15 Aralık 2010 Çarşamba

Rebeka


Daphe Du Maurier'in kitabı Rebeka'yı bitirdim, kitabı ilk aldığımda da aslında biraz bahsetmiştim. Oldukça eski bir kitaptı ve şu an parça parça olduğunu söyleyebilirim. Daha önce orta okulda ingilizce dersinde biraz özetini okumuştum ve neredeyse birebir bir uyarlama olan Alfred Hitchock'un yönetmiş olduğu filmini seyretmiştim. Kitabı okuduktan sonra filminin de ilk yarısını tekrar setrettim. Kitapla ilgili ilginç noktalardan biri, bize hikayeyi anlatan kişi olan Maxim de Winter'in ikinci eşinin adını hiç öğrenmiyoruz, anlatıcı o olsa da kitap aslında Maxim'in ilk eşi olan Rebeka'nın hikayesi. Maxim Monte Carlo'ya yaptığı bir gezi sırasında Mrs Van Hopper adında sosteyeden tanıdığı (daha doğrusu kendisini tanıyan) yaşlıca bir bayanla karşılaşıyor, ikisi de aynı otelde kalmakta. Maxim Mrs Van Hopper'ın genç refakatçisinden hoşlanıyor ve ona sürpriz bir evlenme teklifi yapıyor. Evlendikten hemen sonra birlikte meşhur Mandereley malikanesine gidiyorlar. Maxim'in ilk eşi Rebeka altı ay önce bir deniz kazasında hayatını kaybetmiş ancak çok sevilen birisiymiş, güzelliği, zekası her şeyiyle insanları kendine hayran bırakmış. Maxim'in zaten çekingen bir insan olan yeni eşi bir de çevresindekilerin Rebeka hayranlığı nedeniyle oldukça sıkıntılı zamanlar geçiriyor. Ancak Maxim ona Rebeka'ya özenmemesini, kendisini ondan farklı, çocuksu ve saf olduğu için beğendiğini belirtiyor. Evlenmelerinden dört ay sonra, Rebeka'nın kullandığı kotranın battığı yerde bir gemi daha batıyor, bunu araştırmak için yapılan dalışlarda kotraya da ulaşılıyor ve hem kotra hem içindeki cesede ulaşılıyor, incelenmesi sonucu daha önce kayalara çarpıp battığı düşünülen kotraya bilinçli olarak zarar verilip batırıldığı öğreniliyor. Ve cinayet mi, intihar mı? sorusu gündeme geliyor. Okuyucu bunun cevabını bildiği halde bunun ne şekilde ortaya çıkacağı ve nasıl sonuçlanacağı konusunda meraklanarak romanın sonunu getiriyor. Daha önce "Kuzenim Rachel" kitabını okumuş olduğum yazar bu daha kısa olan romanında da güzel bir gerilim yaşatıyor bize, klasik anlamda bir gerilim çok fazla olmasa da benim "gotik" olarak tanımlayabileceğim bir tür, daha doğrusu bu izlenimi daha çok filmde hissettim diyebilirim, yani o karanlık havası, özellikle evin kahyası Mrs. Danvers bu havayı hem romanda hem kitapta güzelce veriyor. Anlatıcının o güvensiz, tedirgin havası yine aynı şekilde bize güzelce yansıtılıyor. Kitabın sonu da bence güzeldi, gizem aydınlandıktan tehlike ortadan kalktıktan ssonra hem Maxim'in hem de eşinin Rebeka'dan dolayı yaşadıkları tedirginliğin hala devam ettiğini görüyoruz. Bu da bence romanın etkileyiciliğini arttırıyor. Romanla ilgili bir diğer şey de yine İngilizlerin alışkanlıklarına ve kurallara ne kadar bağlı olduğuyla ilgili, örneğin ne olursa olsun kıyamet de kopsa saat beşte beş çayı içmeleri, mesela önemli bir şeyi araştırmak için bir yere gidiyorlar ve kapıyı çalmak üzere iken saatin 5 olduğunu fark ederek "tüh tam da beşte geldik, rahatsız etmesek mi?" tarzında bir şey söylüyorlar. Aynı şekilde malikanede ölüm kalım meseleleri gündemdeyken mutlaka beş çaylarını içip yanında kızarmış tereyağlı ekmeklerini yemekten vazgeçmiyorlar. Filmle ilgili olarak en sevdiğim kısım filmin başında Maxim'in ikinci eşi olan anlatıcının "Dün gece rüyamda yine Manderley'deydim" deyişi. Maxim rolü için daha uygun biri bulunabilirdi bence.
Bu arada bugün Orhan Pamuk'un Manzaradan Parçalar kitabına başladım bu arada, daha birkaç sayfa okudum ama gerçekten etkileyici...

2 Aralık 2010 Perşembe

Bana ilham veren bazı şeyler...


