Bram Stoker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bram Stoker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Kasım 2018 Salı
Drakula “ölümsüz”- Dacre Stoker, Ian Holt
Artemis Yayınları’ndan Temmuz 2010’da çıkan kitabımızın yazarı Dacre Stoker, orijinal kitabın yazarı Bram Stoker’in kardeşinin
torunu. Daha önce de Bram Stoker’in günlüklerini temel alan bir kitap yazmıştı. Stoker ailesi, Drakula romanı yayın hakları ve film hakları konusunda oldukça zarara
uğramışlar. Ve tabi ailecek bir küskünlük içindelermiş. Dacre ile tanışan Ian Holt, ona bu hakların aileye ait olması konusunda destek vermiş ve bunu pekiştirmek
için bir devam romanı yazmayı önermiş. Bunun üzerine titiz çalışmalar sonrasında, hatta Transilvanya’ya yapılan geziler ışığında, bu
romanı yazışlar. Bu yazım hikayesi, yazarlar hakkında bilgi, kitap üstüne düşünceleri ile ayrıntılı bilgiler kitabın sonuna ek olarak konulmuş.
Roman 516 sayfa, eklerle birlikte kitap 551 sayfa oluyor. İngilizce’den çevirisimi Selim Yeniçeri yapmış. Kapakta “orijinal kitabın devamı” yazıyor.
Alt başlıklar “Aşk sonsuzdu” ve altında “Ama herkesin gözden kaçırdığı bir şey vardı, Drakula Mina’yı ısırmıştı.”
yazıyor.
Romanımız orijinal olaylardan 25 yıl sonra geçiyor. Mina ve Jonathan’ın mutsuz bir hayatlları vardır, Jonathan Mina’yı Drakula ile yaşadıkları
nedeniyle affedememiştir, ayrıca Mina’nın hiç yaşlanmamış olması da onu bunu asla unutturmamaktadır. Oğulları Quincey üniversitede hukuk okumaktadır
ama asıl isteği aktör olmaktır. Bu arada Drakula’nın ölümünü sağlayan kahramanlar grubu da o acı günleri unutmak istercesine bağlarını koparmışlardır.
Ama şehirdeki cinayetler ve üstüne son olarak Jonathan’ın kazığa geçirilerek öldürülmesi hepsinin Drakula’nın döndüğünü düşünmesine
sebep olur... ve olaylar gelişir. Romanda Karındeşen Jack ve hatta Titanik bile var.
Herhalde 8 yıl önve falan okumuştum Drakula’yı ve çok sevmiştim. Bu romanda ise aksiyon çok fazlaydı. Böyle olunca o gizemli havayı bu romanda
pek yakalayamadım. Zaten devam romanı olunca işler daha zor tabi, hele ilk romanın yazarı Bram Stoker’sa. Kısacası okunuyor ama beni çok etkilemedi. Drakula hayranıysanız
buyurun:) Keyifli okumalar..:)
Etiketler:
Bram Stoker,
Dacre Stoker,
Drakula “ölümsüz,
Ian Holt
8 Mayıs 2014 Perşembe
Buram buram Bram Stoker
Resim notu: Kitap okuma keyfini yansıtan çaylı, kahveli fotoğraflara bayılıyorum, bu konuda en başarılı bulduğum bloglardan birisi de Serrose'nin ki, son olarak kahve kaşıklarını çok beğendim, bakınız mesela şuradakiler ne güzel, değil mi? Ben de aradım buldum fotoğraftakini, öyle olunca da bir kitap okuma keyfi fotoğrafı da ben çektim:)
1 Haziran 2011 Çarşamba
Lanetli Miras

