Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Pamuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2019 Pazar

Kar - Orhan Pamuk


 


 

Orhan Pamuk en sevdiğim yazarlardan birisi, sanıyorum bununla birlikte yazarın tüm kitaplarını okumuş oldum. Daha önce hep siyasi roman diye düşündüğümden bu romanı okumaya hiç yeltenmemiştim. Yazarın Nisan 1999 - Aralık 2001 yılları arasında yazdığı roman Ocak 2002’de İletişim Yayınları’ndan çıkmış, 428 sayfa.

 

Nişantası’nda yetişmiş, iyi eğitimli (az tanınmış) şair Ka, bir arkadaşının ricasıyla, şehirdeki intihar eden “türbancı” kızları araştırmak üzere siyasi sürgün olarak uzun yıllardır yaşamakta olduğu Frankfurt’tan Kars’a gelir. Buraya gelirken aklında üniversiteden arkadaşları Muhtar ve onun güzel eski karısı İpek’i görmek de vardır. İpek’in babasına ait olan Karpalas oteline yerleşir. Şehirdeki herkes başka türlü değerlendirmektedir onun gelişini. Şehirdeki aşırı İslamcı kesim, laiklik taraftarları, MİTçiler, askerler, İslamcı terörist Lacivert (ve aşkları), bastıran kar ile şehirde mahsur kalan Sunay Zaim ve kumpanyası, kendince yeni bir saf oluşturan N. Demirkol, İmam Hatipli erkek öğrenciler, türbancı kızlar, Turgut Bey ve güzel kızları İpek ile Kadife ve tabi Ka’nın yaşadıkları, hissettikleriyle anlamlanan şiirleri Kars’ın hüzünlü, karlı atmosferiyle birlikte kitabın ögelerini oluşturuyor...

 

Bu arada kitabın sonunda Ka’nın Kars’ta yaptıklarını araştırmak üzere oraya giden Orhan Pamuk, Masumiyet müzesinde olduğu gibi Ka’nın arkadaşı ünlü romancı olarak kitapta yerini alıyor. Son sayfada Kadife’nin Orhan Pamuk’un kızı Rüya’ya selam söylemesi çok hoşuma gitti... Hatta Orhan Pamuk üzerinde çalışmaya başladığı Masumiyet Müzesi’nden de bahsediyor...

 

Kitabı çok beğendim, bu kadar beğeneceğimi düşünmüyordum Karakterlerin çapraşık aşk acıları beni etkiledi, en başta da tabi Ka’nın derin hüznü ve acısı... Romanın kurgusu çok güzeldi, karakterlerin motivasyonlarının ilk bakışta anlaşılmayacak derinliği... Zaman zaman biraz sıkıldığımı itiraf edeyim, özellikle Sunay Zaim’li kısımlarda... Ama siyaset kesinlikle romanın edebiliğinin önüne geçmiyor, kesinlikle tavsiye edeceğim bir roman Kar... Kitap kapağını da çok beğendiğimi ekleyeyim. Keyifli okumalar dilerim:)

 

30 Ocak 2017 Pazartesi

Beyaz Kale – Orhan Pamuk

Blogumu takip ediyorsanız Orhan Pamuk’un en sevdiğim yazarlardan biri olduğunu biliyorsunuzdur. Yazarın okumadığım bir iki romanından biri de Beyaz Kale’ydi, nedense pek sürükleyici olmadığı, ilk romanlarından biri olduğu için fazla üstünde durulan bir roman olmadığı gibi şeyler kalmış aklımda.

Beyaz Kale’yi yazar 1986’da – inanılmaz, tam 30 sene önce!!- yazmış, yazarın “Cevdet Bey ve Oğulları” ve “Sessiz Ev”den sonra üçüncü romanı. Ben Can Yayınları’ndan 1992’de çıkan 10. Baskısını okudum. Romanın kendisi 180 sayfa, arkasında yazarın notuyla birlikte kitap 192 sayfa.

Yazar, romana Sessiz Ev’deki tarihçi karakteri Faruk’un notuyla başlıyor. Faruk bu okuduğumuz kitabı, Gebze Kaymakamlığı’nın arşivinde bulmuş. Bu anıların anlatıcısı, 16. yüzyılda Venedik’ten Napoli’ye giden bir gemide yolculuk eden genç bir İtalyan. Gemileri Osmanlı donanması tarafından ele geçiriliyor ve içindekiler de esir alınıyor. Böylece İtalyan, diğer esirlerle birlikte İstanbul’a getirilip zindana atılıyor. Adamımız berbat zindan koşullarından kurtulabilmek için hekim olduğunu ileri sürüyor, mühendislik, temel bilimler konularında aldığı iyi eğitim sayesinde de birkaç kişiye yardımcı olunca yetenekleri takdir görüyor ve ayrı bir hücreye konuluyor, sonra bir gün kendisinden haberdar olan saraya yakın bir zat onu köle olarak alıyor. Hoca diye anacağımız bu kişi İtalyan’a ikizi kadar çok benzemekte ve tek istediği İtalyan’ın tüm bildiklerini ona öğretmesi. Bu ikili günlerini astronomi, mühendislik ve benzeri konularda çalışarak geçiriyorlar gerçekten. Ama zamanla aralarındaki ilişki çetrefilli bir hal alıyor. Bir de Hoca’nın padişahın gözüne girme arzusu hikayeyi bambaşka yerlere taşıyor.

Beyaz Kale romanına bayıldım, muhteşemdi, bu zamana kadar okumamış olmama hayret ettim, gizemli, büyüleyici, felsefi bir hikaye. Özellikle Orhan Pamuk’un bu hikayeyi nasıl yazdığı, nasıl geliştirdiği, nelerden ilham aldığını anlattığı kısım ayrıca etkileyici. Bu nispeten kısa romanı yazmak için okuduğu onlarca kitap, yazarlığın nasıl bir iş olduğunu gösteriyor… Puslu Kıtalar Atlası’nın da böyle gizemli bir kitap olduğunu düşünüyorum, onu da okumak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Resim: http://www.eskikitap.ist/image/cache/data/Yerli%20Edebiyat/Beyaz%20Kale%20can-300x300.JPG

26 Haziran 2016 Pazar

Hatıraların Masumiyeti - Orhan Pamuk

Yapı Kredi Yayınları'ndan Mart 2016'da çıkmış kitabımız. Yazar, 2008 yılında yayınlanmış olan Masumiyet Müzesi isimli kitabından hareketle 2012 yılında aynı isimli bir müze kurmuştu. Yine aynı yıl müzede sergilenen parçalarla ilgili bilgiler içeren Şeylerin Masumiyeti yayınlanmıştı ki bu kitabı bir müze kataloğu olarak değerlendirmek mümkün. Hatıraların Masumiyet ise yönetmen Grant Gee'nin Orhan Pamuk'un kitabını okuduktan sonra kendisine ulaşarak müzeyi konu alan bir belgesel çekmeyi teklif etmesi üzerine çekilen (ve hatta film festivallerinde gösterilen) Innocence of Memories (Hatıraların Masumiyeti) isimli film üzerine bir kitap (yani kitap üzerine müze üzerine film üzerine bir kitap:))) 110 sayfalık kitap "anlatı" türü olarak etiketlenmiş. Dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm kısaca filmin ortaya çıkışını anlatıyor, önsöz de denebilir. İkinci bölüm film metninden oluşuyor. Bu arada filmin romanın uyarlaması olduğu akla gelmesin, film bir belgesel ama müzenin belgeseli de değil. Müzenin nasıl yapıldığına dair çok ilginç bir belgesel izlemiştim ama dediğim gibi Hatıraların Masumiyeti kurguda yer alan müzenin (yani "kurgu" müzenin) bir belgeseli, dolayısıyla belgeseli de kurguya katmak mümkün, bilmem anlatabildim mi?:)) Gerçi ben filmi izlemedim ama bu kitaptan edindiğim izlenime göre deneysel yani ağır basan bir film. Yönetmen "Sans Soleil" isimli deneysel bir filmden etkilenmiş olduğunu söylüyor. Orhan Pamuk ise başlarda eserinin iyi değerlendirilemeyeceği endişesini taşıdığını itiraf ediyor. Evet, film kitaptaki olaylardan 12 yıl sonra Füsun'un arkadaşı Ayla'nın Almanya'dan İstanbul'a dönüşü ve hem arkadaşının yaşadıklarından hem de şehrin inanılmaz değişiminden etkilenmesine yer veriyor başta. Bu arada filmde Orhan Pamuk'un yazar arkadaşı Emre Ayvaz'la yaptığı 3 saatlik röportaj da filmde değişik bir teknikle kısmen verilmiş. İşte ikinci bölüm hem Ayla'nın anlatıları hem de Orhan Pamuk röportajından (hatta yönetmenin Türkan Şoray ve Ara Güler'le yaptığı röportajlardan da) kesitler içeren film metninden oluşuyor. Üçüncü bölüm Orhan Pamuk'un müze ve roman hakkında uzun yazısından oluşuyor. Son bölüm ise filmin yönetmeni Grant Gee ve Orhan Pamuk röportajından oluşuyor. Orhan Pamuk'u sevdiğim için her yazısını özellikle çok sevdiğim romanı Masumiyet Müzesi üzerine yazılarını okumak benim hoşuma gitti. Dolayısıyla benim gibi meraklılarına tavsiye ediyorum, keyifli okumalar:)

