30 Ocak 2012 Pazartesi

Rosa Verde


Rosa Verde yani Yeşil Gül, Tuğrul Türkkan’ın roman türündeki ilk kitabı. Osman Aysu, bu roman için; “Bu romanda, aşk gibi asil bir hissin sürükleyici ahengini, bir gencin, yabancı bir diyardaki arayışını, şiirsel bir dille anlatan ifadesinde bulacaksınız. Okuru ilk satırından son sayfasına kadar bir rüya alemine sürükleyen ve deruni bir aşkı bir macera romanı heyecanı içinde sunan yazar; aşkın duygusallığını bütün ihtişamı ile okura yaşatmayı bilmiş. Son yıllarda okuduğum, değişik anlatım tekniğiyle en beğendiğim romanlardan biri oldu,” demis.

Osman Aysu’ya katılıyorum. Kısaca romanın konusundan bahsedecek olursak; roman Kerem’in iş için Arjantin’e gitmesiyle başlar, havaalanından çıkıp, uçakta tanıştığı Arjantin’li iş adamını beklemek üzere bir banka oturur, birden gözü yanında oturan genç kıza ilişir, aralarında bir sohbet başlar, kız çok güzeldir ve Kerem bu kızdan çok etkilenir, biraz sonra iş adamı gelir, genç kızın da telefonu çalar ve ayrılmak zorunda kalırlar. Kerem önce bunun üstünde durmaz, daha sonra ise genç kızı aklından çıkaramadığını fark eder. Ancak ne kızın telefonunu, ne ismini bilmektedir, ona ulaşabilmek için elindeki tek veri kızın telefonla konuşurken ağzından çıkan “rosa verde” kelimeleridir. Bu iki kelimenin peşinden genç kızı bulma ümidiyle masalsı, düşlerle dolu bir maceraya atılır, bu sırada yanında gizemli, güvenilmez ama neşeli Babek vardır.

Ben romanı gerçekten çok beğendim, romantizm, macera, gizem ve eğlence unsurları son derece dengeli ve yerindeydi; okurken hiç sıkılmadım, her sayfayı merakla çevirdim. Özellikle kitabın sonunu çok beğendiğimi söyleyeyim, kesinlikle sıradan değil. Kitapta şifre çözme bölümü özellikle hoşuma gitti, lusid rüya konusu da ilginçti. Rüya gördüğünüz zaman rüyada olduğunuzun farkında olmanıza lusid rüya deniyormuş, internette bu konudaki ilginç sitelere rastlayabilirsiniz. Bu arada kitabın satır aralarında Arjantin ile ilgili çok şey öğrenmek de mümkün.

Son olarak, kitabın kapağı çok güzel. Bu resim, romanda bahsedilen kitabın kapağında da yer alan Caspar Friedrich’in “Deniz Bulutunun Üzerindeki Gezgin” isimli tablosudur. Ressamın diğer resimleri de böyle güzel.

Bu kitabı sizin de benim gibi beğeneceğinizi tahmin ediyorum ve kesinlikle tavsiye ediyorum:)

28 Ocak 2012 Cumartesi

24 Ocak 2012 Salı

Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi - Ann Radcliffe


Ann Radcliffe ismiyle en iyi gotik romanları ararken karşılaştım. Goodreads sitesini de bu sayede keşfettim, buraya tıklayarak 1764- 1937 yılları arasında yazılmış en iyi gotik romanlar listesine ulaşabilirsiniz, gerçekten çok güzel kitaplar var. Bu listede Ann Radcliffe adını görüp kitap sitelerini aratınca Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi'nin Can Yayınlarından "Gotikromantik" serisinden çıktığını gördüm. Yalnız kitabın arkasında bu seriye ait diğer kitapların isimleri de olsaydı veya yayına hazırlananlar tarzında bir iki reklam olsaydı güzel olurdu.

Ann Radcliffe 1764 doğumlu bir yazar. 1790 yılında başka bir isimle yayınlamış Sicilya'da Bir Aşk Hikayesini, bu kitap ilk kitaplarından birisi. Daha sonraki eserleri gotik tarzında ününü arttıran kitaplar olmuş.

