2 Aralık 2016 Cuma

Fimo İle Minyatür Kupa

Fimo hamurları çıkalı, meşhur olalı herhalde en az 10 yıl olmuştur. İlk çıktıklarından ben de hevesle kavanoz kapakları, resim çerçeveleri süslemiştim fimoyla ama doğrusu fimodan obje yapmak nedense aklıma gelmemişti. Geçenlerde youtube'da gezinirken çok hoş bir videoya rastladım ve ben de denemek istedim. Hemen gittim uzun yıllar sonra ilk kez fimo aldım. Fimolar inanılmaz pahalılanmış tabi, şok oldum, neyse ki bir sepette indirimlileri satılıyordu, şansıma onlar arasında istediğim renkleri bulabildim. Ama zaten işinizi bitirdikten sonra akrilik boyayla istediğiniz renge boyayabilirsiniz, bu da sonradan aklıma geldi.


Evet, minyatür bir sıcak çikolata kupası yaptım, üzerinde kreması, marshmellowları, kenarında süs şekerleriyle çok şirin bir şey oldu. Ama videoda yapılan kadar güzel olmadı tabi:) Videoda çok kolaymış gibi görünüyor, 10 dakikada yapılacak bir şeymiş gibi, ama gelin görün ki öyle kolayca pürüzsüz bir yüzey elde edilemiyor, benimki Kaptan Mağara Adamı'nın kupası gibi oldu:)))


Neyse bir şekilde yaptım, kupanın sapı da fırında aşağı doğru inmiş, üstteki kremanın beyaz fimosu pişince hafif şeffaf ve sarımtırak oluyor, onu da beyaza boyadım, en son hepsinin üstüne de cila sürdüm. Videodaki gibi sıvı fimo kullanmadım, onun küçük bir şişesi 40 TL'ydi, zaten kremadan benim fincanın içi gözükmüyor. Yine de şirin oldu, masamın üzerinde bu şirin fincana bakmak beni mutlu edecek..:)



Video linkleri :https://www.youtube.com/watch?v=RJSxHSBfKy8&t=16s
https://www.youtube.com/watch?v=tTWTxMmM8EM

27 Kasım 2016 Pazar

Arçelik Geri Dönüşümü Sanat ile Buluşturuyor!


“Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın” vizyonuna sahip Arçelik geri dönüşüm  konusunda farkındalık sağlamak amacıyla geçtiğimiz günlerde çok özel bir sergiyi hayata geçirdi ve geri dönüşümü sanat ile buluşturdu. Bu sergi ile Arçelik’in geri dönüşüm tesislerinden elde edilen malzemeler Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ve tasarımcıları tarafından fonksiyonel sanat eserlerine dönüştürüldü.  Arçelik, bu proje ile geri dönüşüm konusunda farkındalık sağlarken, aynı zamanda tasarım konusundaki uzmanlığına da dikkat çekmiş oldu.


 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Abanoz Kule – John Fowles

John Fowles’ın daha önce Fransız Teğmenin Kadını ve Koleksiyoncu isimli romanlarını okumuştum. İletişim Yayınları’ndan 1990 yılında çıkan Abanoz Kule, 125 sayfa , daha çok uzun hikaye sayılıyor. Yazar bunu 1974 yılında yazmış. Kitabın başında çevirmen Münir H. Göle’nin “John Fowles Üzerine” isimli yazısı bulunuyor. Yazının ilk cümlesinde öykünün “çağdaş Kelt öyküsü” olduğu yazılmış. Burada yazdığına göre Fowles öyküleme konusunda yetenekli olduğunu belirtiyormuş. Yazıda yine Fowles’in ağzından şu altınıya yer verilmiş; “kurgu okurunun istemediği tek şey bütün soruların karşılık bulması; kitabın en önemli işlevi gizemden çok, okuyucunun doldurmak zorunda kalacağı boşluklar yaratmak ve beynin en karanlık, en güç ulaşılan köşelerinde yeşeren yaratıcılığı uyandırmak.” Ne kadar doğru, ne kadar güzel bir söz. Bu bilinçte olan bir yazarın yazdığı kitap da o derece zevkle okunuyor işte…

Fowles bir söyleşide “ Yaşam bizi öylesine ürkütücü şekillerde koşulluyor ki, varolmanın doğasının altında ne yattığını sezmemiz son derece güçleşiyor. Bugünün toplumundaki rollerimizle gitgide kafese tıkılıyoruz; en önemli şeyin rolün ötesini görebilme olduğunu düşünüyorum… İnsanların çoğu koşullanmayı seviyor, buna karşın hepsi de daha özgür olmayı diliyor. Sanırım her şeyi düzene sokmak ve sınırlı bir yaşam şekli onları daha mutlu kılıyor,” demiş.