25 Mart 2016 Cuma

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk

Orhan Pamuk'un son romanı Kırmızı Saçlı Kadın şubat ayında Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. 195 sayfalık kitap yazarın diğer kitapları gibi büyük yankı uyandırdı. Oedipus hikayesini hepimiz biliriz, Oedipus bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenir, yaptıklarını öğrenince ise kendisini kör eder. İşte bu hikayeyi kelimelerle düşünürüz de trajediyi gözümüzde canlandıramayız. Yazar hepimizin garip bir korku ve merak duyduğu hikayeyi müthiş bir kurguyla işlemiş. Sadece Oedipus'u da değil onun Doğulu benzeri Rüstem ile Sührab'ı da katmış kurguya.

Rüstem ile Sührab. Baba Rüstem bilmeden savaş meydanında oğlu Sührab'ı öldürür...

Her şey 17 yaşındaki Cem'in babası onları terk ettikten sonra annesi ile kendisi için biraz para kazanmak üzere Öngören'e kuyu açmak için giden Mahmut Usta'ya çırak olmasıyla başlar. Cem kitaplara meraklı bir çocuktur, çok okur, en çok etkilendiği kitap ise Rüyalarınız, Hayatınız kitabıdır, burada Oedipus hikayesini okur ve çok etkilenir. Günler bir taraftan suyu bulma umuduyla adım adım kuyu kazarak geçerken bir taraftan da Mahmut Usta'nın hikayelerini dinleyerek geçer. Öngören'de hem emekçilikle hem de aşkla tanışır Cem. Kasabaya gelen tiyatro grubunun bir oyuncusu olan 30'lu yaşlardaki Kırmızı Saçlı Kadın, Cem'in kalbini çalar. Bu basit gençlik aşkı yıllar sonra bambaşka bir şekilde çıkar Cem'in karşısına.

Orhan Pamuk çok sevdiği kader konusunu işlemiş yine, kaderden kaçılabilir mi? Bu romana bayıldım, Orhan Pamuk yine hayranlarının kalbini fethetti. Bu derin kitap okuduktan çok sonra bile etkisini sürdürüyor. Sayfaları merakla çevirip iki yarım günde kitabı bitirdim. O gizemli, hikayelerle, efsanelerle süslü atmosfer öyle etkiledi ki beni... Kitaptaki her nokta, her harf yerini bulmuş diyebilirim. Sade ama bir o kadar da etkileyici bir kitap. Kapak fikri (Orhan Pamuk'a ait) de harika bu arada. Kısaca harika bir kirap ve herkese tavsiye ederim. Özellikle Orhan Pamuk romanlarına ısınamadıysanız bu sade kitap iyi bir başlangıç olabilir. Keyifli okumalar.


Resim: http://i.radikal.com.tr/542x290/2014/02/20/fft81_mf2006787.Jpeg

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Kara Kitap'ın Sırları - Darmin Hadzibegovic

Kara Kitap'ı okuyalı yıllar oluyor ama beni öyle etkilemişti ki, hala tadı damağımda. Birkaç yıl önce Kara Kitap'ın Sırları'nı kitapçı raflarında görmüştüm ve o günden beri de okuma listemdeydi. Hele altındaki "Orhan Pamuk'un Yazı ve Resimleriyle" ibaresi aklımı çelmişti bile. İşte aylar, yıllar geçti ben kitabı şimdi okuyabildim. Ama böylesi daha iyiymiş çünkü ben tam bu kitabı okurken, Kara Kitap'ın 25. yıl özel basımı çıktı, hem de 3000 adet sayılı özel baskısıyla (benimki 2501 no'lu sayı:)) ve işin en güzel tarafı bu özel ciltli baskının içinde Orhan Pamuk'un kitabı yazdığı defterlerinin sayfaları da yer yer verilmiş- BA- YIL- DIM! İşte ben böylece Kara Kitap'ın Sırları'nı ve Kara Kitap'ı ikinci kere aynı zamanlarda okudum.

Gelelim Kara Kitap'ın Sırları'na. Darmin Hadzibegovic, Orhan Pamuk'un son yıllardaki editörlüymüş. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitabımız 128 sayfa. Unutmadan söyleyeyim kapak resmi Orhan Pamuk'a ait, romanını yazraken yaptığı karalamalardan biri aslında, hatta nasıl çizdiğini de anlatmış kitapta. Kitabın çeşitli yerlerinde, iç kapakta Orhan Pamuk'un yaptığı karalamalar var (karalama dediğimi bakmayın çok hoş ve orijinal çizimler aslında). Kitapta hem Kara Kitap'ın nasıl yazıldığının hikayesi var hem de yazarın kitapta yaptığı çeşitli göndermelerin hikayesi ve bir de yukarıda dediğim gibi bol bol romanı yazdığı defterlerin veya kendisi için aldığı notların resimleri. Yazarın hayranları için bulunmaz bir kaynak. Keyifli okumalar dilerim:)

8 Ocak 2015 Perşembe

Kafamda Bir Tuhaflık – Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’un son romanı Kafamda Bir Tuhaflık geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Uzun zamandır beklenen bir kitaptı, zaten yazılması 6 yıl (2008-2014) sürmüş. 466 sayfalık kitap, bozacı Mevlut’un bir kaç kuşağı kapsayan hikayesini anlatıyor. Orhan Pamuk zaten böyle kuşakları kapsayan aile hikayeleri yazmayı seviyor. Kitabın başında ve sonunda başta kahramanımız Mevlut Karataş’ın aile ağacı yer alıyor. Kitabın sonunda bir de 1954 (Mevlut’un doğumu)-2012 yılları arasında Mevlut’un hayatı ve ülkemiz ile dünyadaki önemli olayları içeren bir kronoloji var.

Kitabın iç kapağında başlığın altında “Boza satıcısı Mevlut Karatş’ın hayatı,maceraları, hayaller, ve arkadaşlarının hikayesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir,” şeklinde bir açıklama var.

İthafın yer aldığı sayfada bir kaç alıntı var, bunlardan ilki William Wordsworth’un Prelüd eserinden;
“Kafamda bir tuhaflık vardı,
İçimde de ne o zamana
Ne o mekana aitmişim duygusu.”

Kitabın adını buradan aldığını düşünüyorum, çünkü zaman zaman Mevlut yukarıda bahsedilen duygulara kapılıyor.

