Iris Murdoch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Iris Murdoch etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Aralık 2019 Pazartesi
Melekler Zamanı - Iris Murdoch
Iris Murdoch en sevdiğim yazarlardan birisi, bence hem olay örgüsüyle insanı bu kadar saran hem de felsefi tarafıyla insanı bu kadar düşündüren
başka bir yazar aklıma gelmiyor açıkçası... Yazarın dilimize çevrilip de okumamış olduğum kurgu türündeki en son kitabı da Melekler Zamanı’ydı,
nihayet onu da okudum...
Simavi Yayınları’ndan 1992 yılında çıkmış olan 262 sayfalık kitabımızı, çok sevdiğim yazar ve çevirmen
Nihal Yeğinobalı çevirmiş.
Çevresi tarafından en iyimser şekilde “egzantrik” olarak tanımlanan rahip Carel, 24 yaşındaki kızı Muriel, sırt rahatsızlığından
dolayı evden çıkamayan güzel yeğeni 21 yaşındaki Elizabeth ve 30larındaki zenci hizmetçileri Pattie ile kırsaldan Londra’ya taşınmışlardır.
Bu yeni evde Rus kahyaları Eugenie ve oğlu 20’li yaşlardaki Leo’nun varlığı, onların ilişkilerinin “pamuk ipliğine bağlı” dengesini alt üst
edecektir...
Satır aralarında yazar inancın felsefesi, iyiliğin felsefesi, sadizm ve ensest gibi konulara da değiniyor...
Romanın tadı damağımda kaldı diyebilirim, o kadar gündelik konular arasında bu kadar gerilim yaratabilmek, hakkında sadece 2 satır bilgi
verdiği karakterleri bu kadar canlı kılabilmek muhteşem bir yazarlık gerçekten... Yazarın en sevdiğim kitapları arasına girdi Melekler Zamanı, sizi düşündürecek
bir roman arıyorsanız mutlaka tavsiye ederim, keyifli okumalar...
14 Aralık 2017 Perşembe
Kumdan Kale - Iris Murdoch
Kumdan Kale yazarın 1957'de yazdığı üçüncü romanı; ilki 1954'te yazdığı Ağ, ikincisi Flight from Enchanter (dilimize çevrilmemiş). Arkasından 1958'de Çan'ı yazmış, ben de kitabı okurken hem tarz olarak hem de format olarak Çan'a çok benzetmiştim. Bu arada yazarın dilimize çevrilmemiş pek çok romanı var, inşallah onlar da çevrilir.
1994 yılında Ekin Yayınları'ndan çıkan kitap 300 sayfa. Yalnız çevirisini pek beğenmedim, dizgi hataları da az değildi. İlk sayfalar Mor ve karısı Nan arasındaki konuşmalarla açılıyor. Ben bu alışılmadık isimleri görünce kitabın önce distopya falan tarzında olduğunu düşünmüştüm, değilmiş. Mor nispeten köklü bir okulda öğretmendir, eşi Nan ve babalarının öğretmenlik yaptığı okulda öğrenci olan oğlu Donald ve kızı Felicty ile birlikte, aynen diğer öğretmenler gibi okula yakın bir evde oturmaktadır. Yaşadıkları çevre hemen hemen okul öğretmenleriyle sınırlı dar bir çevredir. Okulun eski müdürü Demoyte de okula yakın bir evde oturmaktadır, Mor için oldukça önemli ve değerli biridir bu yaşlı adam ve sık sık görüşmeye devam ederler. Bir gün Demoyte'nin okul için bir yağlı boya tablosunun yaptırılması gündeme gelir. Bunun için ünlü bir ressamın nispeten ünlü kızı Rain Carter davet edilir, ancak Demoyte'nin kişiliğiyle birlikte aynen resme aktarılabilmesi önemlidir, yani Rain bir süre Demoyte ile kalıp onu tanımalıdır. Bu arada gayet tutarlı ve ciddi bir adam olan Mor, eşinin baskıcı tutumu nedeniyle sıkıntı çekmektedir. Bütün bunlar nelere sebep olacaktır...??
