Kawabata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kawabata etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2016 Cuma

Bin Beyaz Turna - Yasunari Kawabata

Yine sevgili Biblio'nun bir tavsiyesi.(Hatta görseli de onun sayfasından aldım, çünkü benim okuduğum kitap da bu versiyonu:) O da benim gibi sakin, dingin romanları seviyor:) Benim okuduğum, içinde hem Bin Beyaz Turna'nın hem de İzu Dansçısı'nın olduğu, Cem Yayınevi'nden çıkan tahminen 70'li yıllarda basılmış bir versiyonu. Kitap 166 sayfa. Bin Beyaz Turna'da kahramanımız Kikuyi annesi ve babasını kaybetmiş, yalnız yaşayan genç bir erkektir. Babasının kısa bir süre kaçamak yaşadığı bilmiş, feleğin çemberinden geçmiş Hikako ise bir çay seremonisi öğretmenidir ve Kikuyi'yi evlendirmeyi kendisine görev edinmiştir. Ancak Hikako'nun, Kikuyi'nin babası ile uzun süre aşk yaşamış olan güzel Bayan Oota'ya olan kıskançlığı onun niyetlerine yön verir. Kikuyi önce Bin Beyaz Turna desenli çevre takan Bayan İnamura'yı beğense de Bayan Oota'nın kendisine benzeyen kızı Fumiko'nun çekiciliği ve davranışlarındaki gizem onu daha çok etkiler. Bu hikaye Japon inceliğini sonuna kadar yansıtan çok etkileyici bir hikayeydi gerçekten. Japon kültürüne ait bilgiler satır aralarında yer alıyor. Örneğin çay töreninde mevsime uygun olmayan bir çiçeğin yer alışı görgüsüzlük kabul ediliyor:) Çok güzeldi, davranışlardaki gizli anlamların açığa çıkışı, her şey beni çok etkiledi. Japon kültürüne de ilginiz varsa mutlaka okuyun:) İkinci hikaye olan İzu Dansözü de yine yazarın çok ünlü bir hikayesi, hoştu ama ilki kadar etkilemedi beni. Keyifli okumalar dilerim:)

25 Eylül 2012 Salı

Karlar Ülkesi- Yasunari Kawabata

Altın Kitaplar'ın 1971 yılında yayımladığı bu kitapta Yasunari Kawabata'nın Karlar Ülkesi ve Jun'ichiro Tanizaki'nin Anahtar isimli romanları (sonraki yazımda bahsedeceğim) bir arada yayınlanmış. Bu kitabı sahaflardan 3TL'ye almıştım bu arada:) Kitabın başında Doğan Hızlan'ın "Çağdaş Japon Edebiyatı" üzerine hazırlamış olduğu, son derece bilgilendirici bir önyazı da mevcut. Bu yazıda Japon tarihiyle paralel olarak Japon yazarlarından bahsedilmiş, burada bahsedilen yazarların kaçının eserleri Türkçe'ye çevirilmiş bilmiyoruz ama:) Bu yazıya göre Karlar Ülkesi, Kawabata'nın en iyi romanı, onun yazış tarzı için şöyle denmiş; "Kawabata'nın yazış yöntemi daha çok, şehvet hislerini, insanların iç duygularını ustaca işlemeğe, Japon karakterinin bu his, duyuş ve davranışlar içindeki tepkilerini gerçekçi ve akıcı bir anlatımla yansıtmaya dayanıyordu." Yazarın daha önce Kyoto isimli romanını okumuştum, dinginliği ile insanı dinlendiren çok güzel bir romandı bence. Karlar Ülkesi ise daha farklı tarzda bir roman. Kahramanımız Şimamura, orta yaşlı, evli, ailesinden zengin olduğu için parasını ve zamanını ilgisini çeken şeylere harcayan bir adamdır. Bir kaç yıldır, kışın Karlar Ülkesi'ndeki kaplıca oteline gitmeyi adet edinmiştir. Orada tanıştığı bir geyşa olan Komako ile, tam olarak tanımlamanın zor olduğu bir gönül ilişkisi kurmuştur. Komako'nun ölümcül hasta eski sözlüsü ve onun şimdiki sözlüsü güzel ve çaresiz Yoko'nun varlığı ise bu ilişkileri daha da karmaşık hale getirir. Kitabın karlı, çok hoş bir atmosferi var, Kyoto'da olduğu gibi dingin bir yerde hissediyorsunuz kendinizi. Bir klasik olarak okunması gereken bir eser olduğuna inanıyorum, keyifli okumalar. Bu arada Biblio da Japon Edebiyatı ve Yasunari Kawabata üzerinde duruyor bugünlerde, bu kitabın ve yazarın diğer kitaplarının yorumlarını bir de ondan okuyabilirsiniz:)