Gelelim romanımıza, Mevlut’un babası Mustafa 1963 yılında ailesiyle yaşadığı Konya’nın Beyşehir yöresindan ağabeyi Hasan ile birlikte para kazanmak üzere İstanbul’a gelir, burada ikisi yoğurtçuluk işini öğrenirler ve sokakta yoğurt satmaya başlarlar. Bir kaç yıl sonra Hasan, oğulları Korkut ve Süleyman’I da yanına çağırır. En sonunda da karısı Safiye’yi yanına aldırır. Bu süre zarfında zamanla köyden gelenlerin gece kondularını yapıp yerleştiği mahalleler olan Kültepe ve Duttepe’de diğer herkes gibi kendilerine arsa çevirip evlerini yaparlar. Kendi düzenini kuran Hasan da oğlu Mevlut’u İstanbul’a çağırır. Hem ortaokula gitmeye başlar hem de babasına okuldan sonra yoğurtçuluk ve akşamları da bozacılıkta yardım etmeye başlar. Ama bu şekilde okumak zordur.

Mevlut geceleri boza satarken servi ağaçlı eski mezarlıklara girmeyi sever, oralarda huzur bulurdu.

Bu arada babası ile amcası arasında da anlaşmazlıklar olur. Kısa sürede bakkalcılık ve tanıdıklar vasıtasıyla inşaat işlerine el atan Aktaşlar (Hasan ve oğulları) zengin olurken Mevlut ile babası bir türlü bellerini doğrultamazlar. Aktaşlar hep beraber bir aile hayatı yaşarken, Mevlut’un annesi ve ablaları köydedir ve gelmeye de niyetli değillerdir. Babasının anlaşmazlıklarına rağmen Mevlut amcasının ailesinden kopamaz. Korkut’un Boynueğri Abdurrahman’ın kızı Vediha ile evleneceği düğüne gider, orada Vediha’nın iki kız kardeşini görür ve adının Rayiha olduğu söylenen küçük olanına aşık olur. Üç yıl mektuplar yazdıktan sonra yine mektup vasıtasıyla kaçmaya karar verirler. Mevlut kızı kaçırır ama kendisini büyük bir sürpriz beklemektedir, isim doğrudur ama kaçırdığı kız Mevlut’un aşık olduğu değil diğer kız kardeştir…

İşte roman da bu kaçırma sahnesi ile başlar, sonradan Mevlut’un İstanbul’da o güne kadarki ve sonrasında da devamındaki hayatını anlatır yazar. Özellikle “Aşkta niyet mi önemlidir kısmet mi? Dilin niyeti ile kalbin niyeti, şahsi görüş ile resmi görüş” gibi sorular ve farklılıklar üzerinde duruyor roman.

Yazım tarzı da çok hoş ve kolay okunuyor, çoğunlukla kahramanlar kendi görüşleri ile hikayeyi anlatırken, yer yer de yazarın anlatımı eksikleri tamamlıyor. Mevlut’u öyle iyi tanıyor ve anlıyoruz ki, öyle gerçek biri ki ona sempati duymamak mümkün değil.

Tabi Mevlut’un hayatını özellikle 1969-2012 yılları arasında anlatırken yazar kaçınılmaz olarak da kapakta belirtildiği gibi İstanbul’un o yıllardaki toplumsal, siyasi ve çevresel durumunu da anlatıyor ve değişimleri bize gösteriyor. Örneğin 99 depremi, kentsel dönüşüm gibi konular romanın kurgusu üzerinde de oldukça etkili olmuş olan bazı öğeler.

Yaşlılığına, kitabın sonuna kadar Mevlut boza satmaktan vazgeçmiyor. Hatta kitabın sonlarına doğru insanlar da “aman sakın vazgeçme boza satmaktan,” der Mevlut’a. Sokakta boza satmanın unutulmaya yüz tutmuş ama sıcak bir gelenek olduğu vurgulanıyor, gerçekten ben de almasam da geceleri bozacının sesini duymak çok hoşuma gidiyor.


Pamuk’un bu romanı da her zamanki gibi tadı ağızdan uzun süre gitmeycek harika bir romandı. Mevlut’un aşkı, yaşadığı nostalji her şey dört dörtlüktü. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Kitabın kapağını da çok beğendiğimi söyleyeyim. Ara Güler’e ait eski bir İstanbul fotoğrafı kullanılmış, yerlere ve duvarlara da duvar yazısı formatında kitaptaki baz önemli ayrıntılar yazılmış, çok hoşuma gitti.

Kısacası Kafamda Bir Tuhaflık uzun süre kafamda bir hoşluk olarak kalmaya devam edecek:)

Resim 2:http://i.milliyet.com.tr/YeniAnaResim/2014/12/01/fft99_mf5035798.Jpeg
Resim 3:http://www.dunyabulteni.net/media/haber/2013/11/30/8.jpg

12 Ocak 2014 Pazar

Ben Bir Ağacım – Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’un Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan bu son kitabı, yazarın önceki kitaplarından seçme bazı bölümler ile henüz yayınlanmamış son kitabından bir bölüm içeriyor (yazarın alıntılar yaptığı romanları Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Öteki Renkler, İstanbul – Hatıralar ve Şehir, Kar ve Kafamda Bir Tuhaflık isimli henüz yayınlanmamış romanı. Pamuk, kitaba yazdığı önsözde “en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları” seçmeye çalıştığını yazmış, “kolay anlaşılmak ve güçlü söz her zaman yan yana gelmez,” diye de eklemiş. Orhan Pamuk, bu kitabı için seçtiği bölümlerin kendisinin en sevdiği ve oynamaktan en zevk aldığı bölümler olduğunu yazmış, bu metinleri kitaba alırken de bazı değişiklikler yaptığını söylemiş.

“Okura Not: Kim Anlatıyor?” Başlıklı önsöz yazısından da hoşuma giden şu cümleye yer vermek isterim: “Romancılık, insanın kendi hayatından başka birinin hayatı gibi, başkalarının hayatlarından da kendi hayatıymış gibi söz edebilme hüneridir.”

118 sayfalık kitap gerçekten seçme güzellikteki metinler içeriyor, yazarın hayranlarını çok mutlu edecek bir kitap, henüz Orhan Pamuk okumadıysanız da özellikle tavsiye ederim, eminim bu kitabı okuduktan sonra bölümlerin devamını okumak için kitapların kendilerini almak isteyeceksiniz. Bu arada kitabın kapak resmi de yazar tarafından kitaba özel olarak yapılmış. Keyifli okumalar.

8 Mart 2013 Cuma

Cevdet Bey ve Oğulları - Orhan Pamuk


Orhan Pamuk'un 22 yaşındayken başladığı, yazımı 4 yıl süren bu ilk romanı 1979 Milliyet Yayınları Roman Armağanı ve 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı ödüllerine sahip. Pamuk, bu romanı Thomas Mann'ın Buddenbrooklar isimli romanından esinlenerek yazmış. Her iki romanda tüccar bir ailenin üç kuşağı anlatılıyor.

Cevdet Bey ve Oğulları üç kısımdan oluşuyor, ilk kısımda babasının kömür ticareti işini büyütüp Karaköy'de nalbur ve elektrik alet edevatı ticareti yapılan bir dükkan açan Cevdet Bey'in 1905 yılında Şükrü Paşa'nın kızı Nigan Hanım'la nişanlılığının öyküsü var, aynı zamanda bir müslüman olarak yabancların arasında ticaret yapmanın zorlukları, Cevdet Bey'in ağabeyi Nusret Bey ve onun oğlu Ziya ile olan ilişkisinden de bahsediliyor.

Bu bölümde sık sık padişahlık, devrim ve jön türkler konuları tartışılıyor. Bir tarafta kayıtsız şartsız padişaha itaat, diğer tarafta insanların aydınlanma ve özgürlük ihtiyaçları yer alıyor. Cevdet Bey ve Nuret Bey arasında da sık sık bu konularda tartışmalar oluyor. Nusret Bey aşağıdaki sözlere kardeşini eleştiriyor.

".... Niye ıslık çalıyor? Çünkü aptal! Bu çirkin ve iğrenç dünyada ancak aptallar mutlu olabilir... Aptallar... Ben akıllıyım, her şeyi biliyorum ve ölüyorum...

