmanın bodrumuna saklanmak zorunda kalır. Bu zorunluluk onun başına yeni bir macera açacaktır...

 

Ben kitabı hiç tahmin etmediğim şekilde çok sevdim, gayet sade ama etkileyici bir anlatımı vardı. Kitaplığımda tutmak istediğim bir kitap oldu Sen ve Ben. Yazarın özellikle Korkmuyorum kitabını da okumak isterdim ama baskısı olmadığı için ikinci el piyasası oldukça yüksek :) Sen ve Ben’i tavsiye ederim, keyifli okumalar dilerim..:)


 

24 Eylül 2018 Pazartesi

Sobe Siyah Orkide- Yaprak Öz





Blogumu takip edenler Yaprak Öz’ün severek takip ettiğim bir yazar olduğunu bilirler. Sobe Siyah Orkide de yazarın son romanı. Yitik Ülke Yayınları’ndan Nisan 2018’de çıkmış. Nasıl atlamışım ben kaç aydır dedim şimdi:) 165 sayfalık kitap yazarın diğer kitapları gibi gerilim türünde. Berlinli Apartmanı, hatta Tilki, Baykuş, Bakire romanlarında olduğu gibi kadın kahramanımız yeni bir eve taşınıyor. Jülide 25 yaşında genç bir kadın, sevgilisi Hakan’dan travmatik bir şekilde ayrılıyor, bunu atlatabilmek için de yeni bir daireye taşınıyor. Altıyol’daki Işıl Apartmanı’nın sahibi yaşlı İspanyol Paloma Hanım da Jülide’nin komşularından biri. Jülide ve Paloma arasında kısa sürede büyük bir dostluk gelişiyor. Ama bu dostluk göründüğü kadar masum mu acaba?

 

Yine çok heyecanlı, son sayfaya kadar yüksek tansiyonlu bir roman. Ama açıkçası önceki romanları kadar etkilemedi beni. 2017’de Tilki, Baykuş, Bakire yayınlanmıştı ve kısa bir süre sonra da bu kitap geldi. Konu gerçekten yaratıcı ama bilemiyorum birşeyler eksikti sanki. Bir de hemen birinci ağızdan Jülide anlatıyor olayları, hem de onun günlüğünden okuyoruz, bu da az da olsa tekrara sebep oluyor. Günlüğe gerek yoktu sanki diye düşündüm. Sobe Siyah Orkide tabi ki benden geçer not alıyor ama yazarı ilk defa okuyacaksanız başka bir romanından başlamanızı öneririm. Keyifli okumalar...

 

17 Eylül 2018 Pazartesi

Mutluluk Uygulamaları - Ruth A. Baer

Bu kitabı alırken gündelik mutluluk uygulamaları tarzında, basit içerikli olduğunu zannetmiştim; mesela "güne güzel bir kahveyle başlamak sizi mutlu eder" gibi öneriler olmasını bekliyordum. Ancak farklı çıktı ve kitabı çok beğendiğimi de peşinen söyleyeyim:)

Olimpos Yayınları'ndan Ocak 2017'de çıkan kitap Kıvılcım Ertaş tarafından çevrilmiş, 379 sayfa. Kitabın arkasında dizin de mevcut, bildiğiniz gibi dizinli kitaplar (belli başlı kelimelerin veya konuların geçtiği sayfaları içeren liste) çok kullanışlı oluyor.

Kitap 4 bölümden oluşuyor, ilk bölümde kitaptan nasıl faydalanabileceğimiz ve zihnimizle ilgili bazı özellikler anlatılmış. İkinci bölüm, psikolojik tuzaklar. Psikolojide sıkça bahsi geçen "bilişsel çarpıtmalar"a değinilmiş kısmen, bunlardan bir kısmı ruminasyon (olumsuz düşünceye saplanma), özellikle ruminasyon üzerinde çok durulmuş. Bazen gerçekten de saçma olduğunu bildiğiniz halde olumsuz bir düşünce kafanızda döner durur. İşte bu bölümde ondan nasıl kaçınabileceğimizi de anlatmış yazar. Aslında sadece ruminasyonun da değil neredeyse herşeyin çaresi, mutluluğun anahtarı farkındalık; başka bir deyişle anı yaşamak.