Kitabın kapağını çok beğendiğimi belirteyim, yalnız kapak içerikten daha fazlasını vaadediyor bana kalırsa. Kitabın konusuna gelirsek, Marki Mazzini eşinin ölümünden güzel Maria de Vellorno ile evlenir, iki kızını onların eğitiminden sorumlu Madam Menon ve diğer hizmetkarlarıyla Mazzini Şatosunda bırakarak oğlu Ferdinand'la ve yeni eşiyle Napoli'ye gider. Uzun yıllar sonra bir şölen vesilesiyle başka soylularla birlikte şatoa geri gelirler, burada kızlardan küçük olan Julia Kont Vereza'ya aşık olur, bu aşkın karşılıklı olduğu ortaya çıkar. Ancak kıskanç Markiz'in (yani Marki Mazzini'nin yeni eşi) kalbi buna dayanmaz, bu aşkı anlayınca Julia'nin yaşlı bir Dük ile evlendirilmesi için elinden geleni yapar. Bu evlilik baskısı Julia, Kont Vereza ve Ferdinand'ın hayatlarını alt üst edecektir.

Kitapın hızı öyle yüksekki, sürekli bir olay oluyor, ancak karakterlerin duygularına çok kısaca yer verilmiş. Kitapta yer alan tesadüfler ise Türk filmlerini aratmıyor. Olayların fazlalığı, sürekli gitmeler gelmeler açıkçası kafamı karıştırdı. Beklentim de yüksekti açıkçası.


Bu arada kitabı, belki Mina Urgan'ın kitabında bahsettiği "kibar aşk" sınıfına sokulabilir. Zira Kont Vereza sadece kitabın başında ilanı aşk ettiği Julia için her türlü fedakarlığa katlanıyor.

Yazarın, "daha gotik" bir kitabını okumak isterdim, yine de okunabilir bir kitap. Yazıldığı yıllar düşünülürse çok başarılı.

Resim 2: http://www.gregology.net/library/images/Gregsguidetochivalry/index.1.jpg

21 Ocak 2012 Cumartesi

EFINST İngilizce Dil Okulu ile "Al sevdiğini, uç İngiltere'ye!"


20. yılını kutlayan EFINST İngilizce Dil Okulları harika bir kampanya başlattı. EFINST Dil Okulu, 14 Şubat Sevgililer Günü’ne kadar kayıt yaptıran herkese İngiltere’de 2 haftalık İngilizce eğitimi hediye ediyor. Üstelik bu programlara iki yıl üst üste AB Dil Ödülü kazanan ESP (Özel Amaçlı İş İngilizcesi Programı) da dahil. Yani hem Türkiye’de İngilizce öğreniyorsunuz hem de pratik yapmak için İngiltere’ye bedava gidiyorsunuz. Haberin daha da güzel tarafı, İngiltere’de konaklama ve yeme içmeye de para ödemiyorsunuz.

Ben gidemem, çünkü İstanbul’da yaşamıyorum diyenlere müjde!

EFINST’in e-Learning LIVE! online İngilizce eğitim sistemiyle bire bir canlı online derslerinizi internet üzerinden de yapabiliyorsunuz. Bu sistemle öğretmeninizi canlı canlı ekranınızda görüyor, soru soruyor, sohbet edebiliyorsunuz. Öğretmenin sizin için hazırladığı power point sunumunu kendi ekranınızda görebiliyor, İngilizceye dair tüm sorularınızı özel öğretmeninize sorabiliyorsunuz. Başka kimse olmadan, sadece siz ve öğretmeniniz. Aynı gerçek sınıftaki gibi.

Detaylı bilgi için http://www.efdilokulu.com/al_sevdigini_uc_ingiltereye.html adresini ziyaret edin. Pişman olmayacaksınız.

EFINST’in yakında Facebook ve Twitter üzerinden yapacağı kampanyalardan en önce haberdar olmak için:
http://www.facebook.com/EFINST
http://www.twitter.com/EFINST

Bir bumads advertorial içeriğidir.

19 Ocak 2012 Perşembe

Karpatlar Şatosu - Jules Verne


Jules Verne'in hiç bir kitabını okumamıştım daha önce. Karpatlar Şatosu'nu okumadan, Transilvanya civarında geçmesi dolayısıyla vampirlerle ilgili olabileceği izlenimini uyandırmıştı, açıkçası biraz da bu beklentiyle başlamıştım kitaba. Ama değilmiş...:)
Karpatlar Şatosu uzun yıllardır terk edilmiş olarak durmaktadır, Transilvanya yakınlarındaki Werst köyü halkı arasında şato hakkında batıl inançlar hakimdir. Bir gün terk edildiği bilinen şatoda duman görülmesi üzerine halk endişelenir ve oy birliğiyle şatoya gidilip durumun araştırılmasına karar verilir. Bunun için oduncu Nic ve Doktor Patak görevlendirilir. Kitap bana göre iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım köy halkının endişe ve araştırmalarını anlatıyor. Kitabın ikinci yarısında tesadüfen oradan geçmekte olan Kont Franz de Telek ve yardımcısı olaya dahil oluyor. Bu bölümde Kont Telek'in yıllar önce yaşadığı bir trajedinin şato ile bağlantısı ortaya çıkıyor ve bununla birlikte şatodaki gizemli olaylar da aydınlığa kavuşuyor.

