18 Ocak 2011 Salı
Manzaradan Parçalar
13 Ocak 2011 Perşembe
"Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında"
Haruki Murakami ilk okuğum kitabı bu. 187 sayfa ve gerçekten hoş bir roman. Hacime, küçükken ne olduğunu bilmediği bir duyguyla sınıf arkadaşı, bir ayağı sakat Şimamoto'ya bağlanmıştır. Birlikte paylaştıkları bir kız-erkek arkadaşlığının ötesinde bir şeydir. İlkokul bitince birbirlerinin izini kaybederler ama ikisi için de birbirlerine olan özlemleri bitmez. Hikayeyi bize anlatan Hacime'dir. Lisedeki kız arkadaşı İzumi'yi, onunla olan ilişkisinin nasıl son bulduğunu anlatır. Bir süre Yukiko ile tanışır, onu sever ve evlenirler.Onun babası sayesinde hayallerindeki işi yapmaya başlar, iki tane bar açar. Açtığı barlar çok sevilir ve bir magazin dergisinde barını tanıtan bir yazının yayınlanmasıyla hayatı değişir. Çünkü Şimamoto onu ziyarete gelir, hem de eskisinden çok daha çekicidir artık. Hacime önceleri eşi, iki kızıyla yaşadığı bu güzel hayatı bozmak istemez. Ancak Şimamoto'nun çekimine karşı koyması da imkansızdır. Bu gizemli kadın kendisi hakkında hiç bir şey söylemez, adeta bir hayal gibidir. Hacime de onu gördükten sonra kendi hayatının boşluğunu fark eder ve artık hiç bir şeyi umursamadan Şimamoto'nun gelişlerini bekler, hayatı bu bekleyişten ibaret hale gelir. Bir gün Hacime, genç kadının içindeki karanlık noktayı görür, Şimamoto hayat hakkında kararını çoktan vermiştir ama kendisi için hala bir ümit vardır, iki kızı ve hala sevdiği karısıyla normal yaşamına geri dönebilir... Biraz melankolik, güzel bir kitaptı gerçekten. Murakami batı kültürüne fazla yakın olmakla eleştirilen bir yazarmış Japonya'da, Hacime son derece batılı bir yaşam sürdürmekte. Şimamoto'nun gizemi, güzelliği ve tuhaflığı kitaba çok hoş bir hava katıyor bence. Tavsiye ederim... Bu arada resimde Murakami'yi bir tatlışla görüyoruz:)
Resim:www.lovehkfilm.com
12 Ocak 2011 Çarşamba
Buket Uzuner- Yolda
Geçenlerde arkadaşımdan ödünç aldığım Yolda'yı. Zaten kısa bir kitap ve 7 hikayeden oluştuğu için hemen bitiverdi. Okuduğum ilk Buket Uzuner kitabı. Yazar çeşitli şehirlere giderken ulaşım araçlarında tanıştığı kişilerle yaşadığı ilginç olayları anlatmış, bu arada kendi hayatına dair de bazı ipuçları veriyor. Yaşadığı bazı olaylar gerçekten ilginç, insan bunların gerçek mi kurmaca mı olduğuna zaman zaman karar veremiyor. Özellikle Marakeş'ten dönerken yaptığı tren yolculuğu sırasında tanıştığı falcı kadın ve söyledikleri beni çok şaşırttı. Bir de her hikayenin sonunda o şehre ait bir yemek tarifi var. Kolay okunan, hoş bir kitap...
11 Ocak 2011 Salı
Diane Arbus ve "Kürk"

Dün fotoğrafçı Diane Arbus'un hayali bir biyografisini anlatan "Kürk" isimli filmi seyrettim. Başrollerini Nicole Kidman ve Robert Downey Junior'un oynadığı filmin imdb puanı 6,1. Filmde Arbus'un sanatına neredeyse hiç yer verilmezken, vücudu tüylerle kaplı olma hastalığı olan bir adamla eşini aldatarak ailesini ihmal eden biri gibi gösterilmiş. 1923 doğumlu olan Diane Arbus 1971 yılında 48 yaşındayken intihar etmiş. Fotoğrafçı olan eşine asistanlık yaparken ilgi duyduğu fotoğraf sanatında kendisini çeşitli fiziksel garipliği olan insanların, travestilerin ve benzeri toplum tarafından dışlanmakta olan kişilerin fotoğraflarını çekerek ifade etmiş. Ruhsal durumunun çok sık ve şiddetli olarak değiştiği biliniyormuş. Dediğim gibi, filmde Diane Arbus'un sanatından hiç bahsedilmiyor, sadece böyle bir adamla yaşadığı tuhaf ilişkiden bahsediliyor, herhalde kendisi hakkında yapılan bu filmi seyretmiş olsaydı büyük hayal kırıklığı yaşardı. Wikipedia'dan okuduğuma göre daha önce hakkında yazılan bir biyografi de yine sanatına yer vermediği için eleştirilmiş. Resim onun çektiklerinden biri; http://amaradyo.blogspot.com/2010_09_01_archive.html adresinden alındı.
5 Ocak 2011 Çarşamba
Kitap Okuma Serüveni

İlk okuduğum roman Don Kişot'tu, ilkokulda 3. sınıfı bitirdiğim yaz, ödev olarak bu romanı okuyup özetini çıkarmam gerekiyordu, belki zorunluluğun verdiği isteksizlikle pek zevk alamamıştım bu önemli romandan. Sonra Küçük Vampir serisini keşfettim ve heyecanla bekledim serinin yeni kitaplarını. Orta okul yıllarımda da Stephen King'le tanıştım, korku filmlerini çok sevdiğim için küçükken her kitapçıya gidişimde merakla kapaklarını incelediğim o kitapları okumaya başladım. Stephen King'in kitapları pek edebi bulunmasa da bu tamamen bir önyargı, kurgunun yanısıra onun kitaplarında duyguların tasviri, karakterlerin derinliği her zaman beni çok etkiler. Bir iki istisna dışında bütün kitaplarını bir solukta okudum, bazılarını da bir kaç defa. Neredeyse satır satır ezberlediğim bu bir kaç favori kitabımı hala arasıra karıştırırım.
Lisede edebiyat derslerinde kitabımızda ünlü romanlardan parçalar verilir, edebiyat konularını bu parçalar üzerinden işlerdik. Çoğu zaman sadece bir sayfasını okuduğum bu romanları merak eder, eserin tümünü okumak isterdim. Ve tabi İngilizce derslerimizde de bazı romanların kısaltılmış versiyonlarını okurduk, böylece en favori romanlarımdan biri olan Uğultulu Tepeleri (daha sonraları da defalarca okuduğum) okudum, her zamanki gibi okul döneminde pek isteksizce okuduğum bu romanı aynı yaz İngilizce'mi geliştirmek için tekrar okumuştum, böylece derste göremediğim bir çok küçük ayrıntıyı ve duyguyu yakalama fırsatım oldu. Roman beni çok etkilemişti. Böylece edebi eserleri okumaya başladım. Roman dışında başka türler de okuyordum, örneğin psikoloji, kişisel gelişim kitapları ve gizli dünya düzeni üzerine yazılmış kitaplar çok ilgimi çekiyordu. Bu arada bazı kitapevlerinin yayınladığı "100 yılın 100 romanı" tarzı listeleri de takip ediyor ve bunlardan da kitaplar okumaya çalışıyordum. Bazı romanlar pek ilgimi çekmese de sonuna kadar okumaya çalışıyordum, bazılarıysa beni çok etkiliyor, günlerce etkisinde bırakıyor ve üzerlerinde yazılar yazdırıyordu. Yaklaşık 15 yıldır çoğu önemli edebiyat eseri olmak üzere okudum diyebilirim.
Bunları da nereden düşündüm şimdi? Her edebiyat düşkünü gibi ben de bir gün roman yazmak isterdim/istiyorum/istiyordum (burası pek net değil). Orhan Pamuk'un Manzaradan Parçalar kitabını okumaya devam ediyorum. Yazma sürecinin ne kadar sancılı olduğundan bahsetmiş, günlerce perişan halde yemedn içmeden küçücük bir odada sabahlara kadar sigara içip yazmaya çalıştığını anlatmış. Bu fikir, sadece yazmak için bir odaya kapanmak, bütün dikkatini, enerjisini, her şeyini tek bir hedefe odaklamak fikri ne kadar güzel geliyor, çünkü kendim için konuşursam yapmak istediğim şeyleri yeterince odaklanamadığım için istediğim gibi (veya hiç) yapamıyorum. Manzaradan Parçalar kitabının ilerleyen bölümlerinde, Orhan Pamuk'un nobel ödülü aldıktan sonra kendisiyle yapılan bir ropörtaj var, sadece o ropörtajda değil her bölümde yazarın ne kadar fazla kitap okumuş (kütüphanesinde 12.000 kitap olduğunu da söyleyeyim), bunları bir edebiyatçı gözüyle özümsemiş yorumlamış vs vs. olduğunu görebiliyoruz. En azından okuduklarımı o şekilde yorumlayabilmek isterdim. Örneğin kitapta Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı romanından bahsediyor, orada örneğin yazarın cümleyi "ben" veya "biz" şeklinde bitirişi gibi bir noktadan öyle yorumlar öyle sonuçlar çıkarıyor ki...Edebiyat, felsefe ve benzeri türlü dayanağı var bu yorumların. Bu sadece bu şekilde bir yorum yapabilmenin gereklerinden biri.
Bir de roman yazma kısmını düşünelim. Yazar yine Kara Kitap romanını ne şekilde yazdığından bahsetmiş mesela, orada vermek istediği düşünce veya yazım tarzı konusunda ne şekilde bir yol izlediği (buarada yapmak istediği şeyin anlaşılamayabileceği korkusunu da yaşadığını söylüyor), bu konulardaki tereddütünden bahsediyor, çetrefilli bir iş yani! Hemingway ise herkesin birinci tekil şahıs ağzından anlatarak bir roman yazabileceğini söylemiş. Bu da biraz ferahlatıcı doğrusu. Başkalarının hikayelerini okumak ve bir gün benim de bir hikaye anlatabileceğimi düşünmek hoşuma gidiyor...
Resim: http://okusanya.blogspot.com/2010/04/kitap-okuyan-sultan.html
1 Ocak 2011 Cumartesi
Sıradaki Kitaplar

Okuma listemde sırasını bekleyen bir sürü kitap birikti, arkadaşımdan ödünç aldığım Kayıp Gül, Buket Uzuner'in kitabı "Yolda" öncelikliler, sonra nobel ödülüne aday gösterilmiş Japon yazar Murakami'nin "İmkansızın Şarkısı (diğer adı Norveç Ormanı)" ve yine aynı yazarın daha ince bir kitabını internetten almıştım. Bugün de eve dönerken Beşiktaş'ta Artı Kitabevi'nde "bütün kitaplarda %40-%50 indirim" afişini görünce oraya da uğramadan edemedik. İyiki de bakmışız, Orhan Pamuk'u ilk gençliğinde çok etkilediğini öğrendiğim Stendhal'ın "Parma Manastırı" kitabını gördüm, bir de daha önceden okumak istediğim Nathaniel Hawthorn'un "Kızıl Damga"sını... Bu iki kitap 5'er liradan, toplam 10 YTL'ye aldım. Aradığınız, almak istediğiniz bir kitap varsa mutlaka buraya bakmanızı öneririm, Beşiktaş'ta Ihlamurdere Caddesi'nde bu kitapçı ve istediğiniz kitabı da indirimli fiyatla getirtebiliyorlar. İngilizce kitaplar da indirimli olarak satılıyor. Burada kitapların ne kadar ucuz olduğunu gördüğünüzde, büyük kitapçıların ne kadar kar ettiğini anlıyorsunuz. Ucuz kitap satan yerlere ve sahaflara destek olmalı, alış verişlerimizi buralardan yapmaya çalışmalıyız bence. Çünkü ülkemizde diğer ürünlere kıyasla kitapların çok pahallı olduğunu düşünüyorum. Son olarak geçenlerde kitapçıda gördüğüm ve merak ettiğim, Orhan Pamuk'un da kitabında bahsettiği Mina Urgan'ın "İngiliz Edebiyatı Tarihi" kitabı var. Bu kitabın yeni baskısı tek kitap olarak yüksek bir fiyatla satışa çıktı, ancak eski 5 ciltten oluşan baskısını tek tek bulmak mümkün. Tüm kitaplar'ın sitesinde ilk iki cildi buldum ve inanılmaz bir fiyata, adedi 1,96 TL! Bu site yeni kitapları inanılmaz fiyatlarla online olarak satmasıyla yeni favorim oldu. Kitap çeşitliliği de gayet iyi, aradığım bütün kitapları bulabiliyorum. Bu arada 4 ve 5. ciltleri de yine favori kitap satın alma sitelerimden sahaf kitapçı www.nadirkitap.com'dan bulabildim. Nadirkitap'ta aradığınız herşeyi bulabilirsiniz, üstelik aynı kitabı istediğiniz fiyatta ve istediğiniz kondisyon düzeyinde pek çok seçenek arasından seçmeniz mümkün. Bu arada 3. cildi bulamadım!
Resim: heavenspie.tumblr.com
29 Aralık 2010 Çarşamba
Manzaradan Parçalar

Orhan Pamuk'un "Manzaradan Parçalar" kitabını okumaktayım. Kitap bir kaç kısımdan oluşuyor; hayat (yazarın hayatıyla ilgili bazı ayrıntılar ve düşünceler),İstanbul (yazarın çok sevdiği bu şehirle ilgili bazı yazıları), kitaplar ve edebiyat (özellikle ilgimi çeken bu bölümde yazarı etkileyen diğer yazarlar ve önemli kitaplardan bahsedilmiş); diğer başlıklar olan "benim kitaplarım", "sanat" ve "siyaset ve diğer vatandaşlık dertleri" bölümlerini henüz okumadım. 280. sayfaya geldiğim bu kitapta okurken sıkıldığım bir paragraf bile olmadı. Gerek romanlarında gerekse bazı gençlik hatıralarını anlatan İstanbul- Hatıralar ve Şehir kitabında kendisinden ve hayatından bahsetmiş olsa da yazılarıyla ben de hep merak uyandırır hep esrarengiz kalmayı başarır Orhan Pamuk. Bu nedenle yine kendisiyle ilgili yazdığı bu kitabı çok beğenerek okumaktayım. Yazım tarzı da sohbet eder gibi zaten. (Burada bir şeyden daha bahsetmek istiyorum aslında; ben kendisini bu kadar iyi tanırken kendisiyle karşılaşsam hissedeceğim yakınlığı onun hissetmeyeceğini bilmek de doğrusu üzücü:) Kitaba dönersek, bir yazar olarak en çok hangi yazar ve kitaplardan ne şekilde etkilendiğini, bazı kitaplar hakkındaki görüşlerini okumak çok keyifli benim için. Kitabın özellikle muzip bir çocuk edasıyla yazılmış şu paragrafı çok hoşuma gitti;
"Gençliğimde 'memleketim yazarıdır' diye kitaplarını edindiğim, biriktirdiğim , hatta okuduğum orta yaşın üzerinde pek çok yazar , son yıllarda enerjilerinin bir kısmını, benim yazdığım kitapların ne kadar kötü olduğunu kanıtlamaya verdiler. Beni bu kadar önemsemelerine ilk başlarda sevinirdim. Şimdiyse kütüphanemi boşaltmak için depremden çok daha sevimli bir gerekçe bulduğum için memnunum. Böylece kütüphanemin Türk Edebiyatı raflarında, elli yaş ile yetmiş yaş arasında, doğuştan hayatı kaymış, yarı başarılı, yarı şaşkın, vasat, erkek ve kel yazarlarının kitapları hızla eksiliyor."
Bu kitapla ilgili tekrar yazacağımı sanıyorum.
Herkese mutlu yıllar, umarım 2011 hepimize şans getirir:)