25 Mart 2017 Cumartesi

Sakurasou No Pet No Kanaja (The Pet Girl Of Sakura Dormitory)

J.C. Staff stüdyosuna ait, mangadan uyarlanmış, 2012 yapımı 24 bölümlük bir anime. İmdb puanı ise 8.Konumuza gelirsek, kahramanımız Sorata, Suimei Sanat Üniversitesi’ne bağlı Suimei Lisesi’ne devam etmektedir. Bakmakta olduğu kediler kaldığı yurtta kabul edilmeyince, o da çareyi Sakurasou’ya ( Sakura Yurdu) taşınmakta bulur. Ancak bu herkesin göze alabileceği bir şey değildir, çünkü yurdun adı içindeki “sıradışı” öğrencilerden dolayı pek de iyi anılmaz. Ama Sorata’nın başka çaresi yoktur.

Yurtta kalanlar gerçekten gariptir. Misaka kızımız coşkun enerjisiyle herkesi korkutmaktadır, Jin tam bir kadın avcısıdır ve ahlaksız ilişkilerini utanmadan anlatır, Ryuunosuke ise kendisini odasına kilitlemiş çatlak bir bilgisayar kurdudur. Ancak bu öğrencilerin hepsi neredeyse dâhidir, Misaka kendi animelerini yapan meşhur biridir, Jin onun senaryolarını yazar, Ryuunosuke ( ki kendisi benim 24 bölüm boyunca uzun saçları nedeniyle kız zannetmeme rağmen erkekmiş) ise kendi programlarını yazan başka bir dâhidir. Yurt öğretmenleri ise kendinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen Chihiro Sensei ‘dir. Sorata tam bu garip kişilere alıştım derken ortaya Maschiro Shiina çıkar. Maschiro görünüşte çok hoş bir genç kızdır ancak kendine bakabilecek olgunlukta olmadığından normal yurtta kalamaz ve son çare olarak Sakurasou’ya gelir. Sorata’yı Maschiro’ya bakmakla görevlendirirler. Sorata bu görevi çoğunlukla yüksünmeden yerine getirir. Zaten bir süre sonra Maschiro’ya hayran olur, çünkü o inanılmaz yetenekli ve çok ünlü bir ressamdır, bir süre manga çizmek istediği için İngiltere’den Japonya’ya gelmiştir. Son olarak, ailesine karşı gelerek sanat lisesinde okuyan Aoyama’nın da kirasının ucuz olması sebebiyle Sakurasou’ya gelmesiyle kadro tamamlanır.

Tür olarak arkadaşlık ve okul hayatı diyebiliriz bu anime için. Benim çok hoşuma gitti bu seri, çizimleri güzeldi, giriş ve bitiş jeneriği ve müzikler iyiydi. Konu olarak çok ilginç olmamasına rağmen bölümleri merakla birbiri ardına izledim. Karakterlerin motivasyonları ilgi çekiciydi, örneğin herkesin dahi olduğu yurtta Sorata biraz komplekse kapılıyor ve hiç ilgisi olmamasına rağmen oyun yapma konusunda çok çalışarak bir yarışmaya katılıyor, belli düzeyde başarı kazanıyor ama –spoiler- sonuçta kazanamıyor. Benzer şeyler Aoyama için de geçerli. Yani klasik “çok çalıştı, azmetti, başardı” senaryosu yapmamışlar ve kaybetmenin psikolojisine eğilmişler, güzeldi bu açıdan. Ama yurttaki arkadaşlık ilişkileri çok güzel, bu tarz şeyleri izlemek çok hoşuma gidiyor, Clannad’da da çok hoşuma gitmişti arkadaşlıkları. Kısacası benden yüksek not alan, sevdiğim ve tavsiye edebileceğim bir anime Sakurasou. Keyifli seyirler :)

Resim: www.turkcealtyazi.org

19 Mart 2017 Pazar

Venüs - Şebnem İşigüzel

Şebnem İşigüzel adını çok duysam da daha önce bir kitabını okumamıştım. Daha sonra, kitap tavsiyelerini çok sevdiği sevgili blogger arkadaşım Gül Hanım blogunda yazarın kitabından övgüyle bahsedince, ben de tereddütsüz aldım bu kitabı:)

Yazar wikipedia'da şöyle tanıtılmış;

İlk ve orta öğrenimini Yalova'da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Antropoloji bölümüne girdi. Pek çok dergi, gazete ve televizyon kuruluşunda muhabirlik ve editörlük yaptı. 1993 yılında ilk kitabı olan Hanene Ay Doğacak ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandı. Bu kitabı Öykümü Kim Anlatacak (1994) ve ilk romanı olan Eski Dostum Kertenkele (1996) takip etti...