Aptal değilsin belki, ama hayatından memnunsun! Çünkü ruhsuzsun. Tabi insan gülünç elbiseleri, kapının önünde duran arabayı, bir paşa kızını ancak ruhsuz olursa ister..."


Eski Nişantaşı

İkinci kısım, 1936 yılında başlıyor, Cevdet Bey eşiyle birlikte Nişantaşı'nda yaptırdığı konağa taşınmış, artık yaşlanmış olduğu için işleri daha çok büyük oğlu Osman ve küçük oğlu Refik'e bırakmış, ilk oğlundan iki küçük torunu olmuş, küçük oğlunun eşi de hamile, küçük kızı da gelinlik çağa gelmiş. Bu bölüm daha çok zengin ve seçkin tüccar ailesinin Nişantaşı'ndaki yaşamını ve farklı kişilikler olan Refik ile arkadaşlarının hayatlarının anlamını arayışları üzerine. Refik'in üniversiteden arkadaşları dünyayı feth etme arzusundaki Ömer ve tanınmış bir şair olmayı kafasına takmış, mutsuz Muhittin'den de fazlasıyla bahsediliyor romanda.

Ağabey Nusret ve Ömer birbirlerine benziyorkar biraz, ikiside hırslı ve gündelik hayatın rehavetine kapılmayı aşağılıyorlar, ancak Nusret aydınlanmayı arayan devrimci biriyken Ömer'in sadece kişisel kazancı hedefleyen bir hırs.

Üç arkadaşın da birbiriyle benzeyen tarafları da var, Refik ile Muhittin'in yazma istekleri ve entellektüellikleri , Ömer ile Muhittin'in hırsları ve sıradanlığı küçümseyişleri, Refik ile Ömer'in üst tabakadan yaşam tarzları benziyor. Bunlar kendi aralarında hayatlarının anlamı, nasıl yaşanması gerektiği konularını tartışıyorlar.


Refik'in hayatını sorgulayışı, Rousseau'nun İtiraflarını okuduktan sonra başlıyor.


Bir ara hayatının anlamını arayan Refik, biraz kafasını toplamak ve kendine gelmek için Kemah'ta tünel açma işinin müteahhitliğini yapan Ömer'in yanına gidiyor, 7-8 ay burada kalıp köy kalkınması üzerine bir kitap yazmaya başlıyor. Refik'in de asıl amacı aydınlığı getirmek. İkinci bölümde de memleketin kalkınması, hükümet meseleleri karakterler arasında sık sık tartışılıyor.


Erzincan - Kemah Boğazı

Üçüncü bölüm 1970'lerde geçiyor, Nişantaşı'ndaki konağın yerine apartman yapılmış, Osman Bey ve onun çocuklarının aileleri, Nigan Hanım ve Refik'in oğlu Ahmet bu binanın katlarına yerleşmişler. 30 yaşındaki Ahmet ressam olmuş, bir yakınından duyduğu darbe söylentisini tartışıyor. Roman Nigan Hanım'ın vefat etmesiyle bitiyor.

Cevdet Bey ve Oğulları beğendiğim bir roman oldu. Orhan Pamuk'un bu kadar genç bir yaşta içinde hayatın anlamını veya nasıl yaşamalı sorularını tartıştığı, her devrin kendi tarihiyle ilgili sorunlara yer verdiği, hepsi birbirinden farklı karakterde bu kadar çok kahramanı ustalıkla yönettiği kitabından çok etkilendim. Benim eşsiz bulduğum içinde bir sürü gizem barındıran Orhan Pamuk kitaplarından olmadığını itiraf edeyim ama yukarıda dediğim gibi oldukça etkileyici. Bölümler karakterlerin gözünden yazılmış, örneğin Nigan Hanım'ın gözünden yazılmış bir bölümde bekleme odasında fotoğrafları olan beylerden "mösyöler" diye bahsedilmiş, bunun gibi o bölüm kimin gözünden yazılmışsa onun seçeceği kelimeler kullanılmış.

Hayatının büyük kısmını Nişantaşı'nda geçirmiş olan Pamuk, bu romanına kendi hayatından çok şey katmış, bana göre kitapta ona en yakın bulduğum karakter Refik, diğer taraftan Refik'in kendisini ressam olmaya adamış oğlu Ahmet de yazarla benzerlikler gösteriyor.

Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar kitabında, bu romanı yazaraken Cumhuriyet burjuvazisinin ortaya çıkacağı bir 19. yy. gerçekçi romanı yazmak istediğini söylemiş, şimdi hala Cevdet Bey ve Oğullarını yazarın en iyi romanı olarak gören okurlarının ve kendisine "niye artık öyle yazmıyorsunuz?" diye sorduklarından bahsetmiş. Manzaradan Parçalar kitabında yazarın, kitabın Almanca baskısına yazdığı önsöz de var, buradan Cevdet Bey ve Oğulları'ndaki Ahmet ve ablası Melek'in Masumiyet Müzesi'nde de boy göstermiş olduklarını öğrendim. Bir de Cevdet Bey ve Oğulları hakkında yazılmış "Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları ile Thomas Mann'n Buddenbrooks Adlı Romanlarında Aile ve Toplum Eleştirisi" isminde ve "Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları Romanında Anlam Arayışı" isminde iki de kitap mevcut.

Geçen yıla ait bir haberde ise romanın dizi olacağını okudum, merakla bekliyorum tabi gerçekse.
Cevdet Bey ve Oğulları romanını okumanızı tavsiye ederim. Ben şu an yazara bu kitabı yazması için ilham veren Buddenbrooklar'ı okuyorum, şimdiden bazı benzerlikleri yakaladım:) Keyifli okumalar:)

Not: Hikaye yazma yarışmamıza katılım olmadığından iptal olmuştur, belki başka bir bahara:)

Resim 2:http://wowturkey.com/t.php?p=/tr280/Gokhan_AsGul_Nisantasi_11.jpg
Resim 4:http://www.sehirler.net/resim-erzincan-resimleri-54-erzincan-kemah-bogazi-3252.htm

26 Eylül 2012 Çarşamba

Dün güzel bir gündü...

Dün güzel bir gündü. Bazı işlerim olduğu için dün için izin almıştım, işlerimi hallettikten sonra da güzel bir program yaptım Beyoğlu'nda gezmek için. Önce sahaf festivaline gittim, aslında sırada okunmayı bekleyen çok kitabım olduğu için pek bir şey almaya niyetim yoktu. Ama aşağıda gördüğünüz kitaplar çok hoşuma gittiği için aldım. En azından roman değiller:)

Kitap Yapımı ve Ev İçi Projeleri, özellikle kitap yapımı çok hoşuma gitti, kitaplarınızı nasıl ciltleyeceğiniz veya katlanabilir şiir kitapçıkları gibi benzer şekilde yapabileceğiniz projeler var içinde. Kitaplar 10'ar TL.

En kısa zamanda denemek istiyorum:)

Sahaf festivalinden sonra ise aylar önce açılan ama bir türlü gitme fırsatı bulamadığım Masumiyet Müzesi'ne gittim. Daha önce TRT'de yayınlanan belgeselini izlediğim için neyle karşılaşacağımı biliyordum, ama gerçekten bayıldım, çok güzeldi. Yalnız bazı vitrinler kapalıydı nedense. Hoşuma giden bir şey de, kitapta unuttuğunuz ayrıntıları hatırlamak isteyenler için banklara zincirlenmiş çeşitli dillerdeki Masumiyet Müzesi kitaplarıydı.

Müzeden keyif alabilmeniz için kitabı okumuş olmanız şart değil. Eğer bir süre de olsa dış dünyadan kopmak, özel bir yerde vakit geçirmek isterseniz Masumiyet Müzesi'ne gitmenizi tavsiye ederim. Müze mağzasından, üzerinde yukarıdaki resim olan bir kartpostal aldım:)

Dünün en güzel taraflarından birisi de severeak takip ettiğim Hikmet Hükümenoğlu'nun sistesinde düzenlemiş olduğu ödüllü yarışmasından kazanmış olduğum, son kitabı 04:00'ün imzalı bir şekilde elime ulaşmış olmasıydı.