Kitap konusunda kararsızım, yine ustaca yazılmış bir roman olduğu tabi ki su götürmez ancak örneğin ilk 100 sayfa maalesef sıkıcıydı. Yazar yine karakterler arasında felsefi tartışmalar yaptırmış, özellikle sanat konusunda konuşmalar bol. Bunlara yazarın imzası gözüyle bakabiliriz. Ayrıca yazarın romana gizem katmak üzere eklediği Felicty ile ilgili durum, Donald ile ilgili konular havada kalmış bana göre ve biraz zorlama. Çünkü romanın geri kalan kısımlarıyla bağlantıları yok veya çok az. Bunun dışında o umutsuz aşk havası çok hoşuma gitti tabi ki..:) Kısacası Iris Murdoch'u tanımak için iyi bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Ama benim gibi bütün kitaplarını okumak niyetindeyseniz buyurun..:)) Keyifli okumalar dilerim..:)
16 Kasım 2017 Perşembe
Çan - Iris Murdoch
Konusu şöyle, henüz 20’li yaşlarında olan genç ve deneyimsiz Dora, o zaman kendisinden çok etkilendiği, sanat okulundaki derslerden birinde öğretmeni olan olgun, varlıklı ve soylu Paul Greenfield ile evlidir. Ancak kısa sürede bu evlilik onu boğmaya başlar, eşi ile aralarında arkadaşlık yoktur, sürekli eleştirilmektedir ve gençliğini yaşayamamıştır. Bütün bunlar nedeniyle Dora eşini terk eder ve daha önce flört ettiği gazeteci Noel ile sevgili olur. Paul bunu bilmektedir ama karısına da aşıktır. Dolayısıyla Dora ona dönmek isteyince çok sevinir ve onu o sırada el yazmalarını incelemek üzere bulunduğu, taşrada bir yerde dini bir cemaatin yaşamakta olduğu Imber’e çağırır. Burada cemaatin yaşadığı malikane, bir manastır ve göl bulunmaktadır. Cemmatin lideri Michael, arkadaşı Peter, rahibe olmaya hazırlanan Catherine, onun tuhaf ikiz kardeşi Nick, garip bir çift olan Bay ve Bayan Mark, kanlı canlı James ve gruba misafir gelen genç ve toy Toby romanın başlıca kişileridir. Hepsinin ilginç bir hikayesi veya gizemli bir geçmişi vardır. Ve tabi manastırın eski çanı Gabriel hakkındaki efsane...
Kitap müthişti. Kısa süre önce Deniz, deniz’i okumuştum ve sanatın bu kadar zirvesinde bir kitaptan sonra yazardan okuyacağım diğer kitapların benim için çok da etkileyici olamayacağını düşünüyordum ama Çan gerçekten muhteşemdi. Deniz, deniz gibi bir başyapıt değil belki ama müthiş etkileyiciydi. Özellikle çanla ilgili olup bitenler beni inanılmaz etkiledi, yer yer tüylerim diken diken oldu diyebilirim. Yazar atmosfer yaratmakta çok başarılıydı. Nispeten kısa bir roman olmasına, buna rağmen birden çok karaktere eğilmesine rağmen, çoğu karakter için bir kaç sayfada etkileyici bir geçmiş ve iç dünya meydana getirmiş. Hayran olmamak elde değil. Kısacası Çan yazarın en beğendiğim romanlarından biri oldu. Belki de "Deniz, deniz" den sonra en beğendiğim diyebilirim. Merak ediyorsanız Rüya Sakinler, Tekboynuzlu At, İtalyan Kızı, Kara Prens beni en çok etkileyen diğer Irıs Murdoch romanları. Bu arada Çan romanındaki kısa bir bölümü yazar eşine yazdırmış, bu da ilginç bir bilgi:) Keyifli okumalar dilerim.
5 Ekim 2017 Perşembe
Deniz, deniz - Iris Murdoch
Kitabın konusunda “eski bir tiyatrocu deniz kenarındaki evinde inzivaya çekilir,” diye başlıyordu, kitabın –hele de bu kadar uzun olunca- sıkıcı olacağını düşünüyordum ama kitap okuduğum en iyi Iris Murdoch kitabıydı, kesinlikle bayıldım.
Kahramanımız Charles Arrowby altmışlı yaşlarda, eski bir tiyatro oyuncusu ve yönetmenidir. Artık emekli olmaya karar vermiş ve deniz kenarı bir köyde, tek başına, merkeze uzak, oldukça değişik bir ev alır. Shruff’s End ismindeki bu evi bu kadar çok sıfatla anlatmaya çalıştım ama ev romanda oldukça geniş bir yer tutuyor. Roman aslında Charles Arrowby’nin günlüğü, ama tarih atılmamış.
Shakespear’a göndermeler, özellikle Fırtına ile benzerlikler de var romanda. Önsözde bahsedildiği üzere Tibet Budizmi’nde bahsedilen hikayelerle de paralellikler varmış.
Arrowby, öncelikle Shruff’s End’i ve orada geçirdiği sakin günleri anlatarak başlıyor, kendine hazırladığı değişik yemekler var. Ve tabi ki Shruff’s End’den görünen manzaranın eşsiz anlatımı, şiir gibi. Böyle yüzlerce sayfa olsa sıkılmadan okunur, o kadar keyifli ve güzel bir anlatım… Sonra yavaş yavaş Arrowby ailesini, geçmişi, kendisini bugünlere getiren olayları anlatmaya başlar. Kısa bir süre sonra ise gençliğinde delice aşık olduğu, evlenmek istediği, ancak çok da net olmayan bir sebepten kendisini geri çeviren Hartley’e rastlar köyde. İşte bu karşılaşma Arrowby’nin hayatını alt üst eder. Sadece bu da değil, Arrowby’nin bir şekilde hayatlarına etki etmiş olduğu eski arkadaşları, aşkları ve eksantrik kuzeni James de bir şekilde hikayeye dahil olurlar.
Roman, bir sürü gelişmeden sonra, kahramanların ve Arrowby’nin hayatındaki son durumları özetleyen hamiş bölümü ile son buluyor.
Arka kapakta John Burnside kitap için “ … Deniz, deniz bizi başlıca ifritlerimizle yüzleştiren çok güzel, karmaşık ve ironik bir roman: Korku, kıskançlık, kibir, haset, yanlış kişiye duyulan aşkın acısı ve hayhuyu: ister savaş alanında olsun ister evimizin mahremiyeti içinde, şiddet kullanma içgüdüsü. Böyle bir eserde tek bir izleği çekip çıkarmaya olanak yoktur.” Demiş. Kitabın başında onun yazdığı 11 sayfalık bir önsöz bulunuyor.
Önsözün son paragrafı. Murdoch’un ölümü üzerine The Times’ta hakkında çıkan yazıdan bir parçayla son buluyor;
“Onu çok fazla eser yayınladığı için kınayanlar, belki de asıl noktayı kaçırıyorlardı; Murdoch mükemmel (hakkında onca derin düşündüğü iyilik gibi) insanın başarabileceklerinin ötesindeymişçesine, kusurluluk yahut kusurlu olabilme yeteneği üzerinde çalıştı. Her romanı idealine ulaşmak için yeni bir girişim idiyse bile, idealinin her defasında daha ötelere gittiğini gördü.”
Bu arada Murdoch yine bir felsefeci olarak romana kattığı çeşitli felsefi tartışmalarla eseri oldukça zenginleştirmiş, özellikle ahlak felsefesi üzerinde durmuş. Romanın son bölümündeki metafizik anlatımlara ise yine bayıldım. Bu romanın kesinlikle Murdoch’un başyapıtı olduğunu düşünüyorum.
17 Ağustos 2017 Perşembe
Tek Boynuzlu At - Iris Murdoch
Kitabımız genç bir öğretmen olan Marian’ın gazetede gördüğü ilana cevap vermesi ve yatılı öğretmenlik teklifini kabul ederek çok küçük bir kasabada yer alan Gaze Şatosuna gitmesiyle başlar. Ancak Gaze’de hiç çocuk yoktur, Marian aslında evde hapis hayatı yaşayan genç Hannah’a arkadaşlık etmek üzere işe alınmıştır. Gaze’de adeta herşey bir sır perdesi altındadır. Ev halkının hepsi birbirinden ilginçtir; Gerald genç ve güçlü bir erkek olarak hem eve kahyalık eder hem de Hannah’ın uzaktaki eşi Peter için Hannah’a gardiyanlık eder. Violet de Hannah’ın uzak akrabası ve ev işlerine yardımcıdır, kardeşi Jamesie Gerald’a yardımcılık eder ve Denis de uşaktır. Ama burada karmaşık bir ilişkiler yumağı vardır. Ayrıca Gaze’in karşısındaki Ride Şatosu’nda yaşlı öğretim görevlisi Max, kızı Alice, oğlu (aynı zamanda Hannah’ın eski aşkı) Pip yaşar, arada Max’ın eski öğrencisi ve Alice’in aşkı Effingham onları ziyaret eder.
Kişileri kısaca tanıtmak bile karmaşık ilişkilerin çok azını gösteriyor bize. Marian’ın gelişi ve Hannah’ın özgür kalması gerektiğine olan inancı, bir de kişileri buna ikna etmeye çalışması bütün dengeleri alt üst eder.
Kitabın ilk yarısı evin ve kişilerin gizemi beni oldukça etkiledi, ama devamında ilişkiler ve olaylar daha da karmaşıklaştı. Murdoch’un hemen hemen bütün romanlarında kişiler ve ortam ne kadar gerçekçi bir şekilde yazılmış olursa olsun olaylar mutlaka absürt bir noktaya geliyor. Tabi bunun amacı her ne kadar okuru şaşırtmak olsa da esas amaç bir felsefeci olan yazarın bir takım kavramları tartışmak istemesi. Bu kitapta inanç, ahlak ve iyilik kavramları üzerinde durmuş yazar.
Kitabın başında Nazan Tukin Aksoy’un aydınlatıcı bir önsözü yer alıyor.
”.... Anlattığı çarpıcı, hatta yer yer irkiltici olaylar, birbirini izleyen şaşırtıcı serüvenler romanına sürükleyicilik katar. Öykü üstünkörü bir gözle okunduğunda okur belli bir tad alabilir ama bütün bu yadırgatıcı, garip olayların anlamı nedir diye kendine sormaya başlarsa, romanın taşıdığı düşünsel, felsefi içerikle karşı karşıya gelir. Murdoch’un felsefi temaları geleneksel öykü anlayışı içinde işlemesi, onu hem gerçekçi İngiliz yazarlarından ayırır, hem de Sartre, de Beauvoir, Camus gibi felsefi içerikli romancılara yaklaştırır.
... Bir felsefeci olarak ele aldığı sorunlarla, bir romancı olarak dile getirdiği dünya birbirinden ayrılmaz. Nitekim romancıyı şöyle tanımlar; ’ Bir romancı, filozofun daha karışık biçimde gördüğü bir şeyi, yani insan aklının yapısının bir kereliğine ve her zaman için geçerli olarak ortaya konulmuş kaskatı bir araç olmadığını, içten içe anlamış bir kimsedir.'
... Murdoch bireyler arası iletişimin koptuğu böyle bir çağda onun yeniden kurulması, bununla hayata yeni bir anlam kazandırılması için yeni bir felsefeye, bir ahlak felsefesine gereksinin olduğu düşüncesini savunur. Onun bütün yazarlık etkinliği, çağımızda eksikliğini duyduğu ahlak felsfesibe bir katkıda bulunma amacına yöneliktir.”
Arka kapakta ise kitap şu şekilde tanıtılıyor;
“Tek Boynuzlu At, olağan bir dünyadan, olağandışı bir dünyaya gelen iki insanın gözüyle anlatılır. Sürükleyici, ilginç olaylarıyla, değişik, cinsellikle maneviliğin birleşip kaynaştığı bir dünyadır bu.”
Ben kitabı sevdim, açıkçası olaylarını anlamına çok fazla kafa yorduğumu söyleyemeyeceğim, ama üstünkörü okunsa bile olaylar düşündürücü ve kitabın dili her şekilde çok güzel, dolayısıyla kitabın felsefi altyapısı gözünüzü korkutmasın. Kitabın her bölümü son derece olaylı ancak bir noktadan sonra bu arka arkaya gelen şok edici olaylar biraz etkisini kaybediyor açıkçası. Yine de keyifli bir okuma oldu benim için, size de keyifli okumalar dilerim :)
4 Mart 2017 Cumartesi
Kara Prens – Iris Murdoch
Romanın ilginç bir biçimi var, okuduğumuz roman aslında Bradley Perason isimli yazarın hayatını anlattığı bir kitap, yani kitabın ilk 372 sayfası, devamında ise yayıncı romanda adı geçen bazı kişilere kitap hakkındaki görüşlerini içeren birer sonsöz yazdırmış. Bu kişiler kitapta anlatılanların genelde doğru olmadığını savundukları için de sonsözler okuru okudukları konusunda kuşkuya düşürüyor ve neyin doğru olabileceği neyin olamayacağı konusunda düşünmeye sevk ediyor.
Bradley Pearson Londra’lı pek de tanınmamış bir yazardır, 58 yaşında ama nispeten genç görünen, biraz takıntılı bir kişidir. Bir süreliğine şehirden uzaklaşmayı tasarladığı bir gün, uzun yıllar önce boşandığı eşi Christian’ın erkek kardeşi Francis kapısını çalar ve Christian’ın şehirde olduğunu, onu görmek istediğini söyler. Bu Bradley için tam bir şoktur, çünkü eski karısından neredeyse nefret etmekte, onu görmeyi aklından bile geçirmemektir. Bu sırada telefon çalar ve Bradley’in en yakın arkadaşlarından biri ve aynı zamanda ünlü bir yazar olan Arnold Baffin arayarak acilen onu evine çağırır. Bradley bir doktor olan Francis’i de mecburen yanına alarak Baffin’lerin evine gider. Hikaye oldukça çetrefillidir ve bir noktada Bradley’in kocasından ayrılmak üzere olan kız kardeşi Priscilla, Baffin’lerin kızı Julian ve Bradley’in eski karısı Christian da dahil karmaşık ilişkiler yumağına dahil olarak son derece ilginç bir olay örgüsü meydana getirirler.
Bize olayları anlatan kişi Bradley Pearson’dur, kahramanımız biraz alaycı, biraz esprili bir dil kullanıyor olayları anlatırken. Aynı zamanda sık sık (felsefeci yazarımınızın etkisiyle) olayların ve olguların felsefi derinliğine iniyor. Kitaptaki bazı bölümlerin anlatımları özellikle etkileyiciydi, örneğin Bradley’in aşkının ilk evreleri ve operadaki kısım ile onun devamı harikaydı.
Alaycı, esprili anlatım, yer yer olayların hafife alınması okuru kitabı bir komedi gözüyle görmeye itiyor ama özellikle kitabın sonlarında tam bir trajedi olduğunu fark ediyorsunuz. Hele Julian’ın mektubu neredeyse göz yaşartıcı. Kara Prens ismi de son derece ilginç olmuş bu arada.
Kitabı çok beğendim, tam bir başyapıt bence, goodreads puanı da (biliyorum çok da güvenilir değil ama:) oldukça yüksek. Okurken sık sık durup düşünmek, cümleleri sindirmek ihtiyacı hissedeceğiniz harika bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.
15 Ocak 2017 Pazar
Ağ - Iris Murdoch
Benim okuduğum kitap Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan 2012 yılı baskısı, ilk baskı 1993'te olmuş. Çevirisini Nihal Yeğinobalı'nın yaptığı kitabımız 288 sayfa. Konumuza bakacak olursak; Jake Donaghue orta yaşlarını sürmekte olan, hayatı önüne geldiği gibi yaşayan, çeviriler yaparak para kazanan bir adamdır, muhtemelen kira vermemek için gönül ilişkisi yaşadığı Magdelene onun kendisiyle ciddi niyetli bir ilişki sürmediğini anlayınca Jake kendini kapı önünde bulur, ne yapacağını şaşırıp yakın dostu (ve yardımcısı) Finn ile duruma çareler aramaya başlar. Yapılacak en akla yakın iş eski sevgilisi Anne'i bulmak ve şansını onunla denemektir. Anne'i biraz macera yaşadıktan sonra bulur ama köprünün altından çok sular akmıştır. Ancak Jake bu arada son çevirisini Madge'in evinde unuttuğunu fark eder. Sonra Jake'in çevirisiyle ilgili başka bir gerçek ortaya çıkar ve işler de çığırından çıkar ve Anne'in kız kardeşi Sadie, Madge'in yeni sevgilisi film yapımcısı Sammy, Jake'in yıllar önce dostluk yaptığı ve sonradan kazık attığı Hugo da hikayeye dahil olur.
Roman gerçekten çok ilginç, kitabı sevdim, bazı kısımları özellikle hoşuma gitti, mesela Anne ile tiyatrodaki karşılaşması,Paris sokaklarında dolaşması, Madge ile konuştuğu bölüm, sonra Anne'i takip ettiğini sandığı kısım, hastanede çalıştığı, Hugo ile konuştuğu bölümler çok hoşuma gitti, çoğu yer müthiş bir sanatçılıkla yazılmış. Yalnız okurken beni pek sarmayan yerler de oldu, yazar bazı aksiyon sahnelerini bence gereksiz detaylarla yazmış, mesela - spoiler- köpeğin kaçırıldığı sahne adeta mühendislere yaraşır detaylarla dolu, veya Jake'in yattığı sedyemsi yatağı sanki okura çizdirmek ister gibi anlatmış, evet okur her şeyi en ince detayına kadar kafasında canlandırabiliyor ama bu gerçekten gerekli mi? Bu kısımlar o şiirsel tattan eksiltmiş biraz. Yine de harika bir roman, mutlaka tavsiye ederim ve keyifli okumalar dilerim:)
11 Kasım 2016 Cuma
İtalyan Kızı - Iris Murdoch
Önce konusunda bakalım, 30'lu yaşlardaki Edmund ölüm haberini aldığı annesinin birlikte yaşadığı ağabeyi Otto'nun yanına gider. Taş oymacısı olan Otto, karısı Isabel ve 16 yaşındaki Flora ile birlikte ailesinden kalan evde yaşamaktadır, bir de tabi küçüklüğünden beri evde hem bakıcılık hem yardımcılık yapan, birinin gidip birinin geldiği "İtalyan Kızları" vardır, o sırada mevcut olanı Maggie'dir. Otto'nun asistanlığını yapan David ve kız kardeşi Elsa ise aynı bahçede bulunan eski yazlık evde kalmaktadırlar.
Anlatıcımız Edmund'un isteği zaten çok da bağlılık hissetmediği annesi Lydia gömülür gömülmez oradan ayrılıp evine dönmektir. Ama bu mümkün olmaz çünkü herkesin Edmund'dan beklentileri vardır, yengesi Isabel kötü giden evliliğini rayına koymak ister, Otto'nun, Flora'nın, Elsa'nın hepsinin umudu Edmund'dur, "ne zamandır bekliyorduk seni," diye karşılarlar onu. Zaten Edmund'un öğrendiği sırlar gidişini mümkün kılmaz.
Her bölümü müthiş bir sırrın açığa çıkmasıyla biten bu romanı çok sevdim,
Yazarın daha önce okuduğum kitaplarıyla ilgili yazılarımın linki, kitapların yayın yılı ve Good Reads puanlarıyla (5 üzerinden) birlikte şöyle;
Kesik Bir Baş (1961) (GR: 3,74)
İtalyan Kızı (1964) (GR: 3,38)
Rüya Sakinleri (1969) (GR: 3,74)
İkilem (1995) (GR: 3,15)
Ama doğrusu bu puanları pek tutarlı bulmuyorum. Benim şu ana kadar okuduklarım içinde en sevdiğim Rüya Sakinleri oldu, ondan sonra İtalyan Kızı geliyor, en az İkilem'i sevdim, Kesik Bir Başı ise ondan biraz daha fazla sevdim:) Bu arada İtalyan Kızı ismini kitaba çok uygun bulmadım, bütün kitaba hakim olacak bir karakter değildi bence. O yüzden ben olsam kitabın adını Arzu Yolu veya Bir Ölünün Ardından koyardım, özellikle "Bir Ölünün Ardından" kitapta olayları etkileyen iki önemli ölüm olduğundan özellikle iyi bir isim olurdu bence:))
Ayrıca İtalyan Kızı uzun süre de tiyatro oyunu olarak sergilenmiş. Zaten olayların evde geçmesi, birinci kişinin ağzından anlatıldığı için sınırlı bakış açışıyla oyuna dönüştürülmek için ideal bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.
Resim: 1971'de Cornwall'da gösterilen İtalyan Kızı oyunundan bir kare.
http://archive.questors.org.uk/prods/1971/italiangirl/page.html
26 Ekim 2016 Çarşamba
Iris'e Ağıt - John Bayley
211 sayfalık kitap Dünya Yayıncılık'tan 2004'te çıkmış. Kitap Iris ve John'un tanışmalarından başlıyor, nasıl evlendikleri, ilişkilerinin nasıl olduğu, yaşam tarzları, beraber yapmayı sevdikleri şeyleri anlatırken Iris'in bazı romanlarının ortaya çıkış şekilleri, hangi roman karakterlerinin kimlerden ilham aldığı ayrıntıların yanı sıra John Bayley'in bir eleştirmen olarak dikkatini çeken başka yazarlarla ilişkileri de kitapta zaman zaman yer alıyor. Son bölüm ise Iris'in hastalığının ortaya çıkışı, John Bayley'in bununla nasıl başa çıktığını anlatıyor. Gerçekten insanın sevdiği, aşık olduğu kadının gözlerinin önünde eriyip gidişini, başka biri haline gelişini izlemek çok korkunç olmalı. Kitap 1997 yılının sonunda bitiyor. John Bayley 2000 yılında tekrar evlenmiş, 2015 yılında ise hayatını kaybetmiş.
Kitap bir Iris Murdoch biyografisinden ziyade John Bayley gözünden anlatıyor yazarı, daha çok bir çözümleme gibi. Kitap güzeldi ama yine de çok etkilendiğimi söyleyemem, okunabilir bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.
Resim 1:http://i.telegraph.co.uk/multimedia/archive/03173/bayley_3173595b.jpg
Resim 2:http://i.telegraph.co.uk/multimedia/archive/03172/John-Bayley_3172674c.jpg
12 Eylül 2016 Pazartesi
Kesik Bir Baş - Iris Murdoch
205 sayfalık romana bakacak olursak, Martin 40'lı yaşlarının sonlarında maddi durumu iyi bir şarap tadıcısıdır, aynı zamanda küçük bir bürosu da olup şarap da satmaktadır. Kendisinden bir kaç yaş büyük son derece gösterişli Antonia ile evlidir ancak aynı zamanda genç ve güzel Georgie ile de sevgilidir. Bir gün Antonia, Martin'e, eğlence olarak gittiği psikologu (aynı zamanda Martin'in arkadaşı olan) Palmer'a aşık olduğunu açıklar. Martin çok üzülür tabi ama yapacak bir şey yoktur. Bu üçlünün ilişkileri öyle grifttir ki çözümlemek pek de mümkün değildir aslında, Palmer ve Antonia birlikte yaşamaya başladıktan sonra da Martin ile sıkı fıkı ilişkileri sürer, hatta Martin'in Georgie ile olan ilişkisi ortaya çıkınca onunla da tanışırlar. Bir de Honor vardır tabi, Palmer'ın kızkardeşi olan Honor romanın baş kişilerinden birisidir. Şimdi size hikayeyi çok anlattım gibi geliyor ama bu olaylar romanın üçte biri bile değil:)
Bu roman neyi anlatıyor diye sorarak, belki de duygularımızın aslında bir derinliği olmadığını, tamamen güdüsel olarak geliştiğini anlatıyor diyebilirim belki. Ama öyle kolay çözümlenecek bir roman değil bana kalırsa. Örneğin Kesik Bir Baş ismi nereden geliyor dersek, buna bir kaç yerde rastlıyoruz. İlkinde, Martin'in ağabeyi Alexander'in etrafındaki kişilerin seramikten başlarını yapma isteği, Martin'in ise bu şekilde başların "kesik" görüntüsünden rahatsız oluşunu görüyoruz. -spoiler- Yine Georgie'nin saçlarını kökünden kesip Martin'e göndermesi de bana göre kesik baş metaforu. Üçüncü olarak Honor'un kendisini bir kabilenin kehanette bulunan büyülü kesik başına benzetmesi var. Sonuncusu ise yine Martin'in Honor'u Medusa'ya benzetmesi, zaten mitolojiyle yakından ilgilinen, bu konuda yazılmış ünlü bir eser olarak Altın Dal'ı elinden düşürmez Martin. Medusa hikayesi ise Wikipedia'da şu şekilde yer alıyor;
"Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar. Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olandır. Bu yüzden insanların kahramanı Perseus tarafından öldürülebilmiştir. Perseus, Graeae'nin ona verdiği ayna ile Medusa'ya bakabilmiş ve böylece kafasını taşa dönüşmeden kesebilmiştir."
Önsözde Serdar Rifat Kırkoğlu da Medusa mitinin romanda önemli bir yere sahip olduğunu, baş kahramanın (Honor) kişiliği üzerinde aydınlatıcı bilgiler verdiğini yazmış.
Kitabı beğendim ama yine de yazarın ilk okuduğum kitabı Rüya Sakinleri kadar etkilemedi beni. Kişiler arasındaki ilişkilerin "fantastik" boyutu belki de benim fazla etkilenmemi engelledi. Yazarın her kitabındaki o gizemli kişi bu kitapta Honor'du. Kitabın Honor'lu bölümleri de ayrı bir ilginçti.
Bu arada kitabın başında Serdar Rifat Kırkoğlu'nun "Iris Murdoch Üzerine" isimli yazısı harikaydı, yazarı ve kitabı anlamak için bulunmaz bir yazı gerçekten. Oradan biraz alıntı yapmazsam olmaz;
"... Kesik Bir Baş ise Iris Murdoch'un en varoluşçu romanlarından biri olarak nitelenebilir. Tabuları, Freud'un cinsellik kuramını ve ruh çözümleme yöntemini konu edinen roman oldukça mizahi bir dille kaleme alınmıştır. Murdoch'un demirbaş temalarından sayılabilecek evlilik kurumu çerçevesinde ele alınan ahlak anarşisi sorunu, romanın altı ana kahramanı arasında geçen bitip tükenmek bilmez bir kovalamacalar oyunu içinde, zeka dolu, ironili ve eğlendirici bir üslupla deşilir. Romanın özellikle diyalog yanı güçlü olduğundan tiyatroya da uyarlanmıştır. Murdoch'un 1970'e değin yazdığı romanlar üç aşağı beş yukarı aynı tema ve konuları yinelerler ve bu romanlarda simge, alegori, dinsel telmih, efsane, mitos gibi öğeler ağır basar."
"Murdoch, hayat gibi sanatın da birçok beklenmedik olayla, şaşırtmacalarla dolu olduğunu düşündüğünden, romanlarında en akla hayale gelmeyecek rastlantılara, sonuçlara yer verir. Sözgelimi, Kesik Bir Baş bu şaşırtmacaların doruk noktasına çıktığı örneklerden biridir. Bu nedenledir ki, söz konusu şaşırtmacalar, polisiye romanlarda görüldüğü gibi okurun salt merakını uyandırmak amacıyla değil, daha derinde yatan bir amaçla kullanılırlar."
Bundan başka, Kırkoğlu yazısında, Murdoch'un romanlarının kimi eleştirmenlerce "seçkin kültürel beğenileri olan kişiler için yazılmış bir dizi pırıltılı oyun" şeklinde eleştirildiğini de yazmış, bundan başka romanlarında felsefeci olmasından gelen bir yapaylık olduğu, zaman zaman, özellikle ilk romanlarında karakterlerin duygu ve düşüncelerini olduğu gibi anlatabilmek adına dili zorladığı, Virgina Woolf'un otantikliği ve James Joyce'un dehasına sahip olmadığını da yazmış:) Ama tüm bu eleştirilere rağmen onun geniş düşgücü, usta anlatımı, zekası, 'humor'u ve kültürüyle çağdaş bir yazar olduğunu da eklemiş.
Başta da dediğim gibi Kırkoğlu'nun bu yazısı, yazarı anlamak için mutlaka okunmalı. Keyifli okumalar dilerim:)
resim3: http://images.ykykultur.com.tr/upload/image/Serdar-Rifat-Kirkoglu-2-4955.jpg
22 Ağustos 2016 Pazartesi
İkilem - Iris Murdoch
Romanımız evlenmek üzere olan genç, yakışıklı ve zengin Edward ile başlar, kendisi babasının ölümünden sonra, tek varis olarak, Hatting Konağı'nın sahibidir. En yakın komşusu Penn Konağı'nın sahibi Benet ile geçmişte pek dostane bir ilişkileri olmasa da hem Benet'in amcası Tim'in vefatı hem de Edward'ın babasının vefatı ile geçmişteki ilişkiler unutulur ve Benet ile Edward arasında bir dostluk başlar. Benet 40'larında, hoş, entellektüel bir adamdır ve en yakınları etrafındaki dost grubudur. Bunlar arasında Owen isminde orta yaşlarının sonunda bir ressam, Mildred isminde orta yaşlı eski bir rahibe, Tuan isimli genç, sessiz bir tezgahtar, Marian ve Rosalind isminde iki genç kız kardeş bulunur. Benet ve gruptakiler Marian ile Edward'ı birbirine çok yakıştırmaktadır, özellikle Benet belli etmemeye çalışsa da bu yakınlaşmayı ateşlemek için elinden geleni yapar. Sonunda istediği de olur, ikili evlenmeye karar verir. Ancak oldukça beklenmedik bir şey olur, düğünden bir gece önce Marian'dan Edward'a onunla evlenemeyeceğine dair kısa bir not gelir. Bu gelişme ise bütün grubu sarsar, herkes kendini suçlamakta ve acı çekmektedir. Tabi bir de kilit adam Jackson var. Murdoch'un tahminimce bütün kitaplarında yer alan gizemli karakter. Bruno'nun Rüyası'nda bu Nigel'di. İkilem'de ise Jackson. Bir soyadı bile olmayan, herkesin çekiminde kapıldığı Jackson, Benet'in hayatına yine gizemli bir şekilde giren uşağıdır. Bu adam kitaptaki kilit karakterdir ve olayların çözüme kavuşmasını sağlar. Roman Jackson'un gizemli tarafında değinerek son bulur.
Tabi ki yazarın eşsiz anlatımıyla beğendiğim bir kitap oldu ama Murdoch favorilerimden olacağını sanmıyorum. Roman adeta Shakespear komedyalarından ilham almış gibiydi, zaten karakterler de zaman zaman bu benzetmeyi yapıyorlardı.
8 Haziran 2016 Çarşamba
Rüya Sakinleri – Iris Murdoch
Gelelim Rüya Sakinleri’ne. Kahramanımız Bruno 80’li yaşlarının sonunda bir adamdır, kuşaklar boyunca devam ettirilen matba işini damadı Danby’e devretmiş, kızı ve eşinin ölümlerinden sonra da damadıyla yaşamaktadır, tabi hizmetçi Adelaide ve onun kuzeni erkek hemşire Nigel ile birlikte. Her şey Bruno’nun az vakti kaldığını hissederek 20 yıldır görüşmediği oğlu Miles’ı görmek istemesiyle başlar. Hizmetçi Adelaide ile gizli bir ilişki sürdüren Danby, Miles’la görüşmek üzere evine gittiğinde o evde olmadığı için karısı Diana ile konuşur ve ondan etkilenir. Bu durum karışık bir zincirleme reaksiyona sebep olur.
Kitap aslında basit bir konuyu işliyormuş gibi gözükse de son derece ilginç, sürükleyici ve edebi açıdan son derece doyurucu. Yazar özellikle yaşlılık, kişinin kendisi ve başkaları açısından nasıl farklı algılandığı, aşk, baba – oğul ilişkisi konuları üzerinde durmuş. Yazarın duyguları anlatışı, davranışlara yön verişi çok güzel, bunda yazarın felsefeci kimliğinin katkısı da büyük , beni çok etkiledi, bütün kitaplarını okumak istiyorum… Siz yazarı okumuş muydunuz, tavsiye edeceğiniz kitabı var mı? Keyifli okumalar dilerim.
Resim: http://i.telegraph.co.uk/multimedia/archive/01569/iris_1569037c.jpg
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