Venüs yazarın 11. kitabı ve 6. romanı. Yazarın internet sitesinde Venüs ile ilgili şu duyuru yapılmış;
"Şebnem İşigüzel en şeker şurup, en iyimser romanını kaleme alarak okurunu yine şaşırtıyor.Aşk, evlilik,aile hayatı,cinnet halleri,kadınlık,annelik,arzular,insanın ta kendisi...Venüs, kahramanlarının kafasına göre çalıp oynadıkları,coşku dolu,müzikal bir roman."

İletişim Yayınları'ndan 2013 yılında çıkan roman, 240 sayfa. İsmini hiç öğrenemediğimiz anlatıcımız 1908 yılında Boğazın ortasındaki doğumundan başlayıp, 1945 yılındaki ölümüne kadar geçen olayları anlatıyor bize. Bu arada Venüs tam bir kadın romanı, tüm kahramanları kadın, yani hem Venüs gezegeninin dişiliği temsil etmesinden, hem de asıl adı Zühre (Venüs'ün diğer adı) olan kahramanından dolayı bu isim verilmiş romana. Kahramanımız önce annesi ile babasının tanışmasından başlıyor, sonra halası Şekina ve Arap kalfa Nergis'in de hikayelerini işin içine katarak, kendi hikayesi ile harmanlıyor, bu arada dönemin gelişmelerine de satır aralarında yer veriyor.

Kitap bana Acı Çikolata gibi büyülü gerçekçiliğin tadını verdi, gerçi bu kitapta öyle çok fantastik olay yok ama kesinlikle masalımsı bir tadı var. Genel olarak kitabı beğendim ama beğenmediğim noktalar da oldu. Öncelikle kitap bana "fazla cüretkâr" geldi. Kitapta "kızlar manifestosu" isimli bir bölüm var, burada kızların erkeklerle eşit olması, istediklerini yapabilecek özgürlüğe sahip olmasının önemi vurgulanıyor, cinsellik de kadınların "özgürce yaşayamadıkları" listesinde yer alıyor, yazar herhalde bu cüretkâr sahnelerle buna vurgu yapmak istemiş. Ama bana göre bu abartılar kitabın değerinden götürmüş biraz. Ben kitabın bir kadın kitabı olmasından, birbirine her durumda destek olan kadınların hikayesinden keyif aldım, ama bu sahneler biraz ayıklansaydı bence daha sıcak bir kitap olurdu.Diğer hoşuma gitmeyen nokta, çok gereksiz ve saçma bir Atatürk göndermesi, hiç yakıştıramadım. Neyse, yazarın 2016 yılında çıkan Gözyaşı Konağı'nı da okumak istiyorum. Gül Hanım'ın Venüs ile ilgili yazısını okumak için buraya tıklayınız. Keyifli okumalar dilerim.

13 Mart 2017 Pazartesi

Günesürgün - Deep Tone

Blogger olup veya blogları takip edip de Deep Tone'u tanımamak olmaz herhalde:) Blog dünyasının sevilen ismi Deep Tone 5. kitabı Günesürgün'ü çıkardı. Bu kitabı Dorlion Yayınları'ndan şubat 2017'de çıktı. Yazarımız bu kitabını önceki kurgu ağırlıklı kitaplarından farklı olarak "anı, günlük, otobiyografi" olarak tanımlamış, daha çok kendi yaşadıklarını yazmış. Gerçi yine kurgu kısımlar da var, mesela ben o akraba teyzeleri çok sevdim, Cemile, Firdevs, Azize ve Güzin, bize eski zamanın tadını veriyorlar çok güzel bir şekilde.