Açıkçası kitabı okurken sıkıldım biraz, beklentiyle de ilgili bu durum tabi ama, kitabın tek bir odak noktası olması, karakter derinliği gibi unsurlar olmaması - biliyorum bu farklı bir tür ama..:)- bana göre kitabın daha çok belli bir yaş grubuna hitap etmesine sebep oluyor. Yine de bir Jules Verne kitabı okunmalı ama yazarın daha ilginç kitapları olduğuna inanıyorum:)

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bebek Töreni - Chantal Deltentre


Gece Kütüphanesi'nde görüp listeme eklediğim bir kitaptı Bebek Töreni. Yazar Chantal Deltentre bir etnologmuş, bir yazar olan hocası Henry Bauchau onu yazmaya yönlendirmiş. Deltentre'nin etnolog olmasının kitaba katkısı çok olmuş.

Wikipedia'ya göre etnoloji "insanların etnik gruplara ayrılışını, bu grupların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel yasalar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran, geçmişte yaşamış ve halen yaşamakta olan değişik kültürleri karşılaştırmalı olarak inceleyen bilim dalına verilen isimdir".

Kitabın konusuna bakacak olursak, Keiko hayatı boyunca Paris'te yaşamış, anavatanını hiç görmemiş bir Japon kızıdır, Japon dili üzerine doktora yapan Fransız sevgilisi Pierre Japonya'dan burs kazanınca birlikte yaşamak üzere Japonya'ya giderler. Pierre Japonya ve Japonlara olan kayıtsız şartsız sempatisiyle karşısına çıkan herşeye hayranlık duyarken, aynı şeyler Keiko'da endişe uyandırır. Tuttukları daire Japon kültürünü yansıtan eski tarz bir dairedir, önceleri herşey Keiko'yu bunaltır, hatta bu ortam sevgilisi Pierre'e olan duygularını da sorgulamasına sebep olur. Japon kültürüne dair bilinçli hiç bir özellik sergilememesine rağmen, Pierre'in kendisinde sadece Japonluğu beğendiğini hisseder. Ama zamanla evle arasında özel bir bağ kurulur, bu hem Keiko'yu tutsak eden hem de özünü bulmasına yardım eden bir durumdur. Ev Keiko'nun içinde hep eksik olan bazı şeyleri bulmaya çıktığı içsel yolculuğunu tetikler diyebiliriz herhalde.

Bebek Töreni'nin ne olduğuna gelirsek, Japonya'da küçük çocuklar, kaybetmeyi de öğrenmeleri için 5-6 yaşına geldiklerinde bebek töreni yapılır, bu törende çocuklar en sevdiği oyuncakları tapınağa getirirler ve oyuncaklar törensel bir şekilde rahip tarafından yakılır. Çocuklar için acı verici bir deneyimdir.



Bu romanı okurken Orhan Pamuk'un deyimiyle biraz "düşünceli" bir okur olup, simgeler üzerinde kafa yorulması gerekiyor bana göre. Bu yönüyle de hoş. Kitabı oldukça beğendim, son zamanlarda okuduğum ilgi çekici bir kitaptı. Tavisyesi için Gece Kütüphanesi'ne teşekkür ediyorum, kendisinin güzel kitap yorumu için buraya tıklayınız.

10 Ocak 2012 Salı

Saf ve Düşünceli Romancı - Orhan Pamuk


Saf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk’un yazma süreci ile ilgili olarak Harward Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinin derlemesi diyebiliriz. Daha önce yazma sanatı ve yazarlıkla ilgili Stephen King’in kitabı da dahil çeşitli yazarların kitaplarını okumuştum ama bu konuda en sevdiğim yazarın düşüncelerini okumanın yeri başka:)

Aslında Saf ve Düşünceli Romancı'yı daha sonra okumayı düşünüyordum ama Düşlerin Rengi Zeynep'in tavsiyesi üzerine hemen okudum, iyi ki de öyle yapmışım çünkü yazar okura da bilinçli bir okumanın anahtarını veriyor kitabında.