Çok ilginç bir araştırma sonucundan bahsetmek istiyorum, beni çok şaşırttı; hani bulaşık yıkarken, yerleri süpürürken veya yürürken kendimizi düşüncelerimize kaptırırız, kafamızda geçmişle veya gelecekle meşgul oluruz, kendimizi bir anlamda otomatik pilota bağlarız. İşte, yapılan araştırmalar kendilerini daha az otomatik pilota bağlayan kişilerin daha mutlu olduğunu göstermiş. Yani ne kadar "anda" kalırsanız o kadar mutlu oluyorsunuz.

Peki, "anda kalmak" ne demek? Bütün duyularımızda o anda ve orada olmak, havadaki kokuları, tenimizde esintiyi, renkleri, geçen insanları fark etmek... İşte o zaman, yavaş yavaş yaşamın güzelliğini de fark etmiş oluyoruz, anlar geçiyor ve bir daha hiç biri geri gelmeyecek, hepsi çok özel...

Diğer psikolojik tuzaklar kaçınma, duygu odaklı davranış (mantığı devre dışı bırakma) ve özeleştiri. Bütün bunların en iyi ilacı ise "özşefkat". Çoğu zaman disiplinli olabilmek ve kendimizi bırakmamak için özeleştiriye sarılırız, oysa yapılan araştırmalar "özsevgi" ve "özşefkat" ile davranmanın, yani kendisine sevgi ve şefkat dolu davrananların çeşitli konularda çok daha iyi performans gösterdiğini ortaya çıkartmış.

Üçüncü bölüm farkındalık becerileri kazanmak üzerinde duruyor, bilinçli gözlem, kabullenme ve isteklilik gibi alt başlıklar var, yine çok önemli bilgiler verilmiş. Dördüncü ve son bölümde de verilen tüm bilgiler bir araya getirilerek çeşitli egzersizlerle farkındalık becerilerinin arttırılması hedeflenmiş. Ayrıca her bölümün sonunda özetler var ve konular çok çeşitli örneklerle pekiştirilmiş.

Ben kitabı çok sevdim, çok faydalı buldum. Özet bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Hatta tekrar okumak istiyorum. Mutlu olmak herkesin hedefi olduğuna göre, ben de bu kitabı herkese öneririm:)

resim 2: http://thethoughtgardener.com/seize-every-moment-to-seize-the-day-with-eft-tapping/

11 Eylül 2018 Salı

Sis - Stephen King

Merhaba sevgili arkadaşlar, öncelikle sevgili blogger arkadaşlarım sizi istediğim kadar sık ziyaret edip yorum yapamıyorum, maalesef son dönemde hayatın koşturmacasına iyice kapılmış durumdayım, ne olur kusura bakmayın, buna rağmen bloguma gelip bana yorumlar yaptığınız için çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız ve sizi çok seviyorum :)

Biliyorsunuz büyük bir Stephen King hayranıyım. Altın Kitaplar yazarın eski eserlerini tekrar basıyor, hatta bu kitapta olduğu gibi bazen karma olarak hikayelerini de yeniden yayınlıyor. Bu kitap Ağustos 2017'de çıkmış. Not kısmında belirtildiğine göre farklı kaynaklardan hikayeler de Sis'in önceki baskılarında yer alan hikayelere eklenmiş. 

                           ( Bu kitabın kapağına bayılıyorum....)

Yanlış hatırlamıyorsam daha önce Hayaletin Garip Huyları isimli kitapta -ki bence yazarın en iyi hikayelerini içeriyordu- yer alan bazı hikayelere de rastladım. 

638 sayfalık kitapta Sis (kısa roman demek daha doğru olur buna), Nona, Raft, Yaşama Hırsı, Maymun gibi başlıca hikayelerin yanı sıra Kum Dünyası, Burada Kaplan Var, Azrail'in Görüntüsü, Sabah Dağıtımı ve daha başkaları ile toplamda 22 hikaye var. Ve sonda tabi ki yazarın hikayelerle ilgili notları bulunuyor.

Nedense bu hikaye derlemesini pek sevmedim, öykülerin bir kısmı zaten birer klasik (Sis, Raft, Nona gibi..) diğer kısmıysa ikinci kere okumayı arzulamayacağınız kadar sıradan. Eğer Stephen King'in yayınlanmış bütün eserlerini toplama niyetindeyseniz buyrun...:)