2 Ocak 2012 Pazartesi

Bahar Karları - Yukio Mişima


Bereket Denizi dörtlemesi birinci kitabıdır "Bahar Karları". Mişima romanı 1968 yılında yazmış, ancak roman imparator Taisho dönemi olan 1910’lu yıllarda geçiyor. Öncelikle Mişima’yı tanıyalım.

14 Ocak 1925 doğumlu yazar, 12 yaşına kadar anneannesi tarafından bakılmış, anne tarafı Samuray ailesinden geliyormu,ş anneannesi çok sert biriymiş ve Yukio’yu hep kızlarla ve kız oyuncaklarıyla oynatmış. 12 yaşında anne ve babasının yanına geri dönmüş Yukio, yazı yazmayı çok seviyormuş ama aşırı sevgisi babasının hoşuna gitmemiş, babası da çok sert ve askeri disiplini seven bir adammış ve efemine bir uğraş olarak gördüğü için yazı yazmasını yasaklamış, ama o gizlice yazmaya devam etmiş, annesi onu destekliyormuş ve ilk yazdıklarını hep annesi okuyormuş. Yazarın annesiyle garip (“neredeyse enseste varan” şeklinde bir ifade okudum) bir ilişkisi varmış. Bir de evlenip iki çocuk sahibi olmasına rağmen eşcinsel olduğu biliniyormuş, “Bir Maskenin İtirafları” isimli otobiyografik romanı çok ilgi görmüş.


Mişima aktörlük de dahil olmak üzere çeşitli işler yapmış, hatta Tokyo Üniversitei’nden mezun olduktan sonra Ekonomi Bakanlığı’nda iş bularak parlak bir kariyer edinme fırsatı bulmuş. Bu arada çok fazla yazmış, çok üretken bir yazarmış. Ona yazarlık serüveninde Yasunari Kawabata yol göstermiş. 1968 yılında Kawabata Nobel ödülünü alınca, Mişima iki Japon yazarın üst üste ödül alma ihtimalinin düşüklüğünden dolayı kendisinin bu ödülü almasının pek olası olmadığını görmüş. Milliyetçi bir dernek olan Kalkan Cemiyeti’ni kurmuş, Japonya'nın modernleşmesi ve geleneksel değerlerini yitirmesine karşı sert bir muhalefet tavrı göstermiş, bu fikirlerini Bereket Denizi dörtlemesinde savunmuş. Bu dörtlemeyi bitirdiği gün söyleyecek başka hiçbir şeyi kalmadığını hissetmiş ve bir yıl öncesinden planladığı gibi Japon Silahlı Kuvvetleri’nde görevli bir komutanı da bağlayarak bir konuşma yaptıktan sonra törensel intiharını (seppuku) gerçekleştirmiş. Gördüğünüz gibi son derece sıra dışı bir yaşam.