Kitap; “Romanlar ikinci hayatlardır,” diyerek beni ilk cümleden kalbimden vurdu. Rüya görmek gibidir roman okumak da. Biz de romanın gerçekliğine gireriz o bir süre için o dünyada yaşamaya devam ederiz ve romanın bitmesini istemeyiz. Doğrusu ardı ardına roman okuyan birisi olarak zaman zaman kendime neden roman okuduğumu sorarım, acaba gerçeklerden kaçmak için mi roman okuyorum? Belki, ama öncelikle romanlar hem düşünce hem duygu dünyamı zenginleştiriyor diyebilirim. Orhan Pamuk aynı zamanda çok deneyimli bir okur olarak, okurun okurkenki hissiyatını çok yerinde bir şekilde veriyor ve daha giriş kısmından okuru yazısının içine alıyor. Kitap, yazmak isteyenler için çok güzel ipuçları veriyor, okurken işaretlediğim çok yer oldu. İlerleyen bölümlerde yukarıdaki soruma da kısmen bir cevap buldum; “ Edebi romanlar bize hayatı ciddiye almayı, her şeyin elimizde olduğunu, kişisel kararlarımızın hayatımızı şekillendirdiğini göstererek öğretir.” İlginç bulduğum bir tespit de “Kişisel kararın ve seçimin az olduğu, kapalı, yarı kapalı geleneksel toplumlarda roman sanatı zaten çok az gelişir.” Gerçekten doğru. Kitabın sonraki bölümlerinden birinde aynı soruyu kendisi için şu şekilde cevaplamış; “ Ruhsal bir eksiklik yüzündenroman okuma ihtiyacını, tıpkı metafizik, felsefe ve din ihtiyacı gibi, ilk gençlik yıllarımda daha kuvvetle yaşadım."

Kitapta, ilk bölümlerdeden birinde romancıların (ve hatta okurların) göre saf ve düşünceli diye ikiye ayrıldığını görüyoruz. Bir sonraki bölüm ise romancılığın kalbi adeta; edebi karakter, olay örgüsü, zaman. Bu bölümde Orhan Pamuk’un şu sözü beni gülümsetti ve çok hoşuma gitti; (19. Ve 20.yy romanlarında karakterlerin sivri veya bir nevi karikatürize olmasından bahsederken) “Bu satırları 57 yaşımda yazıyorum. Kendimde de romanlardaki gibi- Avrupa romanındaki gibi mi demeliyim?- bir ‘karakter’ göremedim hiç.”

Kitapta Pamuk çeşitli yazarlardan da bahsediyor, karşılaştırmalarla örnekler veriyor. Okurun hissiyatını da yukarıda dediğim gibi deneyimli bir okur olarak çok iyi vermiş, “farklı olma duygusu” özellikle, çoğumuzun edebi değeri yüksek eserler okurken bundan duyduğumuz gururdan, okuduğumuz bu kitabı toplum içinde mümkünse göstererek bir gösteriş vesilesi yapmamızdan güzel de bir örnekle bahsetmiş. Ben genellikle yolda kitap okuyorum ve mümkün olduğunca okuduğum kitabı etrafımdakilere göstermemeye çalışıyorum, okuduğum kitaba bakıp benim hakkımda fikir yürütülmesini istemiyorum:)

Romanlarla ilgili tespitler de yazar adayları için çok öğretici; “Romanlar hayat hakkında gözlemler, öneriler, düşünceler ileri sürdükleri derecede ilginçtir.” “Benim için, romancılık önemli şeylerden önemsizmiş gibi ve önemsiz şeylerden önemliymiş gibi bahsetme sanatıdır.”

Son söz kısmından da güzel bir alıntı yapalım. 22 yaşında yazar olmaya karar verdiğini ailesine açıkladığında yakınları “İnsan 22 yaşında hayatı tanımaz Orhan, yaşın ilerlesin, hayatı, insanları, dünyayı tanı, o zaman yazarsın romanını,” demişler: Kendi içinden onlara verdiği cevap; “Romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdğımız ve bu kitaplarla bu kitapların gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.”



Orhan Pamuk bu kitabı daha önce (herhalde kitabı yazdığı sıralar) birlikte olduğu Kiran Desai'ye ithaf etmiş, şu an birlikte değiller ama bence mükemmel bir hediye:) Kendisi bu yolla, Kiran Desai'yi bizim için de unutulmaz kıldı.
Kitabı, bilinçli okumalar yapmak isteyen okurlar ve yazar olmak isteyenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...