Ama dediğim gibi yazarın anıları kitapta ağırlıkta. Takipçileri bilirler Deep Tone çoğunlukla kurgu hikayeler anlatır veya okuduğu kitapları, izlediği filmleri anlatır, çok anlatsa da kendinden pek bahsetmez, en fazla mim sorularını cevaplar, o yüzden blog dünyasının gizemli kahramanıdır. Bu kitabında daha çok kendi yaşadıklarını yazmış, gerçi bu onun üzerindeki gizemi kaldırmıyor yine de:) 198 sayfalık kitabı yazar kitabı aylara bölmüş, nisan 2016'da başlamış ekim 2016'da bitirmiş. Hem düşüncelerinden bahsetmiş hem de yaşadıklarını anlatmış. Özellikle İstanbul, İzmir ve Ankara'yı anlatmış. Ben kitabı çok sevdim, Deep Tone kitabını çok keyifle,mutlulukla yazdığını söylemiş, gerçekten de okura da geçiyor bu keyif,mutluluk. Zaten yazar her zamanki o neşeli, esprili diliyle yazmış. Kitapta üç tane de şiir var. Kitabın son yazısı ise yazarın kitabına nasıl isim verdiğini anlatıyor ki ben onu da çok sevdim. Sonuç olarak sevgili arkadaşım Deep Tone'un beşinci kitabını çok sevdim, neşeli, eğlenceli, zaman zaman düşündürücü:)Ben Deep Tone'un sıcak, samimi ve esprili, kendine özgü dilini çok seviyorum, yazıları kafamı dağıtıyor, konularını çok ilginç buluyorum, çünkü kendisinin ilgi alanları çok geniş ve hiç bilmediğim konuları bazen ondan okuyorum, bu kitabını okurken de notlar aldım mesela. Deep Tone son derece özgün bir yazar ki bu bence çok önemli bir nokta. Bu güzel kitabın yolunun açık, okurunun bol olmasını yazarın daha nice güzel kitaplarla bizlerle olmasını diliyorum ve Günesürgün'ü herkesin okumasını tavsiye ediyorum:)

Yazar kendi kitabını şu yazısında anlatıyor.
Yazarın önceki kitapları hakkındaki yazılarım;
Sade ve Derin
Derin Mavi
Frambuazlı Hayat
Yani!


9 Mart 2017 Perşembe

Fimo İle Minyatür Ekmek Sepeti

Fimonun yeni kullanım alanları ile ilgili youtube'daki müthiş videoları keşfettiğimden beri bu yeni hobi sevdam devam ediyor. Biliyorsunuz şu yazımda fimo ile münyatür kupa yapma serüvenimi anlatmıştım. O yazımdan sonra bir çok harika video izledim ve bunları bir denemek istediğime karar verdim. Yalnız fimolar ateş pahası, ben de şansımı Aliexpress'te denedim.


Aslında her şeyden önce bana ilham veren youtube videosunu göstereyim size;
https://www.youtube.com/watch?v=yzS0jzLvh7I&t=16s


İşte bu videoya bayıldım. Öncelikle Aliexpress'te fimo aradım ve şunu buldum. Fiyatı muhteşem, çünkü şu an en ucuz fimonun paketi doların yükselişinden dolayı 9 TL, inanılmaz gerçekten. Yalnız ben ilanı iyi anlayamamışım, meğersem bu hamur kıvamında ve kendi kendine kuruyan bir cinsmiş. Gerçi benim yaptığım ekmekler için uygun bir malzeme oldu. Fimodan farkı, ondan çok daha yumuşak olduğundan en küçük basınçta bile iz olması.Yine de dediğim gibi ekmekler için bence fimodan bile iyi iş gördü. Ama örneğin sepeti bu malzemeden yapmam pek mümkün olmazdı, hem bu malzemeyi ip gibi inceltmek zor hem de -sepeti yaparken ben oluşturduğum ipleri alüminyum folyo ile kapladığım kibrit kutusunun üstüne sardım- ipleri herhangi bir yüzeye tutturmam/bastırmam mümkün olmayacaktı. Bunun dışında hemen hemen aynı uygulamaları yaptım, fimo cilası yerine şeffaf oje kullandım, ekmeklerin üstündeki haşhaş için ben karabiber kullandım, yine ben de renklendirme için toz pastel kullandım. Benim pandispanyalarım biraz yanık olmuş ama olsun:)) Yapması oldukça keyifli gerçekten, fimo ile çalışmalarımın devam edeceğini umuyorum:)