Fowles’un Jung’dan da etkilendiği de anlaşılıyor yazıdan.
Gelelim konumuza, hikaye 125 sayfa olsa da oldukça derin. İngiliz ressam aynı zamanda eleştirmen olan orta yaşların başındaki David Williams, hakkında yazdığı kitap için ünlü ressam Breasly’le görüşmek üzere onun Fransa kırsalındaki çiftlik evine gider. Yaşlı ve huysuz ressam Breasley İngillizdir ancak uzun yıllar önce bazı olaylar onu memleketini terk etmeye zorlamıştır, son zamanlarda itibarı iade edilmeye çalışsa da bu adamın ruhundaki acılığı geçirmeye yetmemiştir. Breasley kahyası, hizmetçisi ve ona eşlik eden torunu yaşındaki iki genç ve güzel kızla beraber yaşamaktadır. David çiftliğe vardığında iki kızı çırılçıplak güneşlenirken görür. Mutlu bir evliliği, düzenli bir yaşamı olan David’in bu ahlaksız yaşayışları nedeniyle gerek yaşlı ressam gerek kızlar hakkındaki ilk izlenimleri olumsuzdur. Ama sonrasında hem ressamı hem de kızları daha yakından tanımaya başlayınca her şey değişir, hatta David kendi “abanoz kule”sinde süregiden yaşamını da sorgulamaya başlar.

Ben bu hikayeyi çok beğendim, cinsellik karakterler arasında gerilim yaratmak için ustaca kullanılmış, belki biraz da okuru çekmek için, ama karakterler oldukça derin, özellikle Fare oldukça merak uyandırıcı bir tip. David’in başta yargıladığı olaylar onu kendisiyle yüzleşmeye zorluyor. Sonuç, yazarın yukarıda alıntıladığım sözüne çıkıyor, ben çok da fazla katılamıyorum buna ama, nihayetinde bunlar da insanı duygular ve David böyle hisseden bir adam olabilir tabi. Bu arada hikayede resim konusunda da ciddi tartışmalar yapılıyor ki sanırım Fowles’ın ressamlık yönü de var. Kısacası ben kitabı beğendim, beni tam da yazarın amaçladığı şekilde düşündürdü. Size de tavsiye ederim. Bundan sonra yazarın Büyücü ve Yaratık isimli kitaplarını da okumak istiyorum. Keyifli okumalar.



22 Kasım 2016 Salı

Jane Austen Kitap Kulübü – Karen Joy Fowler

Yıllar önce bu kitabın film uyarlamasını izlemiştim ve çok hoşuma gitmişti, geçenlerde internet kitap alışverişimde 4,5 TL’ye düştüğünü görünce hemen aldım tabi. İnkılâp Yayınevi’nden 2008’de çıkan kitabımız toplamda 304 sayfa. Roman 272 sayfa sürüyor, kitabın sonuna romanda geçen Jane Austen romanlarının kısa özetleri eklenmiş, ayrıca Jane Austen’in yakın çevresinin romanları hakkındaki yorumları, geçmişten günümüze tanınmış kişilerin Jane Austen hakkındaki fikirleri ve bir de kaynakça da mevcut.

Gelelim romanımıza; Jocelyn ve Sylvia orta okul yıllarından beri arkadaş olan orta yaşın sonlarında iki kadındır. Sylvia kocası tarafından terk edilince Jocelyn onu eğlendirmek ve oyalamak amacıyla bir Jane Austen okuma grubu oluşturmaya karar verir. Grup Sylvia’nın kızı Allegra, yakın bir tanıdık olan yaşlı Bernadette, hırslı bir Austen okuru olan Fransızca öğretmeni Prudie ve son olarak grubun tek erkek üyesi, Jocelyn’in bir gezi sırasında tanıştığı Grigg’den oluşmaktadır. California’da yaşayan bu altı kişi her ay birinin evinde toplanıp bir Austen romanını tartışırlar. Tabi bu arada onların geçmişteki ve şimdiki hayatlarına da şahit oluruz.

