27 Mart 2013 Çarşamba

2004 Yılının En İyi Fantezi ve Korku Öyküleri


Yedinci Kapı Yayınları tarafından 2005 yılında yayınlanan bu kitap, “seçme” “fantezi” ve “korku” öykülerinden oluşuyor. Yayınevi bir de aynı yıl “2004 Yılının En İyi Fantezi ve Korku Öyküleri 2” yi yayınlamış. Toplam 15 öykü var kitapta. Ben sahaflarda ucuza bulunca almıştım bu kitabı.

Değerlendirme kısmına geçelim; Stephen King, Neil Gaiman gibi tanınmış isimler sayesinde diğer yazarların da öykülerini tanıtmak için hazırlanmış bir kitap diyebiliriz. Yalnız işin kötü tarafı ben bu kitaptaki hemen hemen hiçbir öyküyü beğenmedim, çok sevdiğim Stephen King bile beni hayal kırıklığına uğrattı, Neil Gaiman ise kendi tarzında Sherlock Holmes’i yorumlamış. İlginç olan bu kitapta korku öyküsüne rastlamadım, belki biraz gerilim, ucundan fantezi. Fantezi öyküsü deyince de yanlış bir anlaşılma olmuş sanki bazı öykülerde, "fantezi"yi oluşturan, öyküye hiçbir katkısı olmayan bir sürü gereksiz ve saçma ayrıntı. Hele bazı öyküler gerçekten çok kötüydü. Az da olsa beğendiğim tek öykü “Virginia” oldu, biraz da “Yıldız Uçurtması”. Kitabı pek beğenmedim anladığınız üzere, keşke ismi daha az iddialı bir şey olsaydı.

19 Mart 2013 Salı

Ayışığı Kedisi- Ayşım Okudan


Uzun zamandır okumak istediğim ancak yıllık kitap alışverişlerimi en az 6ayda bir yaptığım için ancak alıp okuma fırsatı bulduğum Ayışığı Kedisi'ni sonunda okudum. Yazar Ayşım Okudan aslında blogunu çok severek takip ettiğim blogger arkadaşım, bir kaç ay önce kendisinin bir çok marifetinin yanında aynı zamanda yazar olduğunu öğrenince çok şaşırdım, üstelik Ayışığı Kedisi kendisinin ikinci kitabı.

Yakın zamanda kitabı çıkan diğer bir blogger arkadaşım da Hakiki Vladimir blogunun sahibi Deniz Moralıgil, onun Gölge Falı isimli kitabını da okumak için sabırsızlanıyorum:)

Ayışığı Kedisi'ni geri dönecek olursak, 114 sayfalık kitap yazarımızın şiir ve hikayelerinden oluşuyor. Öncelikle kitabın kapağına bayıldım, kedi sevgisini yakından bildiğim arkadaşımın kitap kapağı kitabına çok yakışmış, kitabın ismi de öyle, hatta Ayışığımın Kedisi de olabilirmiş dedim, yazarımızın ismiyle kafiyeli olurdu diye düşündüm :))

Yazar kitabın arka kapağında kitabını şöyle tanımlamış;

"Beynimin geri dönüşüm kutusunu kurcaladım ve içindeki birikimlerle harf harf döşeyip kelimeleri, bu kitabı hazırladım Çıfıt çarşısı gibi bir manzara karşımda, ben bile şaştım onca kalabalığa... Yaşadıklarımı, yaşattıklarımı, gördüğüm yerleri, şahit olduğum olayları, edindiğim bilgileri hepsini istiflemişim. Acıları, kayıpları, hüüznleri en uzağa iteklemişim. İyi antikacı olur benden. Eskiye ait ne varsa belleğime kaydetmişim. Anıların kimi bir şarkıya kimi bir kokuya kimi de bir dizeye tutunmuş, canlanmak için sırasını bekler dururmuş. Velhasıl kelam beynimin geri dönüşüm kutusunun içindekileriyle elinizde tutmakta olduğunuz bu naçizane söz-nağmeler ortaya çıktı.