(Resim romanın film uyarlamasının afişidir.)
Bahar Karları 378 sayfa. Dediğimiz gibi 1910’larda geçiyor (Taisho Dönemi, 1912-1926), kahramanlıklarla, çeşitli ilerlemelerle dolu altın çağ olan imparator Meiji dönemi yeni bitmiştir. Matsugae ailesi birkaç kuşaktır zengin bir ailedir, büyükbaba Matsugae çeşitli askeri başarıları olan herkesin saygı duyduğu önemli biridir. Baba Matsugae oldukça zengin olmuş ve Marki ünvanını almıştır, parası sayesinde dünyayı gezmiş, geleneksel Japon tarzı yerine Batı tarzı yaşamı benimsemiştir, oldukça nüfuzludur. Ancak para bu aileye kültür getirmiş olsa bile pek fazla incelik getirememiştir görünüş dışında. Kiyoaki, Matsugae’lerin 17 yaşındaki oğullarıdır. Matsugae’lerin yakın aile dostları Ayakura’lar ise 27 kuşaktır imparatorluğun koruması altında olan soylu bir ailedir, ancak maddi durumları pek iyi sayılmaz. Kont Ayakura bir saray soylusu olduğundan, Kiyoaki küçük yaştan itibaren Kontun Kiyoaki’den bir yaş büyük kızı Satoko ile birlikte konttan zerafet ve şiir okuma, güzel yazı gibi ince zevkler konusunda ders almaya başlar. Hem bu dersler hem de ailesinin rahat tutumu genç adamı hiçbir amacı olmayan, zevk ve sefahatten başka bir şey düşünmeyen ama aşırı derece kibar ve duyarlı biri haline getirir. Liseye gitmektedir ama dersleri hiç de iyi değildir, zaten belli bir yaşa gelince yüksek mevkilere gelebilmesi için son derece yeterli olan yüksek bir saray derecesi alacaktır. En yakın arkadaşı Honda'nın babası anayasa yargıcıdır, ailesi son derece kültürlü ve Matsugae'lerin tersine insanlarla içiçe ve sosyal yardımlar yapan bir ailedir. Honda’nın dünyası, zevk, sefa, hayallerden kurulu olan Kiyoaki’ninkinden çok farklıdır, o babası gibi yargıç olmak istemektedir.


Kiyoaki son derece yakışıklı bir çocuktur, küçüklüğünden beri görünüşü ve nezaketiyle ilgili övgüler almaya çok alışıktır, bu yüzden de neredeyse kibirli biri olup çıkmıştır, ancak 18 yaşına kadar da karşı cinse karşı hiç ilgi duymamıştır. Küçüklüğünden beri tanıdığı Satoko son derece dikkat çekici bir güzelliğe sahip olsa da Kiyoaki buna hiç dikkat etmemiştir. Yeni yeni Satoko'nun kendisine ilgisini fark ettikçe anlamlandıramadığı ve sınıflandıramadığı bir takım duygular hissetmeye başlar. Bu duygu aşktır, ancak öyle gururludur ki bunu kabullenmek istemez, tersine genç kızla paylaştığı güzellikleri onu kullanmak olarak görmek ister ve böylesine yalın olabilecek olayları adeta çapraşık hale getirmeye çalışır.

Kiyoaki'de müthiş bir duyarlılık ve nezaket vardı, çok duyarlı, hassas ama işe yaramaz, hatta çoğu zaman bencilliği nedeniyle acımasız olabiliyordu. Kiyoaki'nin kendisiyle ilgili düşüncelerine şu şekilde yer verilmiş;

"Her şeyin tadı kaçtı. Bir daha asla mutlu olamayacağım. Her şeye egemen olan korkunç bir duruluk var. Sanki dünya bir kristalden yapılmış, onu boydan boya çatlatmak için tırnakla şöyle bir dokunmak yeter...Ya yalnızlık? Sanki yanan bir şey. Tıpkı üflemeden ağzına alamadığın, koyu, sıcak bir çorba gibi. Ve hep orada, tam önümde! ....... Odamda yapayalnız... geceler boyu bir başıma... dünyadan ve herkesten uzak, acılar içinde. Haykırsam sesimi kim duyar? Bu arada başkalarının yanında ben'im her zamanki inceliğini koruyor. Bomboş bir soyluluk- işte benden geriye kalan."

"Artık kendisini Matsugae'lerin kabasaba parmaklarına batmış zarif bir diken gibi görmüyordu. Fakat kendisini o parmaklardan biri gibi görecek kadar da değişmemişti henüz. Yalnızca bir zamanlar öylesine önemli bir parçası olan kibarlık artık solmuştu. Yüreği bomboş kalmıştı. Şiiri esinlendiren o saygın hüznünden iz kalmamıştı. İçi boşalmıştı, ruhuysa kavurucu rüzgarların estiği bir çöldü. Zarafete de güzelliğe de hiç bu kadar yabancılaşmamıştı."