Karen Joy Fowler (nedense hep genç biri olduğunu düşünmüştüm:)

Yorumuma geçmeden önce kitabın yazımıyla ilgili beni çok şaşırtan bir şeye değinmek istiyorum, romanda hep grubun altı kişi olduğundan bahsediliyor, çoğu zaman üçüncü şahıs anlatıma yer veriliyor olsa da bazı yerlerde “gittik, biz gittikten sonra” vs. gibi sanki anlatıcı grubun içinden biriymiş gibi yazılmış, hâlbuki anlatıcı gruptaki kişilerden biri değil, buna çok şaşırdım, böyle bariz bir hatanın bunca yolu düzletilmeden gelmiş olması inanılmaz. Bunun dışında kitap gerçekten hoş ama sanırım ben filmi daha çok beğendim.

Filmi seyrettiğimde böyle bir kitap kulübüne dahil olmaya çok özenmiştim, gerçekten romanda da bunun keyfi hissediliyor. Kitabın kapağında da Alice Seabold’un “Elimde olsa bu kitabı yerdim,” şeklindeki yorumuna yer verilmiş, herhalde kendisi de kitabın çok keyifli olduğunu demek istemiş burda :)) 2007 yapımı filmin imdb puanı 6,8 bu arada. Kısacası vaktiniz olursa şans verebileceğiniz bir kitap, keyifli okumalar dilerim:)


15 Kasım 2016 Salı

Görülmeyenler - Roy Jacobsen

Bu kitabı yine severek takip ettiğim blogger arkadaşım Gül Hanım'ın blogunda görmüştüm, onun bu kitapla ilgili yazısını Kitap Gibi blogundan okumak için tıklayınız.
Yazarımız 1954 doğumlu, Norveçli, pek çok ödül almış, üretken bir yazar. Yapı Kredi Yayınları'ndan 2016'da çıkan kitap 179 sayfa. Son zamanlarda okuduğum en özgün roman olduğunu söyleyebilirim bunun. Arka kapak yazısı şöyle;

"Norveç'in yaşayan en önemli yazarlarından Roy Jacobsen'den modern bir destan... Görülmeyenler, ülkenin kuzeyindeki küçük bir adada denizin ve gökyüzünün güçleri arasına sıkışmış beş kişilik bir balıkçı ailesinin 1913'ten 1928'e uzanan etkileyici hikayesini sunuyor okura; doğa da, Barroy ailesine verdikleriyle ve aldıklarıyla bir tür anti-kahraman olarak yerini alıyor romanda: Yaralı eller, ısırıcı soğuk, el emeğini bir anda paramparça eden fırtınalar ve hiç sözü edilmeyen duygular... Ödüllü yazar Jacobsen, içe işleyen yalın anlatımıyla belirsiz siluetleri görünür kılarken, okuru küçük şeylerin kırılganlığına ve büyüklüğüne uyandırıyor."


Görülmeyenler hem biçim hem de konu olarak son derece ilginç. Öncelikle olaylar şimdiki zamanla anlatılmış.Bu arada kitapta olayların geçtiği yılla ilgili bir bilgi yok. Barroy ailesi, yani baba Martin Barroy, oğlu Hans ve karısı Maria, kızları küçük Ingrid veHans'in pek normal olmayan kız kardeşi Barbro, ana karadan 2 saat uzaklıktaki küçük Barroy adasında yaşamaktadırlar, etraflarında pek çok irili ufaklı ada vardır. Kitaba baktığımızda ana bir konu yok gibidir, Barroy ailesinin gündelik hayatını okuruz. Günler hep aynıdır neredeyse burada, çok zorlu bir hayattır bu, erkekler balık tutar, ağır işleri yapar, kadınlar hayvanlarla ilgilenir, yemek yapar, balık ağlarını onarır ve bunun gibi işlerle ilgilenir, küçük Ingrid'in bile yapması gereken işler vardır. Zamanla değişimler de olur, aile bireyleri ölür, yerine yenileri gelir, bu bitmeyen bir döngüdür. Kitapta yukarıda da dediğim gibi Barroy ailesinin yaşamından 15 yıllık bir kesiti okuruz. Acımasız doğa şartlarına karşın, sert görünen aile üyeleri aslında son derece insancıldır. Beni kitapta en çok bu etkiledi, insanların doğayla uyum içinde yaşarken doğru ritmi bulduklarını hissettim. Barroy'ların zor, sade ama tatmin edici yaşamları, bir fincan kahvede buldukları mutluluk ve huzur bana biraz yaşamımızı sorgulattı, yazarın da bunu amaçladığını görebiliyorum. Çok keyifli ve huzurlu bir kitaptı. Aslında özellikle kitabın başlarında, sürekli, "acaba ne olacak, acaba bu ailenin başına bir kaç sayfa sonra hangi felaket gelecek?" diye okudum, onun yerine muhteşem bir yaşam kesiti çıktı, çok da güzel oldu.

