Shirley Jackson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Shirley Jackson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Haziran 2017 Cuma
Biz Hep Şatoda Yaşadık - Shirley Jackson
Shirley Jackson Stephen King, Neil Gaiman gibi yazarlara da ilham olmuş bir yazar. Kendisi 1916-1965 yılları arasında yaşamış Amerikalı yazar. Maalesef 48 yaşında kalp yetmezliğinden vefat etmiş. Jackson kendi eserlerini tanıtmaktan hoşlanmaz, eserlerinin kendisi yerine konuştuğunu savunurmuş. Jackson üniversite yıllarında tanıştığı Stanley Edgar Hyman ile evlenmiş, dört çocukları olmuş ancak yazarın gerek çocukluğunda gerek yetişkinliğinde mutlu bir hayatı olduğu söylenemez...
Siren Yayınları'ndan bu ay çıkan kitap 181 sayfa, çevirisini ise Berrak Göçer yapmış. Yazar ise kitabı 1962'de yazmış. Kitabın başında yazarı tanıtan yazıda şöyle denmiş;
"Gündelik hayatın içinde gizli, olağan şiddet, kitlelerin zalimliğe yatkınlığı ve bireysel zihnin kırılganlığı gibi temalar, Jackson'ın yazınında sık sık ve ustaca işlenir. Kimi eserlerin yarattığı şok tesiri ve gözlerden uzak durmaya yönelik tercihinin de katkısıyla hakkında türlü söylenti yürümüş, cadılığa varana değin pek çok karanlık yönü olduğu iddia edilmiştir... İnsan psikolojisini benzersiz bir ustalıkla ele alan, gerilim unsurlarını derinlikli ve edebi bir çerçevede sunan eserleri ile ilgi toplamıştır."
Gerçekten bu romanda da yazarın gündelik hayatın içinde gizli korku ve gerilim unsurlarını kullanışındaki ustalık had safhada diyebilirim. Romanımız küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor. Constance, Mary Katherine ve Julian Amca, korkunç bir şekilde zehirlenerek hayatını kaybeden Blackwood ailesinin hayata kalan tek fertleridir. Yıllar önce bu ölümler kasabada büyük yankı uyandırmış, sonucunda bu tek kalan aile fertleri uğursuz sayılıp dışlanmıştır. Onların kasabayla tek ilişkileri 16 yaşındaki Mary Katherine'in haftada iki gün büyük bir tedirginlik içinde kasabaya inip haftalık alışverişi yapmasından ibarettir. Yine de kalan Blackwood'ların hayatı denge ve huzur içinde sürüp gitmektedir, ta ki kuzenleri Charles çıkıp gelinceye kadar...
Romana tek kelimeyle bayıldım, şiir gibi yazılmış diyebilirim. Mary Katherine'in (Merricat) o müthiş hayal dünyası, o müthiş gerilim, hepsi harikaydı. Yazarın daha önce okuduğum Tepedeki Ev romanını da çok beğenmiştim ama bu daha etkileyiciydi, kesinlikle herkese tavsiye ederim. Bu yılın sonunda Biz Hep Şatoda Yaşadık sinemaya uyarlanıyor, Mary Katherine'i ise Amerikan Horror Story'den hatırlayacağımız Taissa Farmiga (Vera Farmiga'nın kız kardeşi) oynuyor, filmi merakla bekliyorum:)
Bu arada, yazarın The Lottery (Piyango) isimli öyküsü de oldukça meşhur, bu öykü The New Yorker'da ilk yayınlandığında büyük tepki toplamış ve okurlar yazardan "niyetini" açıklamasını istemişler. Güney Afrika'da bu öykü yasaklanmış, Jackson ise bunu kitabının gerçekten anlaşıldığına yormuş ve durumdan büyük gurur duymuş. Öykünün Egemen İmre'nin dilimize çevirdiği halini şurada okuyabilirsiniz.
Resim 2: http://shirleyjackson.org/images/Shirley_Jackson_Portrait.jpg
23 Mayıs 2016 Pazartesi
Tepedeki Ev - Shirley Jackson
"Psikolojik gerilimin ustalarından sayılan Jackson, dehşet ve korkuyu sıradan insanların gündelik hayatlarından kesitlerle sofistike biçimlerde aktarması ve okurun zihnini ele geçirmedeki yetkinliğiyle tanınmıştır. Yaşamı boyunca eserleri hakkında konuşmayan ve basınla görüşmeyi reddeden Jackson, 48 yaşında kalp yetmezliğinden öldükten sonra cadılık ile uğraştığına dair sçylentiler çıkmış ve böylelikle yazar, ona tfedilen karanlık personayla da efsaneleşmiştir. Jackson'un çeşitli psikolojik rahatsızlıklardan mustarip olduğu ve ani ölümüne aldığı ilaçların sebep olduğu söylenir."
Yazıda yazarın Neil Gaiman, Joyce Carol Oates, Stephen King gibi yazarlara ilham vermiş olduğu da belirtilmiş. Yazar 6 roman ve pek çok kısa öyke yazmış. Tepedeki Ev ile Ulusal Kitap Ödülü'ne aday göstermiş, The Possibility of Evil isimli romanıyla da Edgar Ödülü'ne layık bulunmuş.
Romanımızın konusuna gelirsek, Doktor Montague doğaüstü olaylara büyük ilgi duyan ve bunlar üzerinde araştırmalar yapan biridir. Tepedeki Ev ise içinde geçmiş tuhaf olaylar nedeniyle hakkında pek çok söylenti yapılmış eski bir evdir. Doktor bu araştırmalarını yapmak için bu evin çok uygun olduğunu düşünmüş ve burayı bir süreliğine kiralamıştır. Ancak bu araştırmalarına yardımcı olmaları için başka insanlara ihtiyaç duyar, sıradan insanlar değil tabi bir takım özel yetenekleri olan kişiler. Doktor özel yeteneği olan veya bir takım doğaüstü olaylara karışmış sayısız kişiye mektup yazar ve onları eve davet eder, ancak çok azından cevap alır, cevap verenlerinse sadece 2si; Eleanor Vance ile Theodora eve gelmeyi kabul ederler. Tepedeki Ev'in son konuğu ise ev sahibesinin misafirlere eşlik etmesini şart koştuğu yeğeni Luke'dur. Evin kasvetli havası daha ilk dakikalardan bu dörtlüyü yakınlaştırmıştır, küçük şirin bir arkadaş grubu olurlar hemen. Bir yandan aşçının güzel yemekleri, bir yandan evin ve çevresinin kendine has güzellikleri onları güzel bir tatilde olduklarını hissettirir. Bu arada olayları Eleanor'un gözünden izleriz. Yazar Eleanor'un piskolojisini o kadar güzel yansıtmış ki, onun duygularını çok iyi anlıyoruz. Herşey iyi güzelken birden Eleanor'la ilgili garip olaylar başlar...
Kitaba bayıldım, "keşke ben yazmış olsaydım" dedim hatta:) Gotik diyebileceğim bu romanda evin tekinsiz havasıyla insanların psikolojileri çok güzel bir şekilde aktarılmış. Kitap beni çok etkiledi ve okuyup bitirdikten sonra da uzun süre hakkında düşündüm. Hatta bir süre sonra tekrar okumak istediğim nadir kitaplardan biri. Kitabın bir de "The Haunting" isimli 1963 yapımı sinema uyarlaması bulunuyor, siyah beyaz olan bu filme şöyle bir baktım ama karakter seçimini çok uygun bulmadım, 32 yaşında olması gereken Eleanor 45 yaşında gösteriyordu çünkü..:) Bir de 1999 yapımı olan ve Niam Neeson, Catherine Zeta Jones ve Owen Wilson'un oynadığı bir verisyonu var ama imdb puanı 4,9. Keyifli okumalar, iyi seyirler:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