Şu an yazarın Küçük Yalanlar Kitabı'nı okuyorum ve o biter bitmez de 04:00'e başlamayı düşünüyorum. Yazarın sitesinden, kitaplarından tadımlık bölümler okuyabilirsiniz.


13 Şubat 2012 Pazartesi

Yeraltından Notlar - Dostoyevski


Kitap, Dostoyevski'nin okuduğum ilk kitabı, nedense klasikleri okumak için bu kadar beklediğime göre daha da bekleyebilirim diye düşünüyorum sanırım. Kitap Günlüğüm blogunda görüp tavsiyeler üzerine okumaya karar verdim. Kitap 141 sayfa ve bir kaç saate bitebilecek bir kitap. Kahraman (ya da "anti-kahraman) 40'lı yaşlarında, amcasından bir miktar miras kalması üzerine hastalığının da etkisiyle "yeraltında" inzivaya çekiliyor ve bize yaşamla ilgili görüşlerini anlatıyor. Kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölümde kahramanımız görüşlerini belli bir olaya bağlı olmadan serbestçe anlatırken ikinci bölümde 24 yaşından başlayarak kendisini etkilemiş bir kaç olay üzerinden gidiyor ve bu olaylardan yola çıkaraka da kişileri anlatıyor.

Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar isimli kitabındaki"Dostoyevski'nin Yer Altından Notlar'ı: Aşağılanmanın Zevkleri" başlıklı yazısında, Dostoyevski'nin bu romanının aslında kendisinden bir yıl önce yazılmış Çernişevski'nin "Ne Yapmalı" kitabındaki düşüncelere bir eleştiri olarak yazıldığını söyler. Bu aynı zamanda, Orhan Pamuk'a göre esas olarak, Avrupalı olmamanın kıskançlığını, öfkesini yansıtan bir kitaptır. Avrupalı şeylere karşı duyulan öfke herşeye yansır, batı biliminin savunduğu determinizim insan olmanın özgürlüğünü elinden almıştır kahramanın, insan olmanın en güzel tarafı insanın diğer nesnelerden farklı olarak ne yapacağının kestirilemez olmasıdır, işte kahramanımızı yer altına iten garipliğinin sebebi de bu hürriyeti yaşamak istemesidir sanıyorum.

Pamuk yazısında Dostoyevski'nin, aynı Shaekspear gibi, insanın kendi hakkındaki görüşlerini değiştiren zenginleştiren bir yazar olduğunu ve bu romanıyla keendi sesini bulduğunu söyler. Bu roman aynı zamanda Dostoyevski'nin o zamanki kişisel mutsuzluğu ve başarısızlığı ile de ilgilidir. "Dostoyevski o zamanlar mutlu ve başarılı bir yazar olsaydı bu kitap ortaya çıkmayabilirdi," diye düşünmek de hoşuma gidiyor doğrusu.

Pamuk yazısını şu paragrafla bitiriyor; "İlk yazıldığında yaratıcıları bile yaptıkları şeyin sonuçlarının tam farkına varamayabilirler. Ama bugün insan anlayışımızda kendi kokumuz, pisliğimiz, yenilgilerimiz ve acılarımızı sahiplenip sevebilmek ve aşağılanmanın zevklerinde bir mantık olduğunu kabul etmek varsa, bu görüşün başlangıcı Yeraltından Notlar'dadır. Modern edebiyatta pek çok yeniliğin, Dostoyevski'nin Avrupa Düşüncesine yatkınlığıyla ona duyduğu öfke, Avrupalı olmak ile Avrupa'ya karşı çıkmak arasında hissettiği kahredici gerginlikten çıkığını hatırlamak gene de rahatlatıcı."

Doğrusu kitabı bitirdiğimde ne düşünmem gerektiği çok net değildi, evet kitap etkileyiciydi, müthiş gözlemler içeriyordu ama sanırım "düşünceli bir okur" olamamıştım, Orhan Pamuk'un yazısı benim için çok açıklayıcı oldu. Zaten o da kitabı yıllar sonra ikinci kere okuduğunda tam olarak anlayabildiğini söylemiş. Yazısında hem Dostoyevski'nin hem de Rusya'nın o zamanki durumundan da kısaca bahsederek bunların kitap üzerindeki etkisini açıklamış. Bence Yeraltından Notları okuduysanız, Pamuk'un bu yazısını da mutlaka okumalısınız.
Keyifli okumalar:)

10 Ocak 2012 Salı

Saf ve Düşünceli Romancı - Orhan Pamuk


Saf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk’un yazma süreci ile ilgili olarak Harward Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinin derlemesi diyebiliriz. Daha önce yazma sanatı ve yazarlıkla ilgili Stephen King’in kitabı da dahil çeşitli yazarların kitaplarını okumuştum ama bu konuda en sevdiğim yazarın düşüncelerini okumanın yeri başka:)

Aslında Saf ve Düşünceli Romancı'yı daha sonra okumayı düşünüyordum ama Düşlerin Rengi Zeynep'in tavsiyesi üzerine hemen okudum, iyi ki de öyle yapmışım çünkü yazar okura da bilinçli bir okumanın anahtarını veriyor kitabında.

Kitap; “Romanlar ikinci hayatlardır,” diyerek beni ilk cümleden kalbimden vurdu. Rüya görmek gibidir roman okumak da. Biz de romanın gerçekliğine gireriz o bir süre için o dünyada yaşamaya devam ederiz ve romanın bitmesini istemeyiz. Doğrusu ardı ardına roman okuyan birisi olarak zaman zaman kendime neden roman okuduğumu sorarım, acaba gerçeklerden kaçmak için mi roman okuyorum? Belki, ama öncelikle romanlar hem düşünce hem duygu dünyamı zenginleştiriyor diyebilirim. Orhan Pamuk aynı zamanda çok deneyimli bir okur olarak, okurun okurkenki hissiyatını çok yerinde bir şekilde veriyor ve daha giriş kısmından okuru yazısının içine alıyor. Kitap, yazmak isteyenler için çok güzel ipuçları veriyor, okurken işaretlediğim çok yer oldu. İlerleyen bölümlerde yukarıdaki soruma da kısmen bir cevap buldum; “ Edebi romanlar bize hayatı ciddiye almayı, her şeyin elimizde olduğunu, kişisel kararlarımızın hayatımızı şekillendirdiğini göstererek öğretir.” İlginç bulduğum bir tespit de “Kişisel kararın ve seçimin az olduğu, kapalı, yarı kapalı geleneksel toplumlarda roman sanatı zaten çok az gelişir.” Gerçekten doğru. Kitabın sonraki bölümlerinden birinde aynı soruyu kendisi için şu şekilde cevaplamış; “ Ruhsal bir eksiklik yüzündenroman okuma ihtiyacını, tıpkı metafizik, felsefe ve din ihtiyacı gibi, ilk gençlik yıllarımda daha kuvvetle yaşadım."

Kitapta, ilk bölümlerdeden birinde romancıların (ve hatta okurların) göre saf ve düşünceli diye ikiye ayrıldığını görüyoruz. Bir sonraki bölüm ise romancılığın kalbi adeta; edebi karakter, olay örgüsü, zaman. Bu bölümde Orhan Pamuk’un şu sözü beni gülümsetti ve çok hoşuma gitti; (19. Ve 20.yy romanlarında karakterlerin sivri veya bir nevi karikatürize olmasından bahsederken) “Bu satırları 57 yaşımda yazıyorum. Kendimde de romanlardaki gibi- Avrupa romanındaki gibi mi demeliyim?- bir ‘karakter’ göremedim hiç.”