Ayın gölgesinde
Bir kuyruk mesafesindeki
Mutluluğa mırıldanıyor
Ayışığı kedisi"

Gerçekten de şiirleri, hikayeleri okurken görüyorsunuz neler takılmış yazarımızın gözüne, neler etkilemiş onu, yılların birikimleri duyarlı ve hassas bir elden dökülmüş kağıda. Bu yüzden bir çırpıda okunacak bir kitap değil, ağır ağır sindire sindire okunmalı. Ben akşamları yatmadan önce bir kaç sayfa okudum. Şiirler hem yüreğe hem de kulağa hitap ediyor, kelimeler o kadar ahenkli seçilmiş ki neredeyse müzikli. Hikayeleri de çok yaratıcı buldum, merakla okudum. Sonuç olarak Ayışığı Kedisi çok beğendiğim bir kitap oldu, yazarı da blog arkadaşım olduğundan çok mutlu oldum, gurur duydum:) Bence Ayşım Okudan'ın daha çok kitabını okuyacağız, hatta ben şahsen onun kaleminden daha uzun hikayeler okumak isterim:) İnşallah bir imza gününde kendisine kitabını da imzalatmak isterim, keyifli okumalar:)

8 Mart 2013 Cuma

Cevdet Bey ve Oğulları - Orhan Pamuk


Orhan Pamuk'un 22 yaşındayken başladığı, yazımı 4 yıl süren bu ilk romanı 1979 Milliyet Yayınları Roman Armağanı ve 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı ödüllerine sahip. Pamuk, bu romanı Thomas Mann'ın Buddenbrooklar isimli romanından esinlenerek yazmış. Her iki romanda tüccar bir ailenin üç kuşağı anlatılıyor.

Cevdet Bey ve Oğulları üç kısımdan oluşuyor, ilk kısımda babasının kömür ticareti işini büyütüp Karaköy'de nalbur ve elektrik alet edevatı ticareti yapılan bir dükkan açan Cevdet Bey'in 1905 yılında Şükrü Paşa'nın kızı Nigan Hanım'la nişanlılığının öyküsü var, aynı zamanda bir müslüman olarak yabancların arasında ticaret yapmanın zorlukları, Cevdet Bey'in ağabeyi Nusret Bey ve onun oğlu Ziya ile olan ilişkisinden de bahsediliyor.

Bu bölümde sık sık padişahlık, devrim ve jön türkler konuları tartışılıyor. Bir tarafta kayıtsız şartsız padişaha itaat, diğer tarafta insanların aydınlanma ve özgürlük ihtiyaçları yer alıyor. Cevdet Bey ve Nuret Bey arasında da sık sık bu konularda tartışmalar oluyor. Nusret Bey aşağıdaki sözlere kardeşini eleştiriyor.

".... Niye ıslık çalıyor? Çünkü aptal! Bu çirkin ve iğrenç dünyada ancak aptallar mutlu olabilir... Aptallar... Ben akıllıyım, her şeyi biliyorum ve ölüyorum...

Aptal değilsin belki, ama hayatından memnunsun! Çünkü ruhsuzsun. Tabi insan gülünç elbiseleri, kapının önünde duran arabayı, bir paşa kızını ancak ruhsuz olursa ister..."


Eski Nişantaşı

İkinci kısım, 1936 yılında başlıyor, Cevdet Bey eşiyle birlikte Nişantaşı'nda yaptırdığı konağa taşınmış, artık yaşlanmış olduğu için işleri daha çok büyük oğlu Osman ve küçük oğlu Refik'e bırakmış, ilk oğlundan iki küçük torunu olmuş, küçük oğlunun eşi de hamile, küçük kızı da gelinlik çağa gelmiş. Bu bölüm daha çok zengin ve seçkin tüccar ailesinin Nişantaşı'ndaki yaşamını ve farklı kişilikler olan Refik ile arkadaşlarının hayatlarının anlamını arayışları üzerine. Refik'in üniversiteden arkadaşları dünyayı feth etme arzusundaki Ömer ve tanınmış bir şair olmayı kafasına takmış, mutsuz Muhittin'den de fazlasıyla bahsediliyor romanda.

Ağabey Nusret ve Ömer birbirlerine benziyorkar biraz, ikiside hırslı ve gündelik hayatın rehavetine kapılmayı aşağılıyorlar, ancak Nusret aydınlanmayı arayan devrimci biriyken Ömer'in sadece kişisel kazancı hedefleyen bir hırs.