Kısacası farklı bir şey okumak isterseniz, mutlaka tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim.


13 Kasım 2016 Pazar

Karışık Düşünceler

Merhaba, bildiğiniz gibi bu blogda kitaplar ve edebiyat haricinde çok nadiren bir şey paylaşıyorum. Ama içim o kadar dolu ki, burada sizlerle paylaşırsam biraz rahatlarım diye düşündüm. Çünkü bu konu beni geceleri uykusuz bırakacak kadar düşündürüyor. Birkaç hafta önce korkunç bir çocuk tacizi vakasıyla sarsıldık. Tabi ki bu ilk değildi. Ülkemiz yanlış bilmiyorsam kadın cinayetlerinde dünyada birinci, ensest ve çocuk tacizinde de ilk üçte, ne kadar korkunç bir istatistik bu! Ben de bir anneyim ve şimdiden çocuklarımın geleceği için endişe duyuyorum. Neye güvenip çocuklarımı anaokuluna, okula göndereceğim, neye güvenip onları bakkala göndereceğim? İçim rahat etsin deyip çok korumacı bir anne olsam onların gelişimine, bağımsızlığına engel olmuş olurum… Zaten her hangi bir çocuğun kötü bir şey yaşadığını düşünmek bile korkunç.

Neden böyle diye düşündüm biraz. Yemek, hayatta kalmak, cinsellik, şiddet insanın temel dürtülerinden. Yani her insanda bu dürtüler var, hayvanlarda olduğu gibi… Hayvanların yaşamı tamamen dürtüler üzerine, biz insanlarınsa muhakeme yetenekleri var, dürtülerimiz dışında bizi inandığımız doğrular yönlendiriyor, mesela aç bir insanın ilk yaptığı şey yemek çalmak değil, çalmak onu hapse götürebileceği için daha ahlaki çözümler arayabilir, bir yerden yemek isteyebilir. Hayvan içinse çalmak diye bir kavram yok, açsa açlığını herhangi bir yolla gidermek ister hemen. Çocuk tacizi tabi ki cinsellik ihtiyacı ile açıklanamayacak korkunç bir sapkınlık, veya ensest.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine baktığımızda en altta temel dürtüsel ihtiyaçlar var, onun üstünde güvenle yaşamak var, onun üstünde sevilmek, kabul görmek, onun üstünde kendini gerçekleştirmek vs… Temel ihtiyaçları karşılanan kişi için güvenle yaşayabilme ihtiyacı önem kazanıyor vs… İşte bizim toplumuzda çoğunlukla kabul görmekten sonrası gelmiyor pek… Kabul görmenin üstünde yer alan kendini gerçekleştirmek yani “bütün bir insan olmak, ilkeleri doğrultusunda yaşayabilmek” ve sonrasında “eser vermek” lüks bir ihtiyaç oluyor. Yaşamın temeli olan “bir amaç doğrultusunda yaşamak” toplumumuzun çok az bir kısmına nasip olmuş… Sanki toplumca, değerlerimizi yitirdik. Aklı başında bir insan için namuslu, başı dik bir yaşam sürmek bol para içinde, lüks bir hayat yaşamaktan daha önemli olmalı, veya bütün dürtülerinin tatmin olmasından, ama şu an başka bir yaşam tarzı hakim, lüks bir restoranda çekilen selfimizin instagramda kaç beğeni aldığıyla ölçtüğümüz bir “toplumsal başarı” skalası geçerli artık. Topluma, başka insanlara yararlı olmayı geçtim bir şey üretmenin takdir görmesi çok gerilerde kaldı. Ülkemizin durumuyla toplumun durumu paralellik gösteriyor zaten, ülke olarak da üretmiyoruz artık, dışarıdan alıyoruz.