Kitapta Pamuk çeşitli yazarlardan da bahsediyor, karşılaştırmalarla örnekler veriyor. Okurun hissiyatını da yukarıda dediğim gibi deneyimli bir okur olarak çok iyi vermiş, “farklı olma duygusu” özellikle, çoğumuzun edebi değeri yüksek eserler okurken bundan duyduğumuz gururdan, okuduğumuz bu kitabı toplum içinde mümkünse göstererek bir gösteriş vesilesi yapmamızdan güzel de bir örnekle bahsetmiş. Ben genellikle yolda kitap okuyorum ve mümkün olduğunca okuduğum kitabı etrafımdakilere göstermemeye çalışıyorum, okuduğum kitaba bakıp benim hakkımda fikir yürütülmesini istemiyorum:)

Romanlarla ilgili tespitler de yazar adayları için çok öğretici; “Romanlar hayat hakkında gözlemler, öneriler, düşünceler ileri sürdükleri derecede ilginçtir.” “Benim için, romancılık önemli şeylerden önemsizmiş gibi ve önemsiz şeylerden önemliymiş gibi bahsetme sanatıdır.”

Son söz kısmından da güzel bir alıntı yapalım. 22 yaşında yazar olmaya karar verdiğini ailesine açıkladığında yakınları “İnsan 22 yaşında hayatı tanımaz Orhan, yaşın ilerlesin, hayatı, insanları, dünyayı tanı, o zaman yazarsın romanını,” demişler: Kendi içinden onlara verdiği cevap; “Romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdğımız ve bu kitaplarla bu kitapların gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.”



Orhan Pamuk bu kitabı daha önce (herhalde kitabı yazdığı sıralar) birlikte olduğu Kiran Desai'ye ithaf etmiş, şu an birlikte değiller ama bence mükemmel bir hediye:) Kendisi bu yolla, Kiran Desai'yi bizim için de unutulmaz kıldı.
Kitabı, bilinçli okumalar yapmak isteyen okurlar ve yazar olmak isteyenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum:)

26 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni yıl, sürprizler ve 2012 kitapları!


Bir süredir tembellik edip yazamadım. Öncelikle Hayat Melodisi'nin yıl başı etkinliğinden bahsetmek istiyorum, sevgili Gülin bloglar arası bir hediye çekilişi düzenledi, ben Gamlı Hazan ve Baharları, Mehtap'a hediye yolladım ve sevgili Keşke Gerçek Olsa, Damla'dan hediye aldım. Benim gibi bir kitap severe çok düşnceli bir hediye seçmiş, çok teşekkür ederim:)

Bu arada bir kaç hafta önce de Noni'den çok güzel bir hediye kazandım, onu da yayınlayamamıştım, bu güzel hediyesi için de ona teşekkür ederim:)Noni her ay çekiliş düzenliyor ve birbirinden güzel hediyeler dağıtıyor, blogunu çok severek takip ettiğimi de belirteyim:)


Yılın son ayına girmişken benim 2012 kitaplarım şimdiden hazır bile!
25 kitap, umarım 2012'de hepsini okuyup bitirebilirim.Bunların büyük kısmını her zaman olduğu gibi kitapyurdundan sipariş ettim. İşte kitaplarım:),


1. Mina Urgan'ın İngiliz Edebiyat Tarihi - İlk cildini okudum, geriye kaldı 4 cilt! Özellikle 3. cildini çok merak ediyorum, hemen başlayamam ama öncelikliler arasında:)
2. Anna Karenina - Hala okuyamadığım için biraz utanıyorum açıkçası, bu sene mutlaka okumalıyım, star gazetesinin güzel hizmeti.
3. The Lady Most Likely.. D&R'ın indiriminden almıştım, tarihi-romantik türünde, yılın sonlarına doğru sıra gelebilir..:))
4. Ayşe Kulin Nefes Nefese - Mor Kalemlik 'te yorumunu okuyup beğendiğim bir kitap, Ayşe Kulin'in her romanı gibi beğeneceğime eminim:)
5. Jane Austen - Nortanger Abbey - Özellikle gotik edebiyata dahil olduğunu öğrendiğimden beri daha da merak ediyorum:)
6. Jeff Lindsay -Dearly Devoted Dexter - Dizisini severek izledikten sonra sahaflarda görüp almıştım, kolay okunan bir tarzı var.
7. Jules Verne - Karpatlar Şatosu - Yine bir blogda görüp beğendiğim bir roman, vampir efsanesine farklı bir bakış, merak ediyorum, okuyacağım ilk Jules Verne kitabı olacak.
8. Charlot Bronte - Profesör - Dolunay ve Yeniay blogunda görüp listeme eklediğim bir kitap, hoş bir aşk hikayesi, sevgili Dolunay benim ricam üzerine blogunda bahsetmişti bu kitaptan:)
9. Chantal Deltenre - Bebek Töreni - Gece Kütüphanesi'nde görüp listeme eklediğim bir kitap, bir an once okumak istiyorum ve cook merak ediyorum:)

10. Orhan pamuk - Saf ve Düşünceli Romancı, Bir kaç hafta önce "Saf ve Düşünceli Romancı"yı aldım ama daha okumaya başlamadım. Biliyorsunuz Orhan Pamuk en sevdiğim yazar, bir kaç gün önce rüyamda onu gördüm. Bir kafede karşılaşmışız, yanına gittim, biraz konuştuk, onunla bir kaç dakika olsun başbaşa konuşmak büyük keyifti, benim için bir kitabını imzalayabileceğini söyledi, ben de "Sizin benim için imzalayacağınız kitap kütüphanemin en değerli kitabı olacaktır," dedim. Sonra bana "Saf ve Düşünceli Romancı"yı okuyup okumadığımı sordu, ben "okumadım," deyince de "oku," dedi:) Doğrusu çok güzel bir rüyaydı, en sevdiğim yazarla rüyamda da olsa kısa bir sohbet yaptım.:)) O nedenle bir an once okumak istiyorum :)
11. Hikmet Hükümenoğlu Kar Kuyusu - Yeni yazarlarımızdan Hikmet Hükümenoğlu'nun kitapları oldukça olumlu eleştiriler almış, Kar Kuyusu da yazarın en beğenilen romanı sanırım, basarılı olduguna inanıyorum ve bir an once okumak istiyorum:)Yazarın internet sitesi de oldukça ilginç, tavsiye ederim.
12. Renkli Peçe- Somerset Maugham - Edward Norton ve Naomi Watts'ın basrollerını oynadığı muhteşem filmi izledikten sonra kitabı listeme eklemistim, merak ediyorum:)
13. Roald Dahl- Kancık - sanırım Beslenme Çantası'nda okumustum bu kitap hakkında, 4 hikayeden olusan olumlu elestiriler almış bir kitap, hikaye kitabı pek okumuyorum açıkcası ama hos olabilir:)
14. Marguerit Duras- Kuzey Çinli Sevgili- Mor Kalemlik'te "Sevgili" kitabıyla ilgili yorumu okuduktan sonra, Duras tekrar geldi aklıma, bu kitap Sevgili'nin devamı veya tamamlayıcısı niteliğinde, üstelik otobiyografik olusundan dolayı merak ediyorum.
15. Ruhlar Evi - Filmini çok beğenerek izlediğim bu kitabı çok merak ediyordum:)
16. Roald Dahl- Amcam Oswald- Beslenme Çantası'nda okumuştum sanırım, oldukça olumlu eleştiriler almış, merak ediyorum.( Merope'da da okumuş olabilirim.)
17. Acı Çikolata- Laura Esquivel - Bir Dilim Sohbet'te yorumunu okuduğum ve adını çokca duyduğum bir kitap, beğeneceğimi düşünüyorum ve merak ediyorm.
18. Anne Rice- Vampirle Görüşme- Çok övgü almış, filmini izlemedim, belki kitabı okuduktan sonra izlerim, merak ediyorum:)
19. Ann Radcliffe- Sicilyada Bir Aşk Hikayesi. İşte müthiş haberim, can yayınları gotik-romantik isminde bir seri baslatmış, çok sevindim, bu kitabı çoook merak ediyorum, 2013'e kadar serinin diğer kitaplarını almamak için kendimi nasıl tutacağım bilmiyorum!! bu arada www.goodreads.com diye bir site keşfettim, sanırım çok bilinen bir site, burada en iyi gotik romanlar listesinden oldukça faydalandığımı söylemeliyim.
20. Laura J. Rowland- Aşk Peşinde- Bronte kardeşlerin aşk maceraları, tesadüfen rastaladım ve ilginç geldi, merak ediyorum:)
21. Bir Cinayetin Psikanalizi- Jed Rubenfeld- Beslenme Çantası'nda görüp merak ettiğim bir kitap, güzel yorumlar almış, psikoloji, cinayet vs.. ilginç olmalı:)
22. Scarlett Thomas- Mr. Why'ın Sonu - Beslenme Çantası'nda görüp merak ettiğim bir kitap..
23. Kaplumbaga Terbiyecisi - Emre Caner- Anneme yılbaşı hediyesi olarak aldım, bakalım ilk yorumları ondan alacağım, Osman Hamdi'nin hayat hikayesi.
24. Ayşe Kulin'in Hayat ve Hüzün'ü.. bir arkadaşımdan ödünç almayı bekliyorum:)
Yeni kitaplarımı kitaplığıma sıra sıra dizdim ve onları okumak için sabırsızlanıyorum...:)
Bu listeyi oluşturmama katkısı olmuş blogger arkadaşlarıma da teşekkür ediyoruum. Hepinize sağlık, mutluluk ve huzur dolu çook güzel bir 2012 diliyoruuum, seneye görüşürüz:)