Üç arkadaşın da birbiriyle benzeyen tarafları da var, Refik ile Muhittin'in yazma istekleri ve entellektüellikleri , Ömer ile Muhittin'in hırsları ve sıradanlığı küçümseyişleri, Refik ile Ömer'in üst tabakadan yaşam tarzları benziyor. Bunlar kendi aralarında hayatlarının anlamı, nasıl yaşanması gerektiği konularını tartışıyorlar.


Refik'in hayatını sorgulayışı, Rousseau'nun İtiraflarını okuduktan sonra başlıyor.


Bir ara hayatının anlamını arayan Refik, biraz kafasını toplamak ve kendine gelmek için Kemah'ta tünel açma işinin müteahhitliğini yapan Ömer'in yanına gidiyor, 7-8 ay burada kalıp köy kalkınması üzerine bir kitap yazmaya başlıyor. Refik'in de asıl amacı aydınlığı getirmek. İkinci bölümde de memleketin kalkınması, hükümet meseleleri karakterler arasında sık sık tartışılıyor.


Erzincan - Kemah Boğazı

Üçüncü bölüm 1970'lerde geçiyor, Nişantaşı'ndaki konağın yerine apartman yapılmış, Osman Bey ve onun çocuklarının aileleri, Nigan Hanım ve Refik'in oğlu Ahmet bu binanın katlarına yerleşmişler. 30 yaşındaki Ahmet ressam olmuş, bir yakınından duyduğu darbe söylentisini tartışıyor. Roman Nigan Hanım'ın vefat etmesiyle bitiyor.

Cevdet Bey ve Oğulları beğendiğim bir roman oldu. Orhan Pamuk'un bu kadar genç bir yaşta içinde hayatın anlamını veya nasıl yaşamalı sorularını tartıştığı, her devrin kendi tarihiyle ilgili sorunlara yer verdiği, hepsi birbirinden farklı karakterde bu kadar çok kahramanı ustalıkla yönettiği kitabından çok etkilendim. Benim eşsiz bulduğum içinde bir sürü gizem barındıran Orhan Pamuk kitaplarından olmadığını itiraf edeyim ama yukarıda dediğim gibi oldukça etkileyici. Bölümler karakterlerin gözünden yazılmış, örneğin Nigan Hanım'ın gözünden yazılmış bir bölümde bekleme odasında fotoğrafları olan beylerden "mösyöler" diye bahsedilmiş, bunun gibi o bölüm kimin gözünden yazılmışsa onun seçeceği kelimeler kullanılmış.

Hayatının büyük kısmını Nişantaşı'nda geçirmiş olan Pamuk, bu romanına kendi hayatından çok şey katmış, bana göre kitapta ona en yakın bulduğum karakter Refik, diğer taraftan Refik'in kendisini ressam olmaya adamış oğlu Ahmet de yazarla benzerlikler gösteriyor.

Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar kitabında, bu romanı yazaraken Cumhuriyet burjuvazisinin ortaya çıkacağı bir 19. yy. gerçekçi romanı yazmak istediğini söylemiş, şimdi hala Cevdet Bey ve Oğullarını yazarın en iyi romanı olarak gören okurlarının ve kendisine "niye artık öyle yazmıyorsunuz?" diye sorduklarından bahsetmiş. Manzaradan Parçalar kitabında yazarın, kitabın Almanca baskısına yazdığı önsöz de var, buradan Cevdet Bey ve Oğulları'ndaki Ahmet ve ablası Melek'in Masumiyet Müzesi'nde de boy göstermiş olduklarını öğrendim. Bir de Cevdet Bey ve Oğulları hakkında yazılmış "Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları ile Thomas Mann'n Buddenbrooks Adlı Romanlarında Aile ve Toplum Eleştirisi" isminde ve "Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları Romanında Anlam Arayışı" isminde iki de kitap mevcut.