4 Mart 2017 Cumartesi

Kara Prens – Iris Murdoch

Iris Murdoch okumalarım devam ediyor. Kara Prens yazarın en çok beğenilen romanlarından biri. Yazarın 1973 yılında yazdığı, olgunluk dönemi romanlarından birisi diyebiliriz. Ayrıntı Yayınları’ndan 2000 yılında çıkmış olan 410 sayfalık romanın çevirisi Aysun Babacan’a ait.

Romanın ilginç bir biçimi var, okuduğumuz roman aslında Bradley Perason isimli yazarın hayatını anlattığı bir kitap, yani kitabın ilk 372 sayfası, devamında ise yayıncı romanda adı geçen bazı kişilere kitap hakkındaki görüşlerini içeren birer sonsöz yazdırmış. Bu kişiler kitapta anlatılanların genelde doğru olmadığını savundukları için de sonsözler okuru okudukları konusunda kuşkuya düşürüyor ve neyin doğru olabileceği neyin olamayacağı konusunda düşünmeye sevk ediyor.

Bradley Pearson Londra’lı pek de tanınmamış bir yazardır, 58 yaşında ama nispeten genç görünen, biraz takıntılı bir kişidir. Bir süreliğine şehirden uzaklaşmayı tasarladığı bir gün, uzun yıllar önce boşandığı eşi Christian’ın erkek kardeşi Francis kapısını çalar ve Christian’ın şehirde olduğunu, onu görmek istediğini söyler. Bu Bradley için tam bir şoktur, çünkü eski karısından neredeyse nefret etmekte, onu görmeyi aklından bile geçirmemektir. Bu sırada telefon çalar ve Bradley’in en yakın arkadaşlarından biri ve aynı zamanda ünlü bir yazar olan Arnold Baffin arayarak acilen onu evine çağırır. Bradley bir doktor olan Francis’i de mecburen yanına alarak Baffin’lerin evine gider. Hikaye oldukça çetrefillidir ve bir noktada Bradley’in kocasından ayrılmak üzere olan kız kardeşi Priscilla, Baffin’lerin kızı Julian ve Bradley’in eski karısı Christian da dahil karmaşık ilişkiler yumağına dahil olarak son derece ilginç bir olay örgüsü meydana getirirler.

Bize olayları anlatan kişi Bradley Pearson’dur, kahramanımız biraz alaycı, biraz esprili bir dil kullanıyor olayları anlatırken. Aynı zamanda sık sık (felsefeci yazarımınızın etkisiyle) olayların ve olguların felsefi derinliğine iniyor. Kitaptaki bazı bölümlerin anlatımları özellikle etkileyiciydi, örneğin Bradley’in aşkının ilk evreleri ve operadaki kısım ile onun devamı harikaydı.

Alaycı, esprili anlatım, yer yer olayların hafife alınması okuru kitabı bir komedi gözüyle görmeye itiyor ama özellikle kitabın sonlarında tam bir trajedi olduğunu fark ediyorsunuz. Hele Julian’ın mektubu neredeyse göz yaşartıcı. Kara Prens ismi de son derece ilginç olmuş bu arada.
Kitabı çok beğendim, tam bir başyapıt bence, goodreads puanı da (biliyorum çok da güvenilir değil ama:) oldukça yüksek. Okurken sık sık durup düşünmek, cümleleri sindirmek ihtiyacı hissedeceğiniz harika bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.

Sonbahar Gülleri - André Maurois

Yazarın asıl adı Émile Salomon Wilhelm Herzog olup 1885'de Fransa'da doğmuş ve 1967'de de hayatını kaybetmiş. Sonbahar Gülleri, yazarın 1956'da yazdığı son romanı. Yazarın son derece hareketli bir hayatı olmuş, önce çok başarılı bir öğrenci olarak liseyi bitirip, üniversitede edebiyat okumuş. Ardından 12 yıl ailesinden kalan tekstil fabrikasını yönetmiş, sonra son derece genç bir kızla evlenmiş, sonra orduya katılmış, orada tercümanlık yapmış, otobiyografik bir roman yazmış ve başarı kazanmış. Ünlü yazarların biyografilerini yazmış, dergi editörlüğü yapmış, devamını wikipedia'dan aktarayım;

"II. Dünya Savaşı başlayınca Maurois Britanya Ordusu Genel Karargahı'nda "Resmi Fransız Gözlemcisi" görevini aldı. Bu resmi görevi ile Britanya ordusunun Belçika'ya girişinde o orduda görevini yapmaktaydı. Fransız hükûmetinde bulunan bakanları ve politikacıları şahsen tanımaktaydı ve 10 Haziran 1940'ta Londra'ya bir misyonla gönderildi. Tam bu sırada Alman orduları Fransa'da galip geldiler ve Fransa Almanlarla ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Maurois terhis edildi, görevinden alındı ve Kanada'ya gitti. Sonra Maurois bu savaş içinde General Charles de Gaulle'un Özgür Fransa Kuvvetleri'ne katıldı ve tüm savaş boyunca bu askeri görevde bulundu. 27 Haziran 1947'de Fransa Cumhurbaşkanı kararnamesi ile ismi resmen "Herzog"dan "André Maurois"ya çevrildi.

Maurios 1949'da karısı yanında olmadığı bir Güney Amerika seyahatinde kendi eserlerini İspanyolcaya çeviren, genç, güzel geniş görüşlü , María de los Dolores Checa Garçía y Rivera adlı bir hanıma aşık oldu. Bu ilişkisi 20 gün sürmekle beraber Maurois "Marita" adını verdiği bu genç hanıma 54 mektup ve 11 şiir yazdı ve bu ilişki 1949'da sona erdikten sonra bu yazılar karısının isteğine uyarak yayımlandı."


Görüldüğü gibi oldukça ilginç bir hayat. Sonbahar Gülleri yazarın hayatının son zamanlarında yaşadığı gönül macerasını romanlaştırdığı eseri. Romanındaki kadının adı da Dolores hatta.

Ben Varlık Yayınları'ndan 1965'te çıkan versiyonu okudum, kitap 176 sayfa. Daha önce yazarın İklimler isimli çok meşhur eserini okumuştum, yazısı şurada. Sonbahar Gülleri'nin konusunu uzun uzun anlatmaya gerek yok, yukarıda yazıyor zaten ama kısaca; yazar Guillaume Fontane Parisli meşhur bir yazardır, 60 yaşındadır ve karısıyla ilişkileri neredeyse bir iş arkadaşlığına dönmüştür. Fontane karısını sever ama bu durum onu rahatsız etmekte, şair ruhu sevgi ve şevkat aramaktadır. Bir süre sonra Wanda isminde genç bir ressam kızla aşk yaşamaya başlar, karısı durumu duyunca hasta olur. Bir süre sonra Fontane karısına acıyıp bu ilişkiyi bitirir. O sırada kendisine Güney Amerika için söyleşi teklifi gelir, büyük tereddütlerden ve ısrarlardan sonra bu geziyi kabul eder ve orada Dolores isimli genç ve çok güzel bir kadınla tanışır, aşk yaşamaya başlar vs vs...

Romanı okuduğumda otobiyografik olduğunu bilmiyordum, önce Sommerset Maugham'ın Büyülenmiş Adam romanına benzettim, o da ressam Gauguin'in hayatını anlatıyordu. O roman 1919'da yazılmış olmasına rağmen bahsedilen çevre hemen hemen aynı. Sonuç olarak kitabı sıkıcı buldum, yazar kendi yaşadığı heyecanla yazmış belki ama sürekli tekrarlar, aşkı anlatış, birbirlerine yazdıkları mektup ve şiirler (maalesef yavan.. "ah Dolores"li dizeler...) kitabı sıkıcı hale getirmiş. Ben kitabı bir sahaf alışverişinde görüp almıştım. Bir de otobiyografik olması yazar hakkında hayal kırıklığına uğrattı beni. Kısacası yazarı tanımak isterseniz İklimler daha iyi bir seçim olacaktır. Keyifli okumalar dilerim...





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...