Adaletsiz gelir dağılımı, değişen toplumsal değerler kişinin yargılarını alt üst ediyor sanki ve bambaşka bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Kısacası korkunç bir değişim yaşıyoruz, ülke olarak her şeyi baştan programlamalıyız, belki o zaman gelecekte bir şeyler değişebilir, belki o zaman bazı olaylar onyılda bir yaşanan istisnai olaylar olarak karşımıza çıkar… Tabi bunlar çok karmaşık ve iç içe geçmiş konular ama birileri el atmalı artık bu işe, sosyologlar, psikologlar, devlet yetkilileri bu işe eğilmeli, insan hayatı, bir çocuğun hayatı her şeyden kıymetlidir.

11 Kasım 2016 Cuma

İtalyan Kızı - Iris Murdoch

Son aylarda kendimi Iris Murdoch'a kaptırdığımın farkındasınızdır belki:) Türkçe'de yayınlanmış bütün kitaplarını edindim. İtalyan Kızı da 1972 yılında e yayınları'ndan çıkmış, 211 sayfa. Yazarsa kitabını 1964 yılında yazmış, kendisinin sekizinci romanı. Kitabın orijinal ismi de "The Italian Girl".

Önce konusunda bakalım, 30'lu yaşlardaki Edmund ölüm haberini aldığı annesinin birlikte yaşadığı ağabeyi Otto'nun yanına gider. Taş oymacısı olan Otto, karısı Isabel ve 16 yaşındaki Flora ile birlikte ailesinden kalan evde yaşamaktadır, bir de tabi küçüklüğünden beri evde hem bakıcılık hem yardımcılık yapan, birinin gidip birinin geldiği "İtalyan Kızları" vardır, o sırada mevcut olanı Maggie'dir. Otto'nun asistanlığını yapan David ve kız kardeşi Elsa ise aynı bahçede bulunan eski yazlık evde kalmaktadırlar.

Anlatıcımız Edmund'un isteği zaten çok da bağlılık hissetmediği annesi Lydia gömülür gömülmez oradan ayrılıp evine dönmektir. Ama bu mümkün olmaz çünkü herkesin Edmund'dan beklentileri vardır, yengesi Isabel kötü giden evliliğini rayına koymak ister, Otto'nun, Flora'nın, Elsa'nın hepsinin umudu Edmund'dur, "ne zamandır bekliyorduk seni," diye karşılarlar onu. Zaten Edmund'un öğrendiği sırlar gidişini mümkün kılmaz.

Her bölümü müthiş bir sırrın açığa çıkmasıyla biten bu romanı çok sevdim,

Yazarın daha önce okuduğum kitaplarıyla ilgili yazılarımın linki, kitapların yayın yılı ve Good Reads puanlarıyla (5 üzerinden) birlikte şöyle;

Kesik Bir Baş (1961) (GR: 3,74)
İtalyan Kızı (1964) (GR: 3,38)
Rüya Sakinleri (1969) (GR: 3,74)
İkilem (1995) (GR: 3,15)

Ama doğrusu bu puanları pek tutarlı bulmuyorum. Benim şu ana kadar okuduklarım içinde en sevdiğim Rüya Sakinleri oldu, ondan sonra İtalyan Kızı geliyor, en az İkilem'i sevdim, Kesik Bir Başı ise ondan biraz daha fazla sevdim:) Bu arada İtalyan Kızı ismini kitaba çok uygun bulmadım, bütün kitaba hakim olacak bir karakter değildi bence. O yüzden ben olsam kitabın adını Arzu Yolu veya Bir Ölünün Ardından koyardım, özellikle "Bir Ölünün Ardından" kitapta olayları etkileyen iki önemli ölüm olduğundan özellikle iyi bir isim olurdu bence:))

Ayrıca İtalyan Kızı uzun süre de tiyatro oyunu olarak sergilenmiş. Zaten olayların evde geçmesi, birinci kişinin ağzından anlatıldığı için sınırlı bakış açışıyla oyuna dönüştürülmek için ideal bir kitap. Keyifli okumalar dilerim.

Resim: 1971'de Cornwall'da gösterilen İtalyan Kızı oyunundan bir kare.
http://archive.questors.org.uk/prods/1971/italiangirl/page.html
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...