Geçen yıla ait bir haberde ise romanın dizi olacağını okudum, merakla bekliyorum tabi gerçekse.
Cevdet Bey ve Oğulları romanını okumanızı tavsiye ederim. Ben şu an yazara bu kitabı yazması için ilham veren Buddenbrooklar'ı okuyorum, şimdiden bazı benzerlikleri yakaladım:) Keyifli okumalar:)

Not: Hikaye yazma yarışmamıza katılım olmadığından iptal olmuştur, belki başka bir bahara:)

Resim 2:http://wowturkey.com/t.php?p=/tr280/Gokhan_AsGul_Nisantasi_11.jpg
Resim 4:http://www.sehirler.net/resim-erzincan-resimleri-54-erzincan-kemah-bogazi-3252.htm

26 Şubat 2013 Salı

Benimle Bir Hikaye Yazar Mısınız?


Hemen hemen her kitapsever gibi ben de zaman zaman bir şeyler yazmayı severim, bunların bir kısmını sonlandırabilsem de bir kısmını da yarım bıraktığım oluyor. Geçenlerde bir kaç sayfa başladığım ama yarım bıraktığım bir yazıma rastladım. Onu okurken aklıma birlikte bir hikaye yazma fikri geldi ve "neden olmasın?", dedim, en azından denemeye değer.

Hikayenin, benim yazdığım giriş kısmını sayfalarım kısmında "hikaye" başlığı ile görebilirsiniz. Toplamda 15-20 sayfa civarı bir hikaye ortaya çıkarabiliriz, bunun için etap etap ilerleyeceğiz, her etapta en az 1, en fazla 3 sayfa ekleme olacak ve herhalde toplam 7 etapta hikayemiz sonlanacaktır. Her etap için katılımcılarımız kendi yazılarını gönderecek, bunları yine yeni oluşturacağım sayfalarda isimsiz olarak yayınlayacağım, sitemizi ziyaret edenler bir hafta boyunca oluşturacağım anketle hikayenin devamını oluşturacak parçalara oy verecekler, kazanan yazıyı hikayenin altına ekleyerek sonraki etap için de aynı şeyleri uygulayacağız. Her etabın birincisine de küçük bir ödülümüz olacak. Her etap için bir hafta katılım süresi, bir hafta da anket olmak üzere iki hafta geçecek. Her katılımcı her etaba bir kez katılabilir. İşte böyle...

İlk etabımız bugün başlıyor, katılmak isteyen arkadaşlar, hikayenin bir sonraki kısmını içeren 1-3 sayfa arası uzunluktaki yazılarını mail adresime gönderebilirler. Hikayemizin toplamda 20 sayfa civarı olacağını unutmayalım:) Bu ilk etap olduğu için katılım süresini biraz daha uzun tutmak istiyorum. İlk etap için yazılarınızı 8 Mart cuma gününe kadar gönderebilirsiniz, yazılarınız bu tarihten itibaren (anket sonuçlanana kadar) isimsiz olarak yayınlanacak, oylama sonuçlandıktan sonra her yazının sahibi açıklanacak (eğer isminizin açıklanmasını isteseniz). Tabi bu süre içinde hiç katılım olmazsa projemiz iptal olur. Bunun için bu küçük eğlencemizi duyurursanız sevinirim, şimdiden teşekkür ederim:)

Hikayemizin konusu kısaca şöyle, "1800'lerin sonunda Londra'da yaşayan hali vakti yerinde 34 yaşındaki -mesleğini fiilen devam ettirmese de- Arkeolog Ralph, platonik aşkı ve arkadaşı Elois'den bir kaç arkadaşla birlikte Mısır'a düzenlenecek geziye katılması için bir davet alır. Gezinin amacı daha çok Elois'in bir aile dostu olan ünlü arkeologun Luksor'da gerçekleştirmekte olduğu arkeolojik kazılara da şahit olabilmektir."
Umarım yabancı karakter isimlerini yadırgamazsınız ancak Türkçe isimler kullanmam takdir edersiniz ki konu itibariyle saçma olacaktı.

Resim:http://www.mutiny.in/2012/10/29/women-writers-indian-english-literature/

24 Şubat 2013 Pazar

Ruhlar Evi – Isabel Allende

1993 yapımı sinema uyarlamasını defalarca çok beğenerek izlediğim Ruhlar Evi’nin romanının da bir o kadar etkileyici olduğunu duyup bir çırpıda okudum. Romanı daha iyi anlayabilmek için yazardan da kısaca bahsedelim.