27 Ekim 2011 Perşembe

Paul Auster- Kehanet Gecesi


"Kehanet Gecesi" okuduğum ilk Paul Auster romanı. Yazarın kitaplarıyla kitapçılarda sık sık karşılaşıyordum, büyük bir hayran kitlesi olduğunu da biliyordum ancak nedense hiç almamıştım kitabını. Geçenlerde Serrose'nin blogunda görünce okumaya karar verdim. Kitabın ismi de büyük vaadlerde bulunuyordu:) Kısaca kitabın konusundan bahsedecek olursak Sidney Orr otuzlu yaşlarda bir yazardır, bir süre önce metroda merdivenlerden düşerek ölümcül bir kaza atlatmıştır, o zamandan beri yazı yazmaya ara vermiştir, hala normal hayatına tam dönememiştir. Bize hikayeyi Sidney anlatır. Eşi Grace güzel bir kadındır, bir yayınevinde kitap kapakları düzenleyen bir grafik tasarımcısıdır. Mutlu bir çifttirler ve NewYork'ta yaşarlar. John Trause, Grace'in babasının yakın arkadaşı ve aile dostlarıdır, John 50'li yaşlarda çok ünlü bir yazardır. Sidney'in sıradan hayatı bir gün bir Çinli tarafından işletilen Kağıt Sarayı isimli kırtasiyeye girmesiyle değişir, oradan aldığı mavi kapaklı bir defter Sidney'e yazma arzusu verir, yazdığı taslak kendi hayatından izler taşıyor gibidir, Kehanet Gecesi bu hikayede geçen romanın ismidir. Sydney'in yazdığı hikaye bir noktada tıkanır.

Çoğu yazarın genç yazar adaylarına verdiği öğütlerden ilki, "eğer romanınızda verdiğiniz ayrıntı romanın anlaşılması için gerekli değilse onu çıkarın"'dır. Ancak ben bu romanı oldukça bölük pörçük buldum. Örneğin Sidney'in yazdığı hikaye sözde kendi hayatıyla bazı ortak noktalara sahip, yani yazar bu fikri vermek istemiş sanırım, ama ben pek bir paralellik göremedim, ya da çok uzaktan bir esinti diyebiliriz. Veya, Sidney bir noktada mavi deftere yazdığı şeylerin gerçek olduğunu düşünüyor sanıyorum ancak burada da gerçekle pek bir paralellik yok. Tam anlaşılamama durumu belki biraz da hikayeyi üçüncü bir kişinin değil de Sidney'in anlatması olabilir.

Kitap başından sonuna bir hikayeyi anlatmıyor, ama genel olarak belki güvenden bahsediyor olabilir. Veya, "ne kadar iyi olduğunuza inanırsanız inanın aslında ne kadar iyi olduğunuz şartlara bağlıdır" gibi bir fikir olabilir. Ama bazı ayrıntıları gereksiz buldum açıkçası, kitap beni sarmadı veya başka bir dünyaya Sidney Orr'un dünyasına götürmedi.

Kitapla ilgili başka ilginç bir nokta ise şu; kitabın ortalarında kitap beni pek sarmadığı için sanırım, "Bu kitabı Orhan Pamuk yazsaydı nasıl yazardı?" diye düşündüm, eminim biraz daha gizemli olurdu herşey ve o çok sevdiğim hafif alaycı bir mizah olurdu bence. Kitabın sonuna doğru Kara Kitap'la konunun benzerliği dikkatimi çekti, orada da genç ve mutlu bir çiftimiz vardı, Galip ve Rüya, ve yaşlıca aile dostları olan ünlü gazeteci ve yazar Celal Salik. İki romandaki ilişkileri benzer buldum. Kara Kitap 1990 yılında, Kehanet Gecesi ise 2003 yılında yazılmış.

Daha ilginci ise, kitabın sonunda bu kitabın ve başka 4 Paul Auster romanının çevirisini yapmış olan İlknur Özdemir'in yazarla söyleşisi yer alıyor. Burada İlknur Hanım, Auster'a "Hiç tanıdığınız Türk var mı?" diye soruyor, o da "Bir Türk arkadaşım var; Orhan Pamuk, NewYork'a geldikçe beni ziyaret eder... Zaten beni Türkiye'ye tanıtan, Türk Yayıncıma öneren de odur", diye cevap veriyor.

Bu kitabı beğenenler çoğunlukta, siz de deneyebilirsiniz:)

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Sahilde Kafka - Haruki Murakami


Daha önce Murakami'den Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında'yı ve İmkansızın Şarkısı'nı okumuştum. Ama Sahilde Kafka gerçekten muhteşemdi. Murakami'nin diğer kitaplarındaki gibi bir arayış romanıydı bu da. Yazarın tarzını biraz Orhan Pamuk'a benzettim ama onda biraz alaycı bir mizah da oluyor içten içe, Murakami'deyse hüzün ağır basıyor hep. Bu kitap bana biraz Kara Kitap'ı da hatırlattı. Orda kayıp eşini arayan Galip vardı, burda ise kendisini ve belki biraz da annesini arayan Tamura var. Tamura 15 yaşında farklı bir delikanlıdır. Kendisi 4 yaşındayken annesi, evlatlık olan kızkardeşini de alıp evi terk etmiştir. Bu olaydan sonra Tamura'nın babasıyla ilişkisi de kopar, üstelik babasının oğluyla ilgili korkunç bir kehaneti veya diğer bir deyişle bir laneti vardır; oedipus trajedisidir bu, oğlu gün gelecek kendisini (yani babasını) öldürecek ve hem annesi hem de ablasıyla yatacaktır. Bu lanet hayatı boyunca Tamura'nın içine işlemiştir, o da kendini hep bundan kaçacağı gün için hazırlamıştır. 15 yaşına bastığında evi terk eder. Bu arada Karga isminde hayali bir arkadaşı vardır, Karga kendisinden yaşça büyük bir delikanlıdır ve zor durumlarda hep Tamura'ya yardım eder. Bana göre Karga, annesi Tamura'yı terk ettiği gün, yani 4 yaşındayken ortaya çıkmıştır, Tamura'nın zihni terk edilişinin acısıyla baş edebilmek için Karga'yı yaratmıştır. Yaşadığı Tokyo şehrini terk eden Tamura kendisine isim olarak Kafka'yı seçer; Kafka Tamura'dır artık o. İlginç bir nokta ise Kafka'nın çekçe Karga anlamına gelmesidir. Kitabı okumadıysanız ve okumak istiyorsanız bu noktadan sonra bu yazıya devam etmemenizi öneririm:)

Tamura rastgele bir bilet alır ve Takamatsu'ya gelir. Yolu Komura Kütüphanesi'ne düşer, burada danışma görevlisi Oşima ile bir dostluk kurar, evi terk ettiğini öğrenen Oşima ona yardımcı olmaya karar verir. Kütüphane müdürü Saeki Hanım'la da görüşüldükten sonra Tamura'ya kütüphanede kalacak yer verilir ve karşılığında ufak tefek işlere yardımcı olması beklenir. Saeki Hanım'ın oldukça ilginç bir hikayesi vardır, bu güzel kadın 20 yaşındayken sevgilisini kaybetmiş ve ardından 25 yıl ortalardan kaybolmuştur. Sonra yaşadığı yere geri dönüp, sevdiği adamın ailesine ait olan bu kütüphanede müdür olmuştur. 19 yaşındayken de Sahilde Kafka isminde sürreal sözlere sahip bir şarkı yazıp bestelemiştir, bu şarkıyla uzun süre meşhur olmuştur. Sahilde Kafka Saeki'nin sevdiği adamı temsil etmektedir.Saeki Hanım bugün 50 yaşındadır ve hala çok güzeldir.