Bana ilham veren bazı şeyler işte şunlar;
1.coraline
2.pinterest
3.geninne zlatkis
4. rookie painters
5. hayao miyazaki, howl’un yürüyen şatosu ve benzeri animasyonları
6. mystery case files oyunları (özellikle "Dire Groove")
7. morning glory ürünleri
8. Harry Potter serisi
9. Gretchen Rubin’in mutluluk projesi

24 Kasım 2010 Çarşamba

Pinterest!


Pinterest yeni keşfim olan sitenin ismi, www.pinterest.com . Pinterest , pin (iğnelemek -panoya iğnelemek gibi) ve interest (ilgi) kelimelerinden oluşturulmuş, yani insanlar ilginç buldukları resimleri kendi alanlarında paylaşıyorlar, siz de istediğiniz kişilerin panolarını takip edebiliyorsunuz ve bu panolarda beğendiğiniz resimleri kendi panonuzda tekrar paylaşabiliyorsunuz. Üstelik istediğiniz kadar farklı konularda panolar oluşturabiliyorsunuz, mesela benim ilgimi çekenler arasında kitap kapakları, renkler, damak tatları gibi panolar var. Geçenlerde size Geninne Zlatkis'den bahsetmiştim, takip ettiğim kişilerden biri de o. Gördüğünüz bu terrariumlu fotoğraf onun paylaşımlarından birisi. Oldukça eğlenceli bir site. Site girişindeki adrese mail atarak üyelik talep edebilirsiniz, benim sayfam ise pinterest.com/eren ,iyi eğlenceler:)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Howl'un Yürüyen Şatosu


"Yürüyen Şato" Diana Wynne Jones'un 1986'da yazmış olduğu kitabın ismi. Hayranı olduğum ünlü Japon animasyon ustası Hayao Miyazaki bu romanı "Howl'un Yürüyen Şatosu" ismiyle animasyona uyarlamış. Hatta kendisinin eserleri içinde en beğendiğim animasyonu Yürüyen Şato. Bu nedenle de kitabı görür görmez okumak istedim. Diana Wynne Jones da benim en güzel edebi eserlerin İngiltere'den çıkışı tezimi desteklercesine İngiliz. Roman gerçekten çok güzel, özellikle -bazı değişiklikler olsa da- animasyonu izledikten sonra romanı okuyunca, orada severek seyrettiğim karakterler tekrar gözümün önünde canlandı. Konuya bakacak olursak; Sophie çöl cadısı tarafından yaşlı bir kadına dönüştürüldükten sonra kötü bir üne sahip genç büyücü Howl'un yürüyen şatosuna sığınır, burada temizlikçi olarak kendini kabul ettirir. Bu arada bir taraftan kız kardeşlerini Howl'dan korumaya çalışır, bir taraftan da şatoyu büyüleriyle ayakta tutan Calcifer adındaki ateş cininin Howl ile yaptığı, iki taraf için de kötü sonuçlar doğurabilecek sözleşmeyi bozmalarına yardım etmeye çalışır. Zaman içindeyse Howl'a aşık olmaktan kendini alıkoyamaz. İşte böyle fantastik, neşeli ve biraz da romantik bir kitap. Harika bir animasyon versiyonu olmakla birlikte, bence bu roman Harry Potter tarzında bir de filme çekilmeli diye düşünüyorum...Resim photobucket sitesinden alınmıştır.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Design Sponge


Zerdüşt okuma hızımı oldukça düşürdüğü için neredeyse hala aynı yerdeyim. Ben de son günlerde sanat bloglarına takılmaktayım. Yeni keşfettiğim bir site Design Sponge; www.designspongeonline.com. Daha çok tasarım ve sanatla ilgili bir site, ama yemek tarifleri bile var. Her gün ilham verici bir çok fotoğraf görebilirsiniz bu sitede...

6 Kasım 2010 Cumartesi


Daha önce bahsettiğim www.rookiepainter.blogspot.com adresine gördüğünüz resmimi gönderdim. Kuru kalemlerle yaptığım resmin üzerinden suluboyayla geçtim...

3 Kasım 2010 Çarşamba

Çaylak Ressam


Geçen haftalarda keşfettiğim süper bir blogdan bahsetmek istiyorum; çaylak ressam: www.rookiepainter.blogspot.com ! Bu sitenin sahibi her 3 haftada bir, bir fotoğraf yayınlıyor ve isteyenler bu resmi (her hangi bir bilgisayar programı kullanmadan, elle) istedikleri yöntemle yorumlayarak siteye yolluyorlar ve bunlar sitede yayınlanıyor. Genellikle basit fotoğraflar geliyor ama gerçekten çok farklı ve güzel eserler ortaya çıkabiliyor. Bu sefer ben de resim yollamaya kararlıyım, işte resimde "challenge 14"ü ve benim kuru kalemle yaptığım yorumumu görüyorsunuz, bir de suluboya denemeyi düşünüyorum...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...