Yazarımız 1942 Şili doğumlu, dünyada en çok okunan İspanyolca yazan yazarlardan biri. Romanlarında sıklıklı otobiyografik öğelerden de faydalanıyor.


1990'larda Isabel Allende


Isabel Allende’nin babası Peru’da büyükelçilik yapmış, aynı zamanda Şili’deki 1973 devrimiyle iktidara gelen Salvador Allende’nin birinci dereceden kuzeni. Çoğu kaynakta Isabelle Allende, Salvador Allende’nin yeğeni diye yazıyor.

1945 yılında Isabel Allende’nin babası ortadan kaybolunca (sebebiyle ilgili bir bilgiye ulaşamadım), annesi ve kardeşleriyle birlikte Şili’ye geri dönerler. Ancak daha sonra annesinin bir diplomatla evlenmesiyle sık sık yer değiştirirler, Isabel Beyrut’ta özel bir İngiliz okuluna devam eder, 1958’de Şili’ye geri dönerler. 1962 yılında evlenir, bu sıralarda hem çeviri yapan, TV’de orta düzeyde tanınan, hem de feminist bir dergide gazetecilik yapan bir kadındır. 1959-1965 yılları arasında Birleşmiş Milletler’in Gıda ve Tarım Örgütü’nde çalışarak Avrupa’nın çeşitli yerlerinde bulunur. Şili’de bir süre İngilizce romanları İspanyolca’ya çevirir. Ancak diyalogları değiştirdiği ve kahramanları olduklarından daha zeki gösterip onlara daha “özgür” (belki daha feminist) sonlar yazdığı için işinden kovulur. Paula ve Nicholas adında (Nicholas, Ruhlar Evi’ndeki karakterlerden birinin de ismidir) iki çocuğu olur.

1973’te askeri darbe olmasıyla Allende soyadından dolayı zor zamanlar geçirir, aynen Ruhlar Evi romanındaki Alba’nın insanları hükümetin gazabından korumak için saklayıp yardım etmesi gibi Isabel Allende’de , annesi ve üvey babasının bir suikastten kıl payı kurtulmasına kadar, hükümetin arananlar listesindeki insanlara yardım eder. Daha sonra kendisinin de ölüm tehditleri alması ve arananlar listesine geçmesiyle Venezuella’ya gider ve 13 yıl orada kalır, burada gazetede köşe yazar. 1989’da Amerikalı ikinci kocasıyla tanışıp Amerika’da yaşamaya başlar.

Şili’de 1970 yılında sol güçler bir birlik oluşturarak Salvador Allende’yi başkanlık için aday gösterirler. Salvador Allende devlet başkanı olarak seçilir. Wikipedia’da Şili maddesi altında bu kısımla ilgili bilgiler şöyle;
“Allende'nin azınlık hükümeti ekonominin başlıca dallarını peşpeşe devletleştirmeye başladı (Bankacılık, tarım, bakır madenleri, haberleşme). Böylece muhalefetle gitgide büyüyen çekişmeler oluştu. Ayrıca ABD'de de Allende'nin seçim zaferine karşı rahatsızlık oluşmuştu. Zira Şili'de marksist etkilere sahip halk cephesi, Küba'dan sonra ikinci Amerika devleti olarak yönetimdeydi. Bu endişe, 1954 yılındaki ABD başkanı Eisenhower'in domino teorisinden tetiklenmiş oluyordu. Bu teoriye göre yanyana dizilmiş domino taşlarından birincisinin devrilmesinin zincirleme bir şekilde diğerlerinin de devrilmesi gibi Şili'den sonra diğer Güney Amerika ülkeleri de teker teker komünizm altına girecekti.”.

1973 yılında General Pinochet askeri darbe yaptı ve binlerce Allende yanlısı öldürüldü veya hapse atıldı, cunta muhalifleri toplama kamplarına gönderilerek işkence gördü. Bu tarihten sonra Amerika Şili’ye ekonomik desteği yoğun bir şekilde arttı.
Isabel Allende 1982 yılında yazdığı Ruhlar Evi kitabında Şili’nin bu zor zamanlarında yaşadıklarını Ruhlar Evi romanına da yansıtmış.