Dün akşam Lanetli Miras isimli İspanyol filmini seyrettim. Film önce Valdemar konağına değer biçmek ve eşyaları katologlamak amacıyla gönderilen eksperin ortadan kaybolması üzerine bir yenisinin görevlendirilmesiyle başlıyor. Eksper kız konakta tek başına dolaşıp eşyaları incelerken kendisinden önce gönderilen arkadaşının cesedini buluyor, bu sırada garip bir yaratık da kendisini kovalamaya başlayınca evin bekçişi ve bir kişinin de yardımıyla kurtarılıyor, ama sonra aslında onların tutsağı olduğunu fark ediyor. Bu arada emlak şirketi kaybolan iki eksperinin başına gelenleri basından ve polisten uzak bir şekilde öğrenebilmek için bir dedktif tutuyor. Filmin asıl hikayesi de dedktif Valdemar Vakfının başkanından konağın hikayesini dinlerken ortaya çıkıyor. Bu kısımda H.P. Lovecraft'ın eserinden esinlenilmiş. Bu kısımda Aleister Crowley gibi zamanının meşhur okültistlerinden birinin ismine yer verilmiş mesela, veya isteklerinin gerçekleşmesi için Dunwich Ayini yaparak şeytani güçlerden yardım isteyen grubun içinde yine bir takım tanıdık isimlere rastlamak mümkün, bunlardan birisi de Drakula kitabının yazarı Bram Stoker.Açıkçası bunu hoş bulmadım çünkü beyefendiliği ile meşhur Bran Stoker'ın isminin bu şekilde kullanılması bence çok yakışıksız olmuş. Evin hikayesi de anlatıldıktan sonra film pat diye bitiyor. Hiç bir şey anlamadım bu filmden doğrusu. İkinci filmi de varmış, o zaman belki anlaşılır olabilir. Film İspanya'da herhalde ulsular arası dağıtımı olup da devlet desteği almayan ilk filmmiş. İzlemesiniz de olur...
30 Haziran 2010 Çarşamba
Yedi Yıldız Mücevheri
Patricia Highsmith, Yetenekli Bay Ripley'den sonra Carol'la beni hayal kırıklığına uğrattı. Hızlı okuma teknikleriyle ikinci gününde kitabı bitirdim. Kitabın ikinci yarısı özellikle yine kovalamaca kısımları nedeniyle sıkıcıydı. Zaten diğer kısımları da ilgimi çekmedi, kısacası hayal kırıklığına uğradım. Kitabın diğer adı olan Tuzun Bedeli ismi ve kitap arasında da bir bağlantı kuramadım. Kitabın sonunda, yazar kendisi de Therese gibi, bir noel arifesinde büyük bir mağazanın oyuncak bölümünde çalışırken çok şık ve güzel bir kadın görüp ondan etkilendiğini, bu romanı yazarken o olaydan esinlendiğini belirtmiş. Bugün de Bram Stoker'ın Yedi Yıldız Mücevheri'ne başladım. Kitabın ilk sayfasında yazarla ilgili bilgi verilmiş, Bram Stoker 1847-1912 yılları arasında yaşamış, hayatının ilk döneminde -herhalde çocukluğunda- engelli bir insanken daha sonra okulun en başarılı atletlerinden biri olmuş, bu beni gerçekten etkiledi. Benzer bir durum William Faulkner için de vardı sanırım, ama galiba o orduya yazılmak istemiş de almamşlar. Bram Stoker için "Viktorya döneminde tam bir İngiliz centilmeni olarak yaşadığı için atılgan ve serüvenci kişiliğinin dönemin katı kurallarınca sadece kitaplarına yansıtılabildiği"nden bahsedilmiş. Tam bir İngiliz centilmeni olduğu Drakula romanındaki nezaket ve zerafetten anlaşılıyordu zaten. Bu romanı da Sherlock Holmes tarzında başladı, sanırım bir mumya hikayesinden bahsedilecek.