İşte Takamatsu, Koçi kasabası buradan hızlı trenle yaklaşık 2 saat uzaklıkta. Ne kadar güzel bir doğa değil mi?

Tamura gördüğü her kadının annesi olma ihtimali olup olmadığını kafasında tartmaktadır. Saeki'nin yaşı buna müsaittir, ama diğer taraftan bu kadına aşık olmuştur. Bu arada Tamura'nın babası Tokyo'da cinayete kurban gitmiştir ve polis kendisini aramaktadır. Cinayetin işlendiği saatlerde Tamura üstünde kan lekeleriyle kendini kaybetmiş şekilde uyanır. Şimdi kehanet doğrulanmış mıdır yoksa doğrulanmamış mıdır? Bu noktadan sonra Tamura bilinçsizce kehaneti doğrulayıp bir an önce ondan kurtulmaya çalışma yoluna doğru sürüklenir. Saeki Hanım da içindeki yaralar nedeniyle Tamura'ya çekilmektedir, ikisi de bir şekilde birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar. Karga yıllar önce kaybedilen sevgili midir yoksa?


Komura Kütüphanesi'nin planı, kitabı okuyup çok beğenen biri tarafından çizilmiş

Bu kitapta bol bol metaforlara yer verilmiş ve metafor konusuna diyaloglarda sık sık yer verilmiş. Açıkçası zaman zaman biraz kafa karıştırıcı olabiliyor. Ama bütün karakterlerin derin bir bilgeliği var. Bir de özellikle klasik müzik konusunda diyaloglar yoluyla bir çok bilgi edinebilirsiniz, bu bilgi verme işi de tam kıvamında olmuş, insanı sıkmıyor. Nakata Amca ve Hoşino kitaptaki sempatik ve gülümseten karakterler, onlar olmasa kitap bizi bu kadar sarmazdı diye düşünüyorum. Bir de tabi Johnnie Walker ve Albay Sanders var, onlar için de benzer şeyler geçerli. Nakata Amca'nın kedilerle olan diyalogları süperdi. Bir de iki tane ilginç noktadan bahsetmek istiyorum, bu kitaba tatile giderken otobüste başladım. Biraz okuduktan sonra, koltukların arkasında film oynatıcısına baktım, Ghibli stüdyosundan Büyük Dalgalar diye bir animasyon vardı, onu seyrettim fena değildi, animasyon Koçi kasabasında geçiyordu, hatta çocuklardam biri üniversiteyi kazanıp Kyoto'ya geliyordu ve Kyoto için arkadaşına "Bence Koçi daha güzel bir yer," gibi bir şey söylüyordu. Koçi ismini ilk defa bu animasyonla duymuştum. Film bittikten sonra kitap okumaya devam ettim. Bir kaç sayfa sonra Oşima Tamura'yı Koçi'deki orman kulübesine götürdü, doğrusu bir kaç dakika içinde bu isimle tekrar karşılaşmak ilginçti. Bence daha ilginç olanıysa şu; kitapta bir yerde Oşima "red herring"in ne olduğunu açıklıyor, "bu, kırmızı ringa balığı anlamına geliyor ve söylenen çok ilginç bir şey olsa da konu dışına çıkıldığında kullanılıyor," diyor Tamura'ya. Bu noktada kitabı kapatıp yemeğe gitmek üzere üstümü değiştirmeye kalktım. Elime tişörtümü alıp istemsizce etiketine baktım, tahmin edin ne yazıyordu? Evet, "red herring"! Ne kadar ilginç değilmi? Sanırım buna "eşzamanlılık" deniyor.
Evet kitabın konusundan kısaca bahsettim, çok çok kısaca çünkü bu kitap son derece zengin. Psikolojik, fantastik, melankolik, zaman zaman Alis Harikalar Diyarında tadı veren ve sizi etkileyecek bir kitap. Murakami'nin yiyecekler, karakterlerin giysileri, markalar, kitaplar ve müzikler konusunda verdiği ayrıntılar zenginlik katıyor ve kitabın içine girmenizi kolaylaştırıyor bana göre. Son zamanlarda okuduğum en sürükleyici ve değişik kitaptı, mutlaka tavsiye ederim.

Resim 2:imedia.io/photos/Takamatsu-2.jpg
Resim 3: http://farm1.static.flickr.com/12/15551827_d0fbc9d6b2.jpg

29 Aralık 2010 Çarşamba

Manzaradan Parçalar


Orhan Pamuk'un "Manzaradan Parçalar" kitabını okumaktayım. Kitap bir kaç kısımdan oluşuyor; hayat (yazarın hayatıyla ilgili bazı ayrıntılar ve düşünceler),İstanbul (yazarın çok sevdiği bu şehirle ilgili bazı yazıları), kitaplar ve edebiyat (özellikle ilgimi çeken bu bölümde yazarı etkileyen diğer yazarlar ve önemli kitaplardan bahsedilmiş); diğer başlıklar olan "benim kitaplarım", "sanat" ve "siyaset ve diğer vatandaşlık dertleri" bölümlerini henüz okumadım. 280. sayfaya geldiğim bu kitapta okurken sıkıldığım bir paragraf bile olmadı. Gerek romanlarında gerekse bazı gençlik hatıralarını anlatan İstanbul- Hatıralar ve Şehir kitabında kendisinden ve hayatından bahsetmiş olsa da yazılarıyla ben de hep merak uyandırır hep esrarengiz kalmayı başarır Orhan Pamuk. Bu nedenle yine kendisiyle ilgili yazdığı bu kitabı çok beğenerek okumaktayım. Yazım tarzı da sohbet eder gibi zaten. (Burada bir şeyden daha bahsetmek istiyorum aslında; ben kendisini bu kadar iyi tanırken kendisiyle karşılaşsam hissedeceğim yakınlığı onun hissetmeyeceğini bilmek de doğrusu üzücü:) Kitaba dönersek, bir yazar olarak en çok hangi yazar ve kitaplardan ne şekilde etkilendiğini, bazı kitaplar hakkındaki görüşlerini okumak çok keyifli benim için. Kitabın özellikle muzip bir çocuk edasıyla yazılmış şu paragrafı çok hoşuma gitti;

"Gençliğimde 'memleketim yazarıdır' diye kitaplarını edindiğim, biriktirdiğim , hatta okuduğum orta yaşın üzerinde pek çok yazar , son yıllarda enerjilerinin bir kısmını, benim yazdığım kitapların ne kadar kötü olduğunu kanıtlamaya verdiler. Beni bu kadar önemsemelerine ilk başlarda sevinirdim. Şimdiyse kütüphanemi boşaltmak için depremden çok daha sevimli bir gerekçe bulduğum için memnunum. Böylece kütüphanemin Türk Edebiyatı raflarında, elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel yazarlarının kitapları hızla eksiliyor."

Bu kitapla ilgili tekrar yazacağımı sanıyorum.
Herkese mutlu yıllar, umarım 2011 hepimize şans getirir:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...