93 yapımı filmden bir sahne, Clara ve Esteban

Roman 440 sayfa, bir ailenin dört kuşak yaşantısına ayna tutuyor. Del Valle ailesinin güzel kızları Rosa ve kendi madenini işleten Esteban Trueba nişanlıdırlar, ancak Rosa’nın beklenmedik ölümüyle sarsılan Esteban, kendini bu sefer uzun yıllar başsız kalan aile yadigarı çiftlikleri Tres Marias’ın yeniden eski parlak günlerine dönmesine adar. Bu sırada en büyük yardımcısı kahya Pedro Garcia Segundo olur. Burada köylülerle yan yana canla başla çalışır, köylülere her türlü imkanı sağlarken diğer taraftan da acımasız, sert kişiliğiyle tanınmaya başlar. Çiftliğin yoğun işleri onun içindeki boşluğu doldurmaya yetmeyince evlenmeye karar verir, tek aday Del Valle ailesinin küçük kızları Clara’dır.


Şili'den Tres Maris benzeri bir Hacienda (çiftlik)

Romanın baş kahramanı olan Clara, ruhları görüp onlarla iletişim kurabilmesi ve medyumluk yeteneği ile eksantrik bir kişidir, tüm bu farklılığına, insanların dünyası yerine ruhlar dünyasına daha çok ait olmasına rağmen Esteban’ın ölene kadar en büyük aşkı olacaktır. Bu hikayede Esteban’ın ablası Ferula, Esteban ve Clara’nın çocukları Bianca, Nicholas, Jaime ,Bianca ile Pedro Tercero Garcia’nın kızları Alba’nın (hatta Esteban Garcia’nın) da yerleri vardır. Bu kuşaklar boyu süren hikayeleri Clara’nın yaşama tanıklık eden defterlerinden okuruz.


Filmden bir başka kare; Clara yaşama tanıklık eden defterine yazarken...


Bu gündelik yaşam hikayelerinin arkasında ise Şili’deki siyasi durumun yansımalarını takip etmek mümkündür. Esteban kısa zamanda ülkede söz sahibi biri haline gelir, özellikle siyasete atıldıktan sonra. Koyu bir hükümet yanlısı olarak tanınır, işçi haklarına, sosyalist fikirlere ise tahammülü yoktur, evet işçilerine her türlü imkanı sağlar ama bunun sebebi iyi çalışmaları içindir sadece. Sosyalist rejimin kısa süren iktidardından sonra yapılan darbe ise çok yıkıcı olur ve Trueba ailesi bile bu yıkımdan kendini koruyamaz.

Romanda, meksikalı yazar Laura Esquivel’in dahil olduğu büyülü gerçekçilik akımına benzer bir hava da aldım, Allende de zaman zaman bu akıma dahil edilse de bu kitabında bu akımda mevcut olan fantastik öğeler pek yoktu.
Son derece etkileyici olan bu kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Bir ailenin kuşaklar boyu süren hikayesini anlatan romanları özellikle seviyorum, Ruhlar Evi de bunun çok güzel bir örneği. Şu an yine bunun örneklerinden olan Cevdet Bey ve Oğulları’nı okumaktayım.

Bu arada Ruhlar Evi’nin 1993 yapımı bir de filmi var, baş rollerinde Jeremy Irons, Meryl Streep, Antonia Banderas gibi starlar var, en az roman kadar etkileyici bir film. Keyifli okumalar ve iyi seyirler:)


Resim 2:http://www.pvoss.de/estancias/hacianda-historica.jpg

Resim 3:http://24.media.tumblr.com/tumblr_l0olpc6MzY1qar8rao1_500.png

Resim 4:http://www.cineplex.com/Movies/Archives/CS10941/The-House-of-the-Spirits/Photo.aspx?id=344420



19 Şubat 2013 Salı

Liebster Blog Ödülü


Kitap Sohbetçisi blogunun sahibesi Özlem Hanım beni Liebster Blog Ödülü ile ödüllendirmiş ve aşağıdaki soruları cevaplamamı istemiş, bu güzel ödül ve mim için ona çok teşekkür ediyorum ve bu ilginç soruları cevaplamaya başlıyorum hemen:)

1. En son hangi kitabı okudun?
En son bitirdiğim kitap Isabel Allende'nin "Ruhlar Evi".

2. Yarım bıraktığın kitap oldu mu? Neden?
Eskiden kitapları yarım bırakmamaya çalışırdım ama son zamanlarda kendimi bunun için pek zorlamıyorum:) Yarım bıraktığım 3 kitap, James Joyce'dan Ulysses, Stendhal'dan Parma Manastırı ve Wilkie Colins'den Beyazlı Kadın.