Honda ise (sanıyorum Bereket Denizinin diğer romanlarında baş kahramanımız o olacak) zeki, duyarlı ama duygu açısından biraz zayıftı, yaptığı şeylerde duygu veya vicdan değil görev bilinci hakimdi, bu açıdan yine Japon halkına bir eleştiri var sanıyorum. Japonlarda duyguların gösterilmesinin hoş karşılanmadığı da ("... duyduğu acı öyle derinleşmişti ki, duyguların böyle apaçık dışa vurulmasını onaylamayan bir ülkeye gittiği için korkusu daha da artıyordu.") vurgulanmış.

Kitap aslında dediğim gibi Japon halkına bir eleştiri, Japon’ların batılaşma özlemine, rehavete kapılmalarına, törenselliğe, gösterişe, imparatorun tanrısallık düzeyine çıkarılışına, maddi değerlerin daha çok insani değerlerinse daha az önemsenmesine bir eleştiri diyebilirim sanırım.

Arka planda toplumsal eleştiriler yer alırken ön planda da dramatik bir aşk hikayesini takip ediyoruz, ki bu aşk hikayesi beni inanılmaz etkileyen müthiş bir hikaye. Bana Masumiyet Müzesi’ni hatırlattı biraz, o da beni çok etkilemişti. Tabi sadece aşk değil, her alanda müthiş duygusal çözümleme ve gözlemler var. Bunları okuyunca insan olmanın evrenselliği ve sonsuzluğu yani zamandan bağımsızlığını hissediyoruz.

Bazı alıntılara da yer vermeden edemeyceğim:)


"Kutsal olan herşeyin özünde düşler, anılar vardır, biz de zaman ya da uzaklık yüzünden ayrı düştüğümüz şeyi ansızın elle tutulur halde karşımıza çıkaran o mucizeyi yaşarız. Düşler, anılar, kutsal şeyler - hepsi de aynıdır, çünkü hiç birine dokunamayız. Dokunabileceğimiz şeyden bir kere ayrıldık mı, artık o şey kutsallaşmıştır; ulaşılamayanın güzelliğine, mucizesellik niteliği karışır."

"İnsanı bir beden olarak değil de yaşamsal bir akım olarak düşünmek gerçekten de olasıydı. Böylece insan varoluş kavramını durağan değil, dinamik, sürekli bir hareket olarak kavrayabilirdi. Tıpkı dediği gibi, çeşitli yaşamsal akımlara sahip tek bir bilinçle, çeşitli bilinçlere hayat veren tek bir yaşamsal akım arasında hiç fark yoktu. Çünkü yaşamla bilinç bir bütün içinde kaynaşacaktı."

Bana soracak olursanız bu yazarın nobeli almaması çok büyük bir haksızlık, muhteşem bir kitaptı, beni böylesine saran, böylesine sade ama böylesine bir duygu bütünlüğüne alan bir eser okudum mu hatırlamıyorum. Kiyoaki bencilliği, kendini beğenmişliği ile ne kadar itici olursa olsun başlarda, sonlarda da aşka olan teslimiyeti, tutkusu ve saflığıyla o kadar etkileyiciydi, ondan etkilenmemek mümkün değil. Kitabın sonu beni çok hüzünlendirdi, bir güzelliğin yok yere yitirilişi gibi bir hisle...

Bu kitaptan sonra okuduğum bütün kitapların yavan gelme tehlikesi var, çok sevdiğiniz bir tatlı yedikten sonra o tadı korumak için bir süre bir şey yemek istememeniz gibi. Mutlaka okunmalı bence.

Resim 1: http://www.ohmigallery.com/DB/Images/Tsuchiya_Koitsu/Tsuchiya_Koitsu-Sketches_of_Famous_Places_In_Japan-Spring_Snow_Kyoto_Maruyama-010297-03-17-2010-10297-x800.jpg
Resim 4: http://www.artvalue.com/auctionresult--hasui-kawase-bunjiro-1883-1957-1-kiyosumien-no-yuki-snow-at-k-2108891.htm
Resim 5: http://www.flickr.com/photos/24443965@N08/4623083426/
Resim 6: http://www.hiroshige.org.uk/hiroshige/views_scenes/kyoto_1835/images/gion_shrine_snow.jpg

17 Kasım 2011 Perşembe

Kyoto - Yasunari Kawabata


Kawabata'nın Kyoto'sunu okuyalı 1-2 hafta oldu sanırım, ama bu postu kitaptaki zengin Kyoto bilgisiyle harmanlayarak ayrıntılı hazırlamak istemiştim, malesef bunun o kadar kolay olmadığını fark edince bu şekilde yayınlamaya karar verdim:) Öncelikle biraz Kawabata'dan bahsedeyim çünkü her zaman dediğim gibi yazarı ne kadar iyi tanırsak kitabı da o kadar iyi anlayabilirz bence. Romanlar bir nevi yazarın bilinçaltı diyebilirim belki de...

Kawabata 15 yaşına gelmeden neredeyse bütün akrabalarını kaybetmiş. 4 yaşında yetim kaldıktan sonra kendisi büyükbabasının yanına ablası ise halasının yanına verilmiş, ablasını bir daha 10 yaşındayken görmüş, 11 yaşında da ablası vefat etmiş. Romanlarında hep yalnızlık ve uzaklık duygusu ağır basmakta. 15 yaşında yatılı okula gitmiş. Kitaplarındaki karakterler genellikle bir duvar örerek kendilerini etraflarından izole ediyorlar.Kawabata 73 yaşında arkasında bir not bırakmadan intihar etmiş, bu intihar bazılarınza zayıf sağlığına, bazılarınca da arkadaşı yazar Mişima'nın intiharına bağlanmış. Biyografisini yazan Takeo Okuno, bu intiharı yazarın ard arda 200-300 gece boyunca Mişima ile ilgili gördüğü kabuslara bağladığını söylemiş. Yazar 1968'de Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Japon yazar olmuştur. Yazarın çoğu kitabında belirgin bir son olmaması zaman zaman okuyucularını rahatsız etse de bu, yazarın olayların verdiği mesajları sonuçtan daha çok önemsemesinden kaynaklanmaktadır. Yazar nobel ödül töreninde intihar konusuna da değinmiş ve "Etrafına aydınlık düşünceler saçıp da intiharı düşünmeyen var mıdır?" demiş, bu sözü de spekülasyonlara sebep olmuş.

Kyoto'ya dönecek olusak, Chieko 20 yaşında bir gençkızdır, babası Takiçiro'nun kumaş mağazası vardır, Takiçiro kumaş desenlerini kendisi çizer ancak son zamanlarda ilham konusunda sıkıntı çekmektedir. Mağazanın durumu da iyi değildir. Chieko oldukça duygusal ve hassas bir kızdır. Çocukluğundan beri arkadaşı olan Şige'ye karşı kendisine bile itiraf etmediği duygular beslemektedir. Bu arada kendisinin bulunmuş bir çocuk olduğunu öğrenir, bulunmuş bir çocuk olmak ise son derece aşağılayıcı bir şeydir. Halbuki anne ve babası çocukları olmadığı için onu çaldıklarını söylemektedirler. Chieko iyi kalpli anne ve babasının böyle bir şey yapacağına ihtimal vermez. Bir gün şehir dışındaki sedir ormanına dolaşmaya gittiğinde kendisine çok benzeyen bir kız görür, bu onun kayıp ikizidir. Bu kız ormanda işçi olarak çalışmaktadır. Başka bir gün Kyoto'da sıklıkla yapılan törenlerden birinde onunla tekrar karşılaşır, kızın adı Naeko'dur, o da kayıp kızkardeşi için dua etmektedir. Naeko'nun annesi ve babası o küçükken ölmüşlerdir, o da şimdi sedir ormanında işçi olarak çalışmaktadır. İkisi de birbirlerini bulmaktan dolayı çok mutludurlar, ancak sınıf farkı yine de biraz mesafeli olmalarına sebeptir. Bu arada Takiçiro'nun yakın bir dostu evde dokuma işi yapmaktadır, kimononun kemeri diye tanımlayabileceğimiz "obi"lerden dokurlar ailecek, en büyük oğul Hideo, Chieko'dan hoşlanmaktadır, ancak durumları Chieko'lar kadar iyi değildir, onlar sadece evlerinde üretim yapan insanlardır, bu durumda Hideo aşkını itiraf edemez. Bir gün Naeko'yla karşılaşır ve onu Chieko sanıp onun için obi dokumaya söz verir. Daha sonra karışıklık ortaya çıkar ama Hideo Naeko'ya evlenme teklif eder, çünkü Chieko'ya ulaşamayacağını bilir. Diğer taraftan Şige'nin ağabeyi Riyusuke de Chieko'dan hoşlanmaktadır, üstelik iş konusunda da çok beceriklidir, zaman zaman Chieko'ya da akıl verir. Hatta kendi babasının da dükkanı olduğu halde onların mağazalarında çalışmak için başvurur, tek ümidi arada sırada Chieko'yu görebilmektir. Kitap, biz Naeko'nun Hideo'nun teklifini kabul edip etmeyeceği, Chieko'nun Riyusuke ile ilişkisini, Naeko ile Chieko'nun durumunun ne olacağını merak ederken bitiverdi. Ama yazarın da belirttiği gibi bu bir olay kitabı değil, bize bir kesit sunuyor sadece. Zen huzuru ile yazılmış bir kitap, hem Kyoto'daki yaşam, güzellikler, kutlanan festival ve bayramlar da son derece güzel bir şekilde anlatılıyor. Zaten kitabın isminin Kyoto olması da bu sebepten. O durağanlık, o huzur okurken bana büyük keyif verdi. Eğer sürükleyici bir roman okumak istiyorsanız bu roman size göre değil, ama okurken kafanızı boşaltıp huzur bulmak istiyorsanız okuyun:)

Resim:http://regex.info/blog/2008-04-09/787

4 Eylül 2011 Pazar

Kişisel Bir Sorun


Kenzaburo Oe yeni tanıdığım bir yazar. 1994 yılında “Kişisel Bir Sorun” aslı eseriyle Nobel Ödülü almış. Bu roman aslında otobiyografik özellikler taşıyor, çünkü aynen romanın kahramanı Bird gibi Oe’nin de engelli bir oğlu olmuş ve yazar da kahramanı gibi duygular yaşamış. Oe’nin aslında bu romanı dışında başka romanları da var ama en popüler romanı bu, diğer romanlarının maalesef yeni basımı olmadığı için satışları da yok. 60’lı yıllarda yine çok büyük bir Japon yazar olan Yukio Mişima, Oe için “Japon edebiyatının doruğunda Oe var”, demiştir. Henry Miller ise onu , insan ruhuna ayna tutuşu açısından Dostoyevski’nin mirasçısı olarak değerlendirmiştir. Oe’nin dilimize çevrilen az sayıda romanı olsa da yazar aslında oldukça üretken ve bir çok ödül de kazanmış, 1989 yılında yapıtlarının tümüne Avrupa Topluluğu’nun Europalia ödülü verilmiş. Yazarın hayatına bakacak olursak 1935 yılında Japonya’nın küçük bir köyünde doğmuş, sonra Tokyo Üniversite’sinde Fransız Edebiyatı bölümünü kazanmış, lehçe farkı yüzünden tekrar Japonca öğrenmiş. Bu sırada kendi köyünü anlatan bir roman yazmaya başlamış, yazıları çok karamsar bulunuyormuş genellikle. Tüm yapıtlarında atom bombasının etkileri görülüyormuş, atom bombası atıldığında yazar 10 yaşındaymış ve tabi bundan çok etkilenmiş. (Ben Miyazaki’nin animasyonlarında da böyle bir etki görüyorum genellikle, o da 1941 doğumlu, yani bomba atıldığında 4 yaşındaymış.)


Paris Review’daki ropörtajında yazara “tekrar tekrar aynı konularda –Hiroşima ve oğlunuz Hikari- hakkında yazdığınız konusundaki eleştirilere cevabınız nedir?” sorusu soruluyor, Oe’nin cevabı ise “ben sıkıcı bir insanım, benim için her şeyin temelinde Hiroşima ve oğlum Hikari var” olmuştur.

Yine aynı röportajda Japonya’nın ünlü yazarlarından Kawabata ve Tanizaki’nin çok başarılı olduklarını ancak geleneksel Japon edebiyatının devamı olduklarını kendisinin de yeni bir şeyler yapmaya çalıştığını söylemiştir. Yine bu röportajda benim cevabını merak ettiğim bir soru da yazarın Haruki Murakami (ve bir de adını ilk defa duyduğum Banana Yoshimoto)ile ilgili düşünceleri, Oe’nin cevabı Murakami’nin saf ve akıcı bir dille yazdığı romanlarının kendisininkilerden çok daha fazla satıp çok daha fazla yabancı dile çevirildiği, kendisi de bu kadar çok kişiye ulaşabilmeyi istediğini söylüyor. İlginçtir, bir sonraki soruda Mishima ile arasının iyi olmadığından bahsediyor. Yazarın diğer yazarlarla ilgili görüşleri ilgimi çekti. İlginç başka bir bilgi ise Oe’nin eşi dahil ailesi Nobel ödülü kazanması karşısında pek tepki göstermemişler.

1960 yılında evlenmiş, 1963 yılında Hikari isminde (isim ‘ışık’ anlamına gelmektedir) zihinsel engelli oğlu dünyaya gelmiştir. Bu süreç çok acılı geçmiştir, oğulları birkaç beyin ameliyeti geçirmiş ancak yine de yaşamına engelli olarak devam etmiştir, Hikari 7 yaşına kadar konuşamaz, Oe’nin çabalarıyla 7 yaşında ilk kez bölük pörçük de olsa konuşur, bundan yıllar sonra ise yaptığı bestelerden oluşan bir albüm çıkarır ve bu albüm çok satar. Bunda Oe’nin oğluna karşı olan ilgisinin payı da büyüktür, yazar hayatının üçte birini okumaya, üçte birini yazmaya, üçte birini ise oğlu Hikari ile yaşamaya adadığını söylüyor.



Resimde Hikari Oe'yi görüyoruz, aldığım site İspanyolca olduğundan resmi kim yapmış bilmiyorum:)

Oe sık sık yurtdışına çıkmış. Paris’te Sartre ile tanışmış, zaten üniversitede mezuniyet tezi de Sartre üzerineymiş, varoluşçuluk akımından etkilendiği görülmektedir, onun için yapıtlarında “şeyleştirme” yaptığı söylenmektedir.

Bu adresten Yalçın Doğan’ın yazarla ilgili yazısına ulaşabilirsiniz. Ancak burada yazarın önce oğlunun ölmesini istediğini yazmış, oysa yazar Paris Review’deki röportajında, ilk andan itibaren oğlunun durumunu kabullendiğini söylemiş.

Paris Review’daki röportajı ise buradan okuyabilirsiniz.

Evet şimdi kitaba gelirsek, 1964 yılında yazılmıştır, yukarıda dediğimiz gibi 27 yaşındaki Bird’ün beyin fıtığı sorununa sahip bir çocuğu dünyaya gelir. Bird üniversitedeki hocasının kızıyla evlenmiştir, üç senelik evli olmalarına rağmen aralarında artık pek güçlü duygular yoktur, eşinin babası sayesinde bir dershanede öğretmenlik yapmaktadır. En büyük hayali ise Afrika’ya gitmektir. Bu engelli bebekse bu hayallerin sonu demektir. Kendinden hoşnut değildir, ne istediği gibi bir kariyere sahiptir, ne eskisi kadar güçlüdür ne de cesurdur. Ne yapacağını bilemez ve üniversiteden yakın arkadaşı (bayan) Himiko’ya sığınır. Himiko’nun eşi evlendikten 2yıl sonra intihar etmiştir, o da cinsel özgürlüğünü yaşamaya vermiştir kendini. Bird’ün kendisini güçlü hissetmeye ihtiyacı vardır, Himiko fedakarca kendini bunu sağlamaya adar, ona korkularını yendirmeyi başarır. Bu arada bebek konusunda ne yapılacağına beraber karar vermeye çalışırlar, Bird için bu bebekle yaşamanın esaretten farkı yoktur, onun ölmesini ister, eşi ise “eğer bu bebek ölürse senden boşanırım,” der, gerçi bu Bird için çok da bir şey ifade etmez. Roman boyunca Bird’ün git gellerini görürüz. Bana göre romandaki en önemli nokta Bird’ün yaşadığı utançtır, bebeğin ölmesini istediği için büyük bir utanç hissetmektedir, bundan kurtulabilmek için ise daha büyük bir utanca ihtiyaç duyar. Yazar insan duygularına ayna tutmakta oldukça usta. Açıkçası yazarın dramı en az romanın kendisi kadar etkiledi beni. Değişik bir roman, tavsiye ederim.

Resim 2: Hürriyet
Resim 3: http://pandeoro.blogia.com/2007/022001-kenzaburo-oe-un-amor-especial-2.php

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...