21 Mayıs 2010 Cuma
Francis Ford Coppola’nın yönetmenliğini yaptığı Drakula filmini az önce izledim. Mina’yı Wionna Ryder, Jonathan Harker’ı Keanu Reeves, Van Helsing’i Anthony Hopkins ve vampir kızlardan birini de Monica Belluci oynuyordu. Filmin en beğendim kısımları sahne geçişleri, dekorlar, kostümler, mekanlar, yani özellikle görsel kısım oluşturuyordu. Aslında roman çok uzun olduğu için filme aktarılması da biraz zor bence, yani çok fazla birbiri üstüne olay vardı, insan biraz daha sindirebilmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Filmi ekmeksiz yenen bir yemeğe benzetebilirim sanırım..:)) Gelelim bana göre romana uymayan kısımlara, Lucy’nin fazla hafif ve şehvet dolu davranışları –oysa romanda son derece ciddi bir hali var- kendisine evlenme teklif eden Quincey, Dr.Seward ve Lord Godalming ona değer veriyor gibi değillerdi. Hele Lord Godalming’in tavırları hiç hoş değildi. Romanla en tezat yerlerden birini Van Helsing oluşturuyor, romanda ne karar babacan ve sempatikse filmde de o kadar tuhaf ve anlaşılmaz, filmin başında Mina’yı beğeniyle süzüyor ve sonunda da neredeyse sevişiyorlar, ki bence hiç hiç hiç hoş değil!! Olayların gidişatına bakacak olursak, Kontun şatosunda olaylar çok hızlı ilerliyor, Jonathan da o kadar garip şey gördüğü halde neredeyse hiç tepki vermeyerek kendisine “ruhsuz” dememize yol açıyor, sonunda şatodan kaçıyor ve bildik olaylar gelişmeye başlıyor. Yalnız romanda kaçırdığım bir noktayı burada yakaladım, Renfield –Dr.Seward’ın hastası- Jonathan’ın kendisinden önce şatoyu ziyaret eden meslektaşıymış. Sonra Mina ve Lucy’nin beraber geçirdikleri zamana geliyoruz, Lucy hastalık belirtileri gösteriyor – çünkü vampir tarafından ısırılıyor-, buarada Lucy ve vampirin sahneleri çok kötüydü, yaratık Lucy ile sevişiyor ama keşke yaratığın daha normal bir görüntüsü olsaydı, bu kısımlar da hiç hoş değildi bence. Sonra Van Helsing çağrılıyor, ki kendisi bence antipatik bir insan. “Lucy rastgele seçilmiş bir kurban değil, kendi isteğiyle böyle olmuş.. şeytanın odalığı!” yorumunu yapıyor, ne alakası var halbuki! Buarada Jonathan ve Mina da Londra’ya dönüyorlar, Mina Kontla tanışıyor, Buarada Mina’nın, Drakula’nın 400 yıl önce ölen karısı Elizabeth’e çok benzediğini de söyleyelim. Drakula’nın, gittiği bir seferde öldüğü haberi gelince Elizabeth nehire atlayarak intihar ediyor, Drakula da bunun üzerine tanrı tanımaz oluyor ve kan içmeye başlıyor, böylece vampir hikayesi doğmuş oluyor. Mina ve Drakula birbirlerine aşık oluyorlar, romantik olaylar oluyor. Ama işte burada da romana uymayan kısım bu, Mina’nın o her zaman kendini eşine adamış ve sevgi, aşk dolu halini de burada göremiyoruz. Gerçi bu kısım yine filme ayrı bir hava katıyor, gotik aşk. Bir de aklıma gelmişken, vempirlerin odaların içine süzülmesi ay ışığının yoğunlaşmasıyla oluyor, filmde ise fosforlu yeşil bir ışık.. Ayışığını yapmak çok zor olmayabilirdi. Filmin sonuna kadar romandakiyle aynı gelişiyor olaylar. Sonunda Mina Drakula’yı seçiyor, Jonathan da büyüklük edip, Drakula’yı öldürmeye çalışan arkadaşlarına engel oluyor. Mina ve ölmek üzere olan Drakula şatolarına çekilince, Mina sevgilisini huzura kavuşturmak için, içi kan ağlasa da yapılması gerekeni yapıyor. Filmde romanda olduğu gibi herkes için mutlu sonla değil, herkes için kötü sonla bitiyor… Son olarak, romandan bağımsız olarak güzel bir filmdi diyebilirim, ama yine de daha güzel olabilirdi..
Etiketler:
Anthony Hopkins,
Bram Stoker,
Drakula,
Francis Ford Coppola,
Keanu Reeves,
Monica Belluci

Dracula’yı bitirdim, çok güzeldi gerçekten. Öncelikle o zamanki yaşayışı yansıtmasından dolayı, ve tabii konusu da oldukça ilgi çekiciydi. İnsanların birbirlerine davranışlarındaki nezaket, kendilerinden önce karşılarındaki kişiyi düşünmeleri, yaşayışlarındaki sıcaklık, Jonathan ve Mina’nın birbirlerine olan aşkları ve sevgileri, Dr. Abraham Van Helsing’in (ki kendisinin yazarımız –Abraham- Bram’la aynı ismi taşımasının tesadüf olup olmadığını merak ediyorum :)babacan tavırları benim bu kitabı sevmemde etkili olmuştur. Konuya gelecek olursak ekibimiz sonunda Dracula’yı kıstırdı, uzun uğraşlar sonunda tabii. Bu arada Mina’nın Dracula tarafından ısırılması gün doğumları ve gün batımlarında özellikle ortak bilinci paylaşmalarını sağlıyordu. Van Helsing, Mina’yı ipnotize ederek bu sayede Kont’un nerede olduğuyla ilgili ipuçları yakalamaya çalıştı. Bu arada Mina’nın zaman zaman vampir kanı depreşerek olayları zorlaştırdı. Van Helsing, Dracula’dan önce onun Transilvanya’daki şatosuna gelerek daha önce Jonathan’ı baştan çıkarmaya çalışan 3 vampir kızkardeşi öldürdü. Daha sonra Quincey, Dr.Seward (doğru yazılışı bu şekilde, önceki yazılarımda hep yanlış yazmışım:) , Jonathan ve Lord Godalming geldi, Dracula’nın tabutu bir Çingene grubu tarafından taşınmaktaydı, iki grup karşı karşıya geldiler, yaşanan arbede sırasında tabut yere düştü ve gün batımına çok kısa bir süre kala Jonathan düşen tabuttaki Drakula’yı başını gövdesinden ayırıp kalbine mızrak saplayarak yok etti, vücut birden toza dönüşüp kayboldu, Mina onun huzura kavuşan ruhundan dolayı son anda yüzünde bir huzur ifadesi gördü. Bu kısım da oldukça hoşuma gitti, çok merhametli ve açık kalpli bir ifade bence, nefret dolu değil kötülük yapmış bir yaratığa karşı bile sevgi dolu. Bu sırada Quincey öldü. Maceranın sonuna geldik, Mina ve Jonathan mutlu mesut hayatlarına geri döndüler, bir oğulları oldu, adını Quincey koydular çünkü inanıyorlardı ki bu cesur ve iyi yürekli adamın ruhu oğullarında yaşayacak;olaydan yedi yıl sonra Van Helsing yine onların en yakın dostlarından biri olarak yanlarındaydı. Lord Godalming ve Dr. Seward da kötü anıları geride bırakıp evlenmişlerdi. Yani roman mutlu sonla bitti, hem de herkes için ve benim de çoook hoşuma gitti…
4 Mayıs 2010 Salı
Etiketler:
Bram Stoker,
Drakula,
Ira levin,
İngiltere,
Rosemary'nin Bebeği,
Van Helsing
29 Nisan 2010 Perşembe
24 Nisan 2010 Cumartesi

Drakula
Bram Stoker'dan Dracula'ya başladım. Şu an Jonathan Harker'ın günlüğünü okuyorum. Kitap İngilizce'ymiş bu arada. Güzel ve heyecanlı olduğunu söyleyebilirim şimdilik. Kitabı okuduktan sonra filmini de izliyeceğim. Jonathan Harker uzun ve korkutucu bir yolculuktan sonra Kont'un kalesine vardı. Bu arada günlüğünde yerel yemeklere de yer vermesi güzel. Kitap oldukça kalınmış, 449 sayfa. Devam ediyorum. Bu arada resmi www.layoutsparks.com sitesinden aldım, çok hoş şeyler vardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