3.Eskiden çok karşı olduğun halde şuan yaptığın veya savunduğun bir davranış/düşünce var mı?
Biraz sabit fikirli olduğumu itiraf edeyim, düşüncelerim kolay kolay değişmiyor, ama insanları daha fazla anlamaya çalışıyorum eskisine göre.

4. İlkokul öğretmeninin adını hatırlıyor musun? Kendisini sever miydin?
Evet, çok severdim hala da görüşemesek de çok severim.

5.Hangi kitabın filminin yapılmasını isterdin?
Bilmem, kitaplar beni filmlerden daha çok etkilediği için özellikle filminin yapılmasını beklediğim bir roman yok.

6.Bir kitap yazacak olsan türü veya konusu ne olurdu?
Bir korku-gerilim romanı olurdu, mesela lanetli bir nesneyle ilgili olabilirdi.

7. Bana keyifle vakit geçirmem için bir film önerir misin?
Coraline, ne zaman keyifsiz olsam izlediğim harika bir animasyon.

8. Bulunduğun yerden memnun musun? Hayatında değiştirmek istediğin veya değiştirmeyi planladığın şeyler var mı?
Genel anlamda memnun olsam da değiştirmek istediğim veya olmasını beklediğim şeyler var:)

9. Başka bir zaman ve başka bir dönemde yaşama şansın olsaydı hangi döneme gitmek ister kim olmak isterdin?
1950'lere gitmek isterdim, sakin ve daha huzurlu bir dönemde sıradan ve huzurlu bir hayat yaşamak isterdim:)

10. Kendi ait olduğun millet ve kültür dışında hangi milleti ve kültürünü seviyorsun veya kendine yakın buluyorsun?
Japon kültürü, saygı ve nezaketin çok önemli olduğu bir kültür.

11. Beğenerek okuduğun, yeni kitaplarını çıkmasını beklediğin, her kitabını aldığın bir yazar var mı?
Orhan Pamuk'un yeni romanlarını merakla bekliyorum.

Cevaplamak isteyen arkadaşlarıma gönderiyorum bu ödülü ve mimi:)

13 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Yazım Sorunu



Okurken en çok dikkat ettiğim şeylerden birisi de yazım. Yazım yanlışları beni çok rahatsız ediyor. Yazılışı konusunda en çok çeşitlilik de “ağabey” kelimesine mevcut bana göre. Çoğu yazıda “ağabey” kelimesi “abi” olarak kullanılıyor ki bu beni gerçekten çok rahatsız ediyor. Evet söylenişte “ağabey” demiyoruz, “abi” olarak telaffuz ediyoruz ama telaffuzu temel alacak olursak çoğu kelimenin yazılışını değiştirmemiz gerekir. Şu an Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabını okuyorum, yazar bu kelimeyi “ağbi” olarak kullanmış. Bir karakterin ağzından yazılan konuşmada bazen – eğer konuşma tarzı ve telaffuzu karakter hakkında bilgilendirici bir nitelikteyse- kelimelerin yazılışları konuşma dilindeki gibi olabiliyor ancak örneğin “Cevdet Bey ve Oğulları”nda konuşma dışındaki kısımlarda da kelime “ağbi” şeklinde yazılmıştı. Bu arada Türk Dil Kurumunun yazım kılavuzunda da baktım , “abi” ve “ağbi” kelimelerinin kılavuzda olmadığından da emin oldum:)

Aslında yazım konusundaki görüşler de çeşitli, sanıyorum kimileri katı bir kelime yazım denetimini fazla kuralcı ve yapmacık buluyor. Ben kelimelerin yazımına her koşulda dikkat edilmesi taraftarıyım, peki siz ne düşünüyorsunuz?

Resim: http://www.leadingmenonly.com/stop-thinking-start-leading
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...