26 Haziran 2014 Perşembe
KimiKiss Pure Rouge
20 Haziran 2014 Cuma
Heyecan Dorukta! Magnum Altın Kelebek Ödülleri 22 Haziran'da.
Türkiye bu yıl yıldızlarını Magnum ile birlikte seçiyor. Televizyon ve müzik dünyasının en iyilerinin ödüllendirildiği Hürriyet Altın Kelebek Ödülleri, bu sene haz tutkunlarının vazgeçilmez markası Magnum işbirliğinde “Magnum Altın Kelebek Ödülleri” ismiyle düzenleniyor.
Kırmızı halı geçitinden sahne performanslarına tam bir Oscar havasında gerçekleşecek törende, gecenin sunuculuğunu Mete Horozoğlu üstlenecek. Onur konuğu ise büyük bir isim. Hollywood dünyasından tanıdığımız, dünyaca ünlü oyuncu Jessica Alba.
Ödüller 22 Haziran Pazar akşamı, muhteşem bir törenle sahiplerini bulacak. Bu törenin muhteşem olmasının bir başka nedeni de Magnum’un 25. yıl etkinlikleri kapsamında gerçekleşmesi. Jessica Alba’nın yanı sıra sahne alacak sürpriz sanatçı ve şovlar, ödüllerin heyecanına heyecan katacak.
Sanat dünyasının ünlü simaları ve iş dünyasından tanınmış isimlerle kırmızı halı röportajlarının gerçekleştirileceği gecenin ev sahipliğini Vuslat Doğan Sabancı, Hürriyet, Kanal D ve Magnum üst düzey yönetimi yapacak.
Her sene olduğu gibi Hürriyet okurlarının internet ve posta yoluyla gönderdikleri oylarla belirlenen Magnum Altın Kelebek Ödül Töreninde ödül dağıtılacak kategoriler ise şöyle:
En iyi kadın sunucu
En iyi erkek sunucu
En iyi kadın haber sunucusu
En iyi erkek haber sunucusu
En iyi yerli drama
En iyi senaryo yazarı
En iyi dizi yönetmeni
En iyi dizi müziği
En iyi kadın oyuncu
En iyi erkek oyuncu
En iyi komedi dizisi
En iyi kadın komedi oyuncusu
En iyi erkek komedi oyuncusu
En iyi magazin programı
En iyi kültür-sanat programı
En iyi Türk Pop Müziği kadın solist
En iyi Türk Pop Müziği erkek solist
En İyi Türk Sanat Müziği kadın solist
En İyi Türk Sanat Müziği erkek solist
En iyi fantezi müzik kadın solist
En iyi fantezi müzik erkek solist
En iyi çıkış yapan solist
En iyi müzik grubu
En iyi klip
Yılın şarkısı
En iyi spor programı
En iyi yarışma programı
Oyuncular, müzisyenler, senaristler, yönetmenler, ve cemiyet hayatının öne çıkan isimlerinden 1500 kişinin katılımıyla gerçekleşecek büyük gece, Zorlu Center PSM’de düzenlenecek. Saat 20.00’den itibaren ise Kanal D ekranlarından canlı olarak seyredilebilecek. Türk televizyon ve müzik dünyasının en prestijli ödül töreninde görüşmek üzere.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
18 Haziran 2014 Çarşamba
Bir Son Duygusu - Julian Barnes
Önce yazardan biraz bahsedeyim, daha önce adını sıkça duymuş ama bir kitabını okumamıştım. 1946 doğumlu İngiliz yazar çağdaş İngiliz Edebiyatı'nın usta kalemlerinden sayılıyor, ancak özgeçmişi çok ilginç, sözlük bilimcilikten televizyon eleştirmenliğine pek çok değişik işler yapmış. Kitabın başında yer alan özgeçmişinde yazarın tarzıyla ilgili şu cümlelere yer verilmiş;
"Onun yazarlık üslubu, hemen hemen bütün yapıtlarında, fazlasıyla kendine özgü bir kimlikle, hem matrak hem de trajik ve insani olana alabildiğine açık ve salt 'negatif' olanla yetinmeyen çok yönlü bir 'ironi' unsuruyla belirginleşir..."
Gelelim kitabımıza, kitabın ilk bölümü anlatıcımız Tony'nin bize lisedeki yakın arkadaşları Alex ve Colin'i anlatmasıyla başlar, daha sonra okula yeni gelen ve zekası ile dikkat çeken Adrian bu arkadaş grubuna dahil olur. Ancak o herkesten çok farklıdır, tarih dersinde hocasıyla tarihin aslında ne olduğunu tartışabilecek altyapıya sahip ve kendine güvenlidir. Adrian kısa sürede arkadaş grubundaki herkes için özel bir konuma gelir. Bu arada Tony Veronica isminde bir kızla çıkmaya başlar. Veronica Tony'i ailesiyle tanıştırır ancak kısa süre sonra çiftimiz ayrılır ve Veronica Adrian ile çıkmaya başlar.
Kitabın ikinci kısmında ise kahramanımız Tony 60 yaşına gelmiştir ve sakin hayatı Veronica'nın kısa süre önce ölen annesinden kendisine miras kaldığını öğrendiğinde birden değişir. Üstalik bu miras 20'li yaşlarında intihar eden Adrian'ın günlüğüdür!
Konu olarak merak uyandırıcı olmasının yanı sıra yazarımız üslubuyla da okuru etkiliyor. Zaman zaman yazılanların anlaşılması güç olsa da bunlar okuru kitaptan soğutmuyor aksine bu bilmeceyi çözmek için hevesinizi kamçılıyor adeta. Bir de tabi anlatıcımız Tony'i önce 20 yaşındayken tanıyıp onun 60 yaşında nasıl bir insana dönüştüğünü görmek de ilginç. Tony hayatla, insanlarla ilgili düşüncelerinden yeri geldikçe bahsediyor bize. Kesinlikle tavsiye edebileceğim harika bir kitap, keyifli okumalar:)
Bu kitabı seven şunu da sever;

12 Haziran 2014 Perşembe
Andersen Masalları mı, Grimm Masalları mı?
Bu arada pek araştırma yapmadığımı da itiraf edeyim. Ancak bu yazıyı yazmak için şimdi bir kaç yazı okudum. Hans Christian Andersen (1805-1875) de Grimm Kardeşler de (Jacob Grimm (1785-1863); Wilhelm Grimm (1786-1859)) hemen hemen aynı zamanlarda yaşamışlar, Andersen Danimarkalı, Grimm Kardeşler ise Alman'dır. Küçük yaşta babasını kaybedince annesi ile başbaşa kalıp zor bir çocukluk dönemi geçiren Andersen'e benzer olarak Grimm Kardeşler de küçük yaşta babalarını kaybedip evin en büyük iki çocuğu olarak ailelerinin sorumluluğunu üstlenmişler. Andersen para kazanmak üzere çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Kopenhag'da tiyatro oyuncusu olmayı denemiş ancak başarılı olamamış, ardından Kopenhag Üniversitesi'ne gitmiş burada gramer eğitimi almış ancak kendisi okul yıllarını hayatının en acı yılları olarak değerlendirmiş ve okulda kendisinin yazma cesaretinin kırıldığını belirtmiş, daha sonra Türkiye de dahil olmak üzere pek çok yeri gezmiş ve hepimizin bildiği masalları dışında romanlar da yazmış. Grimm Kardeşler ise zengin halalarının desteği ile Marburg Üniversitesi'nde Ortaçağ Alman edebiyatı okuduktan sonra kütüphanecilik yapmışlar, bu arada da işlerinden kalan zamanda derledikleri masalları yazmışlar.
Pek çok yayınevi tarafından basılmış olan bu kitaplar arasında benim seçimim Pinhan Yayınları'ndan çıkmış iki ciltlik Grimm Masalları oldu. Diğer tarafta ise Sosyal Yayınları'ndan çıkmış ve Behçet Necatigil çevirisinden yine sanıyorum iki ciltlik Andersen Masalları var. Pinhan Yyaıncılık gerçekten de gerek cilldi, gerek sayfaları, gerek içindeki çizimleri olsun gerçekten çok kaliteli bir derleme çıkarmış ortaya. İlk cilt 532 sayfa ve 104 masal içeriyor. Ben de büyük bir hevesle aldım elime kitabı ve ilk masaldan başladım okumaya, ancak okumamla şok olmam bir oldu, ilk masalımızda karısı ölünce ona çok benzeyen kızıyla evlenmek isteyen bir kral var, ulemanın "ama kralımız böyle bir şey yaparsanız lanetleniriz, olur mu öyle şey?" uyarılarına aldırmayan kral -bir sürü anlamsız gelişmeden sonra- 40 gün 40 gece süren bir düğünden sonra kızıyla evlenir! Bir diğer masalda şeytanla anlaşma yapan adam yaptığı bir sürü kötülükten sonra pislik içinde perperişan haline rağmen hem köyün en güzel kızıyla evlenir hem de köyün en zengini olur. Zaten nedense şeytanla ilgili bir sürü masal var. Masalların hiç de ders verici nitelikte olmadığını ekleyeyim, yani belki bu masalları merak eden, okumak isteyen yetişkinler olabilir ancak bence kesinlikle çocuklara göre değiller. Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel, Hansel ve Gretel gibi -daha ziyade korkutucu- masallar Grimm Kardeşlere ait ancak sanırım bu hepimizin bildiği masallar kitabın ikinci cildindeydi.
Andersen Masalları yine iki ciltten oluşup 24 masal içeriyordu. Parmak Kız, Kurşun Asker ve Küçük Deniz Kızı gibi masallar da Andersen'e aitmiş. Ben Andersen Masalları'nı Grimm Masalları'ndan daha çok beğendim, yaratıcılık ve bir çocuğun hayal dünyasını geliştirmek ve ders vericilik açısından çok daha yararlı olacağına inanıyorum.
resim: http://www.surlalunefairytales.com/illustrations/hanselgretel/images/nielsen_hansel.jpg
6 Haziran 2014 Cuma
Vincent Konağı - Hale Nur Durmuş
114 sayfalık kitap bir solukta okunacak kadar heyecanlı. Yazarımız genç olmasına ve bu da kendisinin ilk romanı olmasına rağmen, oldukça güzel bir roman çıkartmış ortaya, üstelik de böylesine zor bir türde, gerçekten tebrik ediyorum ve eserlerinin devamını merakla bekliyorum, eminim kendisi daha nice böyle güzel romanlarla edebiyat dünyamızda yerini alacaktır.
Bu arada kitabı format olarak da çok beğendim, yalnız kapağı bende romantik bir kitap izlenimi uyandırmıştı, belki daha heyecan verici bir kapak seçilebilirdi diye düşünüyorum, keyifli okumalar:)
1 Haziran 2014 Pazar
Yazma Etkinliği ve Bazı Düşünceler
Neden yazmak istiyorum? diye sorduğumda kendime “kendimi daha net ifade edebilmek, düşüncelerimi daha iyi anlayabilmek, beni etkileyen şeyleri somutlaştırmak,” cevaplarını aldım. Ne de olsa bu bir günlük yazısı, o yüzden “ama içimde büyük bir sıkıntı var,” diye devam etmekte özgürdüm. Evet kaldığım yerden devam edeyim öyleyse, içimde büyük bir sıkıntı var, ne zaman şiddet içeren bir haber okusam günlerce bazen haftalarca kendime gelemiyorum, kabullenemiyorum bir türlü, bu kötü olay benim değiştiremeyeceğim, hiçbir şey yapamayacağım bir olay, bunu biliyorum ama yine de bu hissettiklerimi değiştirmiyor, bu basit bir üzüntü değil adeta içimde bir yıkım. Olay aklımdan çıksa, içimden gülmek gelse de okuduğum şey aklıma geliyor ve “böyle şeyler olup biterken gülemem,” diyorum.
Bugün yine başka bir şeyden bahsederken hala medeniyetten ne kadar uzak olduğumuza geldi konu, öyle gerçekten. Dünya üzerinde huzur ve barışın yaşandığı kaç yer var? Böyle düşününce yaşam çok zor görünüyor, dünya çok korkutucu bir yer gibi görünüyor. Oysa dünyada çok güzel şeyler de oluyor, ama biraz önceki bakışla her şey siyah-beyaz. Değiştiremeyeceğimiz olaylardan böylesine etkilenmek bir erdem değil, hayatı siyah-beyaz yaşamak bir erdem değil, belki de hayatı olduğu gibi kabul etmek bir erdem. Benimse bunu anlamam gerekiyor… Sizin düşünceniz nedir? Duyduğunuzda dehşete kapıldığınız olaylardan nasıl etkileniyorsunuz?
Resim: www.jamesbrowne.net
29 Mayıs 2014 Perşembe
Bitmeyen Aşk - Pınar Kür
Önce yazarımızı kısaca tanıyacak olursak daha çok yurt dışında okumuş, Robert Kolej Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra Sorbonne’da Karşılaştırmalı Edebiyat Kürsü’nde doktorası yapmış, daha sonra ülkemizde Devlet Tiyatrosu’nda çalışmış, tiyatro eleştirileri yazmış. 1984’te Akışı Olmayan Sular adlı öykü kitabıyla Sait Faik ödülü kazanmış. Eserlerine baktığımızda 1976’dan başlamak üzere çeşitli roman ve öykü kitapları olduğunu görüyoruz.
Bitmeyen Aşk’ı yazar aslen 1986 yılında yazmış, ben Everest Yayınları’ndan 2013 cep baskısını okudum. Bu arada yeri gelmişken, bence cep baskısı gerçekten harika bir fikir, okur bir çok güzel kitaba uygun fiyatla kavuşabiliyor, kendi adıma yayınevlerinin bu uygulamasından dolayı teşekkür ederim.
Kitabımız 630 sayfa. Önce kısaca konudan bahsedelim; Nilgün ve Sinan’ın “bitmeyen –bitemeyen- aşkı” diye özetleyebiliriz ama bu özet çok yetersiz kalır tabi ki. 1962 yılında, Nilgün henüz 17 yaşında lisede (sanıyorum Arnavutköy Kız Lisesi’nde) okuyan bir kızdır, edebiyat kolunun dönemin ünlü, yakışıklı ve zengin şairi 31 yaşındaki şair Sinan’ı okula söyleşiyle davet etmesiyle, ünlü şairle tesadüfen tanışır. Aradaki yaş farkına rağmen Sinan ile Nilgün arasında beklenmedik bir aşk gelişir ve dolu dizgin, sınırsızca yaşanmaya başlar, her şey o kadar hızlı ilerler ki 6 ay sonra Nilgün delicesine aşık olduğu adamın peşinden şairin güneydeki memleketinde bir otel odasında bulur kendini. Sinan kendisini ailesiyle tanıştıracağını ama bunun için ailesini önceden hazırlaması gerektiğini ve akşama gelip onu eve götüreceğini söyleyip Nilgün’ü hiç tanımadığı şehirdeki otel odasında bırakıp gider. Ancak Sinan söz verdiği gibi gelmez, Nilgün üç gün korkunç bunalımlar yaşadıktan sonra adamın gelmeyeceğini anlayarak bir enkaz şeklinde İstanbul’a döner. Adeta cennetteki bulutların üzerinden yere çakılmıştır, yine de mücadele eder ve hep istemiş olduğu gibi sınavı kazanarak Ankara’ya tiyatro eğitimi almaya gider. Dışarıdan normal gözükse de içinde asla tamir olamayacak yaralar açılmıştır, bu nedenle bir kadın olarak son derece basit bir yaşam sürer, arkasından yapılan iğrenç dedikodulara aldırmadan bir erkekten bir erkeğe koşarak sürdürür hayatını. Ama bunlar başarılı bir tiyatrocu olmasına engel olmaz. Bir gün, Sinan tarafından terk edilmesinden 17 yıl sonra, artık şairliğinin esamesi okunmayan ama reklamcı olarak tanınmaya başlayan Sinan’la karşılaşır. (Şunu da yazmadan geçemeyeceğim; Nilgün Hanım'ın üzerinde bu karşılaşma sırasında bir tilki kürkü bulunuyordu,bu karşılaşma da kitabın başındaydı, dolayısıyla kitabın daha en başından Nilgün'e sinir oldum.) Bu karşılaşma, ve ardından gelen Sinan’ın ısrarcı aşk ilanları, bir tokat gibi çarpar Nilgün’e, çünkü o zamana kadar nefret ettiğini sandığı bu adama hala aşık olduğunu fark eder. Böylece aşk 17 yıl sonra kaldığı yerden yine aynı dolu dizginlikle yaşanmaya devam eder.
Kitabı detaylı anlattığımı düşünmeyin çünkü bunlar neredeyse sadece kitabın giriş kısmı. Bunca yapılması gereken hesaplaşmadan sonra bu aşk hala bir sürü inişlerle çıkışlarla devam edecek ve sizi sürekli şaşırtmayı becerecek. Sadece konu olarak değil, yazım tarzı olarak da ilginç bir kitap, çünkü yazarımız sadece olayları anlatan ve kendini gizleyen yazarlardan değil, olaylar hem Nilgün hem de Sinan’ın bakış açısından yazılmış ve yazar da sık sık söze girip kah anlatılanlarla ilgili kendi görüşlerini kah kahramanlarla ilgili duygularını paylaşıyor. Daha önce örneğini görmediğim veya pek az gördüğüm bir tarz.
Yazar kitabını “’Bitmeyen Aşk’ başlığı altında aşkı araştıran bilimsel bir roman” olarak tanımlamış. Gerçekten de Nilgün ve Sinan’ın geçmişlerinden başlayıp onların her duygu ve davranışını irdeleyerek bunların ilişkileri üzerindeki etkilerini incelemeye çalışmış. Hatta aşkı incelemek için neden özellikle Nilgün ve Sinan’ı seçtiğini açıklamış, onları aşka daha eğilimli ve yetenekli bulduğu için onları seçtiğini söylemiş. Yazar için özellikle değerli bir çalışma sanıyorum bu kitap, çünkü yanlış hatırlamıyorsam yazar kitabı yazmaya 20’li yaşlarında başlamış ve sanıyorum –yazım yılından yaptığım tahmine göre- 40’lı yaşlarına kadar sürmüş bu kitabı yazması. Yalnız dikkatimi çeken bir nokta 1963 yılında bırakın Türkiye'de, Avrupa'da bile bir genç kızın -hatta bence bir genç erkeğin- böyle serbest bir hayat yaşaması pek mümkün değil, ama "kurgu" diyelim ona da.
Sonuç olarak değerlendirmeme gelirsek, 630 sayfalık bir kitabı okutmak zor iş, hele de elinizdeki tek enstrümanlar iki kahraman ve bunların inişli çıkışlı aşkı ise, ancak Pınar Kür’ün sade yazım tarzı ve insanı düşünmeye zorlayacak çözümlemeleri size merakla kitabı okutuyor. Yine de bence yazarın her şeyi fazlaca deşip gözler önüne sermesi okura pek bir şey bırakmaması da kitaptan biraz götürmüş, her şey biraz daha gölgelerin içinde kalsa daha iyi olabilirmiş. Keyifli okumalar.
Bu kitabı seven şunları da sever;

Resim 2:http://www.siradisi.org/ozlem-yalnizlik-ayrilik-sozleri/5520-dalgalar-kiyiya